Malay Dünyası ve Türkiye

0
115

Geçen hafta Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi’ni çeşitli sektörleri temsil eden elli kişilik bir Malezyalı grup ziyaret etti. Daha doğrusu Türkiye’yi ziyaret etmek ve çeşitli sektörleri tanıyarak işbirliği yapmak isteyen heyet, sadece bir üniversitemizde bulunan Osmanlı-Malay Dünyası Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi’ni ziyaret ederek bilgi almak istediler.

MALAY DÜNYASI

Merkez yönetiminin talebi ile Türkiye’de bulunma heyecanını gözlerinden okuduğum bu gruba yaptığım konuşmanın ana hatları; Osmanlı-Malay Dünyası ilişkileri idi. Coğrafya ve tarih perspektifinden tanımlarsak; Güneydoğu Asya’da yer alan dünyanın en büyük takımadaları ve hinterlandına verilen bir isim olan Malay Dünyası günümüzdeki pek çok ülkenin ortak adıdır. Geçmişte, Açe, Johor, Cava, Sumatra, Malay, Malaka (Müslümanları) vs. isimleri ile adlandırılan ve büyük bir nüfusu barındıran bu coğrafya; sömürge asırlarının bir sonucu olarak günümüzde, Endonezya, Malezya, Singapur, Filipinler gibi siyasi coğrafyalardan meydana gelmektedir.

Tarihi, dini ve jeopolitik gerçekler, geçmişte olduğu gibi bugün de Türkiye’yi bu ülkeler ile yakınlaşmaya mecbur kılmaktadır. Oldukça isabetli bir karar ile atanmış olan yeni Endonezya büyükelçimiz Mahmud Erol Kılıç, Yeni Şafak’taki veda yazısında belirttiği gibi; “Müslümanların sadece Ortadoğu’dan ibaret olmadığını” düşünerek, bu dünya ile yakın ilişkilerin geliştirilmesi büyük bir zorunluluk arz etmektedir. Nitekim Orta, Güney ve Güney-Doğu Asya’da bu ilişkilere hazır bir dünya Türkiye’yi beklemektedir.

TABİİ MÜTTEFİKLİKTEN STRATEJİK ORTAKLIĞA

Malezyalı misafirlere yaptığım konuşmada vurguladığım gibi, aynı kıtaya mensubiyetin getirdiği jeopolitik mecburiyet Türkiye’yi Güneydoğu Asya ile yakınlaştırmaktadır. Türkler ile Malay dünyası İslamiyet’i hemen hemen aynı asırlarda benimseyerek, hala aynı müşterek heyecanı duymaları da ilişkilerin tarihi altyapısını hazırlayan önemli bir unsurdur. Osmanlı- Malay Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi’nin ilgi alanında olan, Osmanlı-Malay ilişkilerinin belgelenen varlığı da yeni ilişkiler için teşvik edici bir diğer husustur.

Bu konuda -az da olsa- Türkiye’de bazı araştırmalar yapılmıştır. Osmanlı arşivlerinden hareketle büyük ölçüde Kanuni devrinde başlayan ve zaman zaman kesintiye uğrasa da Osmanlı devletinin sonuna kadar devam eden ilişkiler çeşitli araştırmalara konu olmuştur. Nitekim bu çalışmaların sonuncusu da Mehmet Özay’ın kaleme aldığı ve adı geçen Merkez’in yayınları arasından Nisan 2018’de çıkan Açe Darüsselam Sultanlığı başlıklı kitaptır. Ülkemizde oldukça sınırlı sayıda yapılan bu araştırmalar, Osmanlı Devleti’nin Hint Okyanusu ve Malay dünyasına olan ilgisinden bahsetmekte ve kurduğu ilişkileri belgeleyerek bize yeni ilişkilerin tarihi zeminini hazırlamaktadır. Oysa işin dikkat çekilmesi gereken ve -konuşmamda ele aldığım- stratejik önemi olan bir yönü daha bulunmaktadır.

Osmanlı Devleti 16. Yüzyıl’da büyük bir dağınıklık içine girmiş olan İslam dünyasının lideri olabilmek için dönemin en büyük emperyal gücü olan ve sömürgeciliği başlatan Portekiz ile yüzleşmek zorundaydı. Nitekim önce Kuzey Afrika, ardından Kızıldeniz ve Basra Körfezi’ndeki Portekiz tehdidini ortadan kaldıran Osmanlı Devleti, İslam dünyasının liderliğini üstlenirken, tabii olarak Güneydoğu Asya Müslümanlarını da stratejik ortak olarak benimsemişti. Zira onlar, Portekiz tehdidi ve işgali ile daha önce karşılaşmışlardı. Hatta uzun zamandan beri Portekizlilere karşı verdikleri mücadele dolaylı olarak Osmanlı Devletinin işini kolaylaştırmış ve iki tarafı aynı hedefte birleştirerek, tabii stratejik müttefik yapmıştır.

Birlikte olduğum Malezyalı grup üyelerinin çoğu ilk defa Türkiye’ye gelmenin heyecanını yaşıyor ve yukarıdaki çerçevede anlattıklarımı ilgi ile dinliyorlardı. Sordukları dikkatli ve özenli sorulardan Türkiye ile vizyon birliğine sahip olduklarını gösteriyordu. Sosyal alanlardan mühendisliğe kadar çeşitli sektörleri temsil eden grup üyeleri samimi bir yaklaşımla Türkiye’nin tarihini merak ettikleri kadar, son zamanlarda yaşanan sorunları da kendilerine dert edinmişlerdi. Türkiye’de yaşanan dolar krizi ile Türkiye-ABD ilişkilerinin geldiği noktaları ülkelerinde yakından takip ettikleri anlaşılıyordu. Müşterek bir vizyon ile işbirliğinin önemine dikkatleri çeken Malezyalı grubun samimiyeti sorgulanmayacak kadar açık ve net idi. Aslında bu grup bir araya geldiğimiz ilk Malezyalı topluluk değildi. Geçen yıl da başka bir grup, üniversitemizin Fatih Dönemi Uygulama ve Araştırma Merkezi’ni ziyarete gelmişlerdi. Ancak gelmeden önce ülkelerinde, Fatih Sultan Mehmed’in “yetişmesi, eğitimi, kişiliği, liderlik vasıfları” ve en önemlisi bu özelliklerin bugün lider yetiştirmek için model olup, olamayacağına dair bir eğitim semineri yaparak, vardıkları sonuçları Türkiye’de test etmek istemişlerdi.

Özetle, Türkiye’nin dünyada, özellikle de İslam dünyasında doğrudan ve dolaylı pek çok stratejik müttefikleri vardır. Başka bir ifade ile NATO gibi zorunlu ortaklıkların dışında, onlarca gönüllü ortaklıkları bulunmaktadır. Bugün içinden geçmekte olduğumuz süreci bu gönüllü stratejik ortaklıkları daha profesyonelce aktif hale getirerek, kuracağımız yeni ilişkiler ile atlatabileceğimizde kuşku yoktur. Ancak bunun için bilgi ve beceri gerekmektedir. Bilgi üretim merkezleri Üniversiteler olmalıdır. Burada üretilecek bilgi de gözardı edilmeden siyasilerin ve diplomatların elinde bir beceriye dönüştürülmelidir. Eğitim-öğretimin başladığı şu günlerde üniversitelerimiz İslam dünyası konusunda daha fazla bilgi üretmek için sorumluluklarını hatırlamalı, siyaset de ortaya çıkan sonuçları dikkate alarak kararlarına yansıtmalıdır.

Prof. Zekeriya Kurşun / Yeni Şafak

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.