‘Medeniyetler Çatışması’nın yeni cephesi: İslamofobi – (İbrahim Kalın)

0
194

İslamofobi’nin bu ırkçılık türlerinden ne farkı var? Müslüman insanlara sırf dinlerinden, inançlarından ve kültürlerinden dolayı nefret duyulması, bu insanların aşağılanması, ayrımcılığa tabi tutulması, sözlü ve fiili şiddete maruz bırakılması, düpedüz ırkçılık ve ayrımcılıktır

Doç. Dr. İBRAHİM KALIN / Uludağ Üniversitesi Öğretim Üyesi

Kendi dinini -Kıpti Nakula örneğinde olduğu gibi Hıristiyanlığı- üstün göstermek için bir başka dine ve kutsal geleneğe saldırmak, ancak modern bir paradoks olabilir. Bu paradokslar dizisi Müslüman dünyanın modernite karşısında “yenilmişlik ve kurban edilmişlik” psikolojisiyle birleşince, çatışma kaçınılmaz hale geliyor. İslamofobi, Medeniyetler Çatışmasının yeni öncü koludur. Yeni bir ırkçılık türü olarak İslamofobi, din ve medeniyet alanlarına sirayet eden, temel hak ve hürriyetleri ihlal eden ama mevcut küresel siyasi-hukuki düzen içinde müeyyidesi olmayan bir ayrımcılık türüdür. 19’uncu yüzyılın sonu ve 20’inci yüzyılın başında ortaya çıkan ve ırk ve renk üstünlüğüne dayanan ayrımcılık, bugün ırkçılık olarak reddediliyor ve cezâî müeyyidelerle yasaklanıyor. 1950’li ve 60’lı yıllarda yaygınlaşan kültürel ırkçılık da bugün büyük oranda bir nefret suçu olarak tanımlanıyor ve cezalandırılıyor. Anti-Semitizm aynı anda din, ırk ve kültür ayrımcılığına girdiği için aynı şekilde yasaklanıyor ve cezalandırılıyor.

İslamofobi’nin bu ırkçılık türlerinden ne farkı var? Müslüman insanlara sırf dinlerinden, inançlarından ve kültürlerinden dolayı nefret duyulması, bu insanların aşağılanması, ayrımcılığa tabi tutulması, sözlü ve fiili şiddete maruz bırakılması, düpedüz ırkçılık ve ayrımcılıktır. Bu çerçevede yapılan her eylem, bir nefret suçudur ve insan hakkı ihlalidir. Fakat nedense ırk, renk ve kültür ırkçılığı ve anti-Semitizm konusunda gösterilen hassasiyet, iş İslam’a ve Müslümanlara saldırmaya, hakaret etmeye geldiğinde değişiyor. Modernitenin ve çağdaş medeniyetin alamet-i farikası kabul edilen çoğulculuk, İslam söz konusu olduğunda bir anda sınırlarına ulaşıyor. Her şeye ve herkese müsamaha eden ileri sanayi toplumları, Müslüman topluluklar, İslami rükünler, dini adetler, başörtüsü, namaz, cami, sünnet, vb. söz konusu olduğunda çoğulculuğu, entegrasyonu, uyum yasalarını tartışmaya başlıyor. Yaşadıkları toplumlara vatandaş olarak katkı sunan, vergi ödeyen, aile kuran insanların temel hak ve özgürlükleri hak edip etmediği konuşuluyor.

Bir ırkçılık olarak İslamofobia

Böyle bir ortamda siyaset adamlarının, dini liderlerin, kanaat önderlerinin, TV yorumcularının “İslam bir virüstür … İslam bir şer dinidir … Avrupa medeniyetini İslam kanserinden kurtarmalıyız … Çağdaş Avrupa’da gerici Müslüman topluluklar istemiyoruz … Faşist Kuran’ın yasaklanmasını istiyorum… Müslümanların ülkelerini işgal edelim, liderlerini öldürelim, hepsini zorla Hıristiyan yapalım…” demesi, adeta normal bir şey haline gelebiliyor. Yukarıdaki ifadelerin kontrolsüz ve kimliksiz sosyal medya ortamlarında değil, Ann Coulter, Geert Wilders, Michael Savage, Daniel Pipes, Franklin Graham gibi kişiler tarafından ifade edilebiliyor olması, hak, hukuk, sosyal düzen, akıl, adalet ve çoğulculuk adına anormal ve vahim bir duruma işaret etmiyor mu?

22 Haziran 2011 günü Oslo’daki hükümet binalarını bombalayan, burada 8 kişinin ölümüne neden olan, ardından Utoya adasına giderek 69 genci tek tek öldüren Anders Behring Breivik, acaba hangi ideolojiden besleniyordu? Breivik’in 1500 sayfalık “2083: Bir Avrupa Bağımsızlık Bildirgesi” adını verdiği kanlı manifesto, dayandığı zihin dünyası ve önerdiği eylem planı itibariyle Hitler’in “Kavgam”ından ne kadar farklıdır? Breivik’in manefistosunda sıraladığı argümanlar, saygın olduğu iddia edilen Batılı siyasetçiler, akademisyenler, yorumcular tarafından yıllardır açıkça ve fütursuzca ifade ediliyor. Irkçılığın bu yeni versiyonunun ölümcül bir şey olduğunu anlamak için onlarca insanın ölmesi mi gerekiyor? İslamofobi, Medeniyetler Çatışması taraftarlarının yeni antrenman alanıdır. Müslümanların kutsallarına saldırarak onları tahrik etmek, ardından verilen ölçüsüz tepkileri göstererek “ben size demiştim!” diyerek göz kırpmak, en hafif ifadesiyle ahlaksızca ve tehlikeli bir oyundur. Bu tür örgütlü faaliyetler artık münferit olaylar olarak hafife alınamazlar. Ortada küresel barış ve huzuru tehdit eden ciddi bir sorun vardır. Burada atılması gereken ilk adım, tıpkı anti-Semitizm ve diğer ırkçılık türleri gibi, İslamofobi’nin da bir nefret suçu olarak tanımlanması ve cezai müeyyidelere bağlanmasıdır. BM’nin, AB ülkelerinin, hukuk kurumlarının ve hatta Avrupalı insan hakları örgütlerinin, İslamofobi’nin bir nefret suçu olarak mülahaza edilmesi konusundaki tereddüdü ve direnci oldukça manidardır. “Nefret suçlarına karşı zaten yeteri kadar ceza ve müeyyide var” demek, ikna edici bir izah değildir. Bu yasaların dahi etkin bir şekilde işletilmediği bir siyaset-hukuk düzeninde, Müslüman toplulukların kendilerini güvende hissetmeleri mümkün değildir.

Tahriklere kapalı olmak

Burada İslam dünyasından gelen ölçüsüz tepkilere de değinmek gerekiyor. Filme tepki olarak sokaklara dökülen, Libya’daki Amerikan elçisini ve diplomatları öldüren insanlar, sadece provokasyona gelmiş olmadılar. Batıdan çok Müslüman ülkelere zarar veren yıkıcı gündemlerini küresel bir platforma taşıma imkanına kavuştular. Burada acı olan, İslam’ı ve Peygamberini savunmak adına, Müslüman aklının ve ahlakının tasvip etmediği yöntemlere başvurularak masum insanları öldürmek ve bizim emanetimiz olan insanlara saldırmaktır. Bu gruplar Müslüman izzet ve vakarını bir kenara bırakarak, onları tahrik etmeye çalışan düşmanların düzeyine inerek onlar kadar kötü ve çirkin olabileceklerini göstermiş oldular. İslam’ın izzet ve vakarını muhafaza etmeyen hiç bir tavrın Müslümanlıkta bir karşılığı yoktur. Ölümün bile güzelini isteyen bir Peygamber’in ümmeti, en ağır tahrikler karşısında bile onurunu korumayı bilmek zorundadır. Karşısındaki canavarı alt edeyim derken kendisi canavarlaşan bir kavganın, hakkaniyetle ve adaletle ilgisi kalmamıştır.

Küresel düzeyde bir din ve medeniyet çatışmasının öncü kolu haline gelen İslamofobi’ye karşı ilkeli ve kararlı bir tutum almanın zamanı artık gelmiştir. Batılı ve Müslüman liderler, devlet kurumları, sivil toplum örgütleri ve aydın ve düşünürleriyle bu tehlikeli duruşa dur demek zorundadır. Aksi halde Bağdat yakılıp yıkıldıktan sonra hepimiz birbirimizin yüzüne pişmanlık içinde bakmak zorunda kalacağız.

ibrahimkalin@gmail.com

Açıkgörüş-Star

———————————-
İbrahim Kalın
 
DİĞER KÖŞE YAZILARI