‘Limit’ yerine ‘Kapasite’ – (Osman Can)

0
193

Demokrat, liberal veya özgürlükçü sol entelektüelin toplum karşısındaki işlevi iki yönlüdür. Bir ülkenin bütünsel gelişimi iki eksen arasındaki etkileşime de bağlıdır.

Toplumun kapasitesi ile siyasetin limiti arasındaki boşlukta entelektüelin devreye giren talebi maksimalist değildir. Toplumsal eksende suyun çatlağını bulması için yol temizliğidir.

MARKAR Esayan’ın başlattığı, benim bir ve Mümtazer Türköne’nin de iki yazıyla sürdürdüğümüz tartışmada sanırım şimdilik ortak bir noktada buluştuk. O da tartışmanın devam etmesi gerekliliği.

Bu değerli tartışmayı Markar’ın (26.3 tarihli) yazısının son cümlesindeki “toplumun demokratikleşme taleplerine hazır olup olmadığı” sorusu üzerinden yürütelim.

Demokrat, liberal veya özgürlükçü sol entelektüelin toplum karşısındaki işlevi iki yönlüdür. Bir ülkenin bütünsel gelişimi iki eksen arasındaki etkileşime de bağlıdır.

Entelektüelin toplumsal ortalamanın dışında oluşu, yani “yalnızlığı”, onu idealize ettiği bir tasavvuru gerçekleştirmeye zorlar. Bu bir lanetlenme durumu aslında ve entelektüelin laneti sisyphos lanetinden çok farklı değil.

Filizlenmeyi bekleyen tohum

Toplum da entelektüelden etkilenir. Etkileniyorsa, bu aslında etkilenmeye açık ve onu taşıyabilecek alt yapıya ve dinamiklere sahip olduğuna işaret eder. Yoksa etkilenmesi mümkün değildir ve entelektüel zamanından önce gelen “bilge-derviş” kaderini paylaşır, gider. Toplumsal dinamiklerin yeterli gelişim göstermediği ülkelerde entelektüel, toplumsal dinamiklere sırtını çevirip etkin güç odaklarıyla ittifaka girerek, tasavvurunu hayata geçirme yolunu da tercih edebilir. İşte bu bir handikaptır. Zira onun tasavvuru etik açıdan evrensel değerlere referans verse de, sonucun kendisi referansı yok eder, etmiştir de.

Faşizm esasen toplumsal dinamiklerin beslediği bir siyasal anomali değildir. Hele Türkiye’de faşizmin yüceltildiği dönemlerde ekonomik-politik bir aktör olarak “toplum” yoktur. Almanya’da yetersizdir. O dönemin kimi entelektüeli siyasal hegemonya karşısında geri çekilip, mücadelesini sonraki kuşaklar için “filizlenmeyi bekleyen tohuma” dönüştürürken, kimileri de “entelekt”e sırtını dönerek Dr. Faust’a dönüştü, Mephisto’nun taşıyıcısı oldu. Entelektüelin şahsi laneti de toplumun lanetine dönüştü.

Suyun çatlağını bulması

Totalitarizm bir yönüyle toplumsal ortalamanın taşıyabileceği bir siyasal işleyiş olmaktan çok, ideal tasavvura göre “reddedilen” toplumun bu tasavvur üzerinden yeniden inşa edilmesi veya “köylü”den ideal toplum yaratma ameliyesidir. Çoğunluktan beslenmez, idealden ve onun yukarıdan dayatılmasını mümkün kılacak “iktidar gücü”nden beslenir.

Üçüncü bir şık yok mu? Elbette var. “Her şeye rağmen” gelişen toplumsal dinamiklerin totaliter, otoriter veya vesayetçi siyasal işleyişin meşruiyetini tükettiği ve sistemi çöküşe zorladığı dönemlerde entelektüel tarihsel roller üstlenebilir. Ancak bu rol, kurucu bir rol değildir, yalnızca suyun çatlağını bulmasını kolaylaştırıcı bir roldür. Bu yeni toplumsal yapı ile entelektüel arasındaki ilişkinin olumlu bir düzlemde cereyan etmesi, entelektüelin toplumun kapasite ve limitini görmesi ve gerçekçi olmasıyla doğru orantılıdır. Evet, daha ileriye ve ideale toplumu zorlarken, gerçekçilikten uzaklaşmak, “limit”in “kapasiteyi” atıl hale getirmesiyle, yani patinaj yapmasıyla da sonuçlanabilir. Önceki yazımda bu riske dikkat çektim.

Burada limit ile kapasite kavramlarının aynı olmadığı şerhini düşmek gerekiyor. Limit daha çok dıştan çekilmiş bir set iken, kapasite toplumun iç dinamikleriyle ulaştığı ve ulaşabileceği doğal sınırlara işaret eder.

Toplumsal gelişim ve demokratikleşme taleplerinin “limit”inden söz edebilir miyiz? Geçen yazıda bu soruya yüzyıllık milliyetçilik ve militarizm zehirlenmesi nedeniyle ihtiyatla evet diyebileceğimizi söyledim. Zira dıştan topluma dayatılmış ve içselleştirilmesi sağlanmış limitler, “daha ileriye gitmenin öğrenilmiş riskleri ve korkuları” karşısında, “sur içine dönüşün öğrenilmiş rahatlığı” tercihini öne çıkarabilir. Bunun da bir sorun olduğunun altını çizdim.

Maksimalist ve hayalci miyim?

Karamsarlığı reddimin temelinde ya
tan olgu ise, limitin kapasiteyi baskıladığı, toplumsal dinamiklerin daha ileri bir demokratikleşmeyi taşıyabilecek durumda olduğu inancıydı. Üstelik bu sadece bir inanç da değil…

Bu nedenle Markar’ın “maksimalist ve hayalci” gördüğümü varsaydığı talepler toplumsal kapasitenin üstünde değil. Aksine siyasal aktörler bu kapasitenin hem ürünü, hem de -biraz entelektüel rolüne benzer bir şekilde- hem de taşıyıcısı olduğu halde, onlarda “limit” daha trajik bir etkiye sahiptir. Zira onlar Ankara’nın bürokratik, ekonomik ve politik “eğitimine” (zehirlenmesine) daha fazla maruz kaldılar. Ankara’yı gerilettiklerinde dahi Ankaralılaşma riskinden kurtulamadılar.

İşte bir itirazım da bu siyasal aktörler ile toplumun aynı kefeye konulmasıdır.

Dolayısıyla Markar’a yönelik itirazım, bu “aynılaştırma” hatasından hareketle, siyasetin limitini topluma taşımaya çalışmak ve oradan karamsar sonuçlara ulaşmaktır.

Kabul edelim, yüz yıllık zehirlenmenin yarattığı toplumsal limit bir risktir, ancak bu risk, toplumsal dinamikler karşısında düşüktür. Siyasetteki risk daha yüksektir. Zira siyaset hâlihazırda toplumdan daha muhafazakârdır. Dolayısıyla toplumda limit olarak tanımlanabilecek risk, siyasal aktörler bakımından bir kapasite sorununa da işaret edebilir. Vesayetin anayasal düzenin bizatihi kendisi olduğunu görmeyebilir, baskılanmasıyla yetinip sistemi demokratikleştirme ihtiyacını okumayabilir, topluma yabancılaşabilir ve Türkiye’yi bir maceraya atabilir.

Eskiye göre daha muhtaçlar

İşte toplumun kapasitesi ile siyasetin limiti arasındaki boşlukta entelektüelin devreye giren talebi maksimalist değildir. Toplumsal eksende suyun çatlağını bulması için yol temizliğidir.

Burada dahi karamsar olmak istemem, zira siyasal aktörler eskiye oranla daha fazla toplumsal dinamiklere muhtaçtır ve onlar da topluma, ekonomik göstergelere ve uluslararası dinamiklere bakmak zorundadır.

Bu espri hala anlaşılamadı

Avrupa Parlamentosunun karar taslağında demokratikleşme ve özellikle yeni anayasa sürecine esaslı vurgular yaparken, diğer yandan “Türkiye’nin NATO üyeliğini dikkate alarak silahlı kuvvetlerin seküler bütünlüğünün ve operasyonel kabiliyetlerinin muhafaza edilmesine devam edilmesini vurgular” denmesinin esprisi halen anlaşılabilmiş değil! NATO’nun operasyonlarının ağırlıklı olarak İslam coğrafyasında olması ve Türkiye Ordusunun NATO operasyonlarının temel direği olmasının bir etkisi var mı? Tartışılmadan geçilemeyecek bir konu…

 Star


———————————-
Osman Can
 
DİĞER KÖŞE YAZILARI
[catlist name=”Osman Can”]