Kürt sorununda değişen pozisyon, değişmeyen devlet aklı – (Ayşe Doğu)

0
176

Ak partinin bu süreçte bu şekilde yoluna devam etmesi zordur. Önüne konan anketlerle sağlıklı yol alamaz. Yerel seçimlerde birkaç puan bile oy kaybı, bu mantıkla büyük bir başarısızlık sonucu doğuracak ve bu diğer seçimlere de yansıyacaktır.

Devlet korkularından arınamıyor ve beka endişesinin gündelik siyaseti felç etmesine engel olamıyor.

Devletin bu zaafını yani hastalıklı bilinçaltını şu anda en güzel Ak parti ve özellikle başbakan Erdoğan temsil ediyor.

Devleti temsil eden diğer aktörler de Erdoğan’ın bu bilinçaltının tamamen açığa çıkması için elinden geleni yapıyor. Onun için eğer kürt sorununda bir günah keçisi arayacaksak bu kesinlikle bütün devlet aygıtları olmalı.. Güvenlik birimlerinden TSK’ya üniversitelerden medyaya, STK’lardan eğitim sistemine kadar aklımıza gelecek her siyasi odak..

Burada en masum kesim yine de bu sorunun bitmesini gönülden destekleyen bireyler yani halk.. İster terörden zarar görsün isterse hiçbir kaybı olmasın.. En çok, Devlete belli bir mesafede duran sessiz yığınlar durumun anlamsızlığının farkında!

Devlet aygıtlarının ve devleti temsil edenlerin 30 yıldır aşina olduğu hatta kökü Osmanlıya dayanan, bu kökü derinlerdeki parçalanma sendromunun üç beş kara propaganda, üç beş terör saldırısı sonrası yine devlet aklını esir almaya başladığını farketmemek için başını kuma gömmek gerekir. Katilin olay mahalline dönmesi misali bir bağımlılık refleksiyle yani tipik bir hastalıklı davranış şekliyle karşı karşıyayız

.

Son birkaç ay içinde yaşadığımız terör saldırıları; bize tehdit algısının devletten pkk’ya döndüğünün göstergesi. En son Foça’da teröristlerin üç çiftçiyi öldürmesi bunun canlı isbatı. Devletin ordusu ve güvenlik güçlerinin ise bölge halkının korunması konusunda daha hassas davrandığı gözleniyor. Bu olumlu bir gelişme çünkü terörün hem devleti hem de milleti hedef aldığının 30 yıldan sonra da olsa anlaşıldığının belirtisi bu refleks.

Fakat bu olumlu zihniyet değişimine rağmen yine de Türkiye’yi bekleyen ölümcül handikaplar, ayrılıkçı bir devlet geleneği ve alışkanlıkları manzumesiyle karşı karşıyayız.

Terör sorunu ile Kürt sorununun birbirinden ayrılmış olması ve terörün devlet- millet bütünleşmesine sebep olması; bu iki sorunla ayrı ayrı mücadele edilmesi gerçeğini gündeme getiriyor. Ama devlet değişen bu yeni duruma göre hareket edecek cevvaliyette bir yapıya yani esnekliğe sahip değil!

Cephanelik patlaması bunu açıkça ortaya serdi. İlgisiz bir bakanın ilk resmi açıklaması olayın sabotaj olmadığını ısrarla tekrar etmesi oldu. Bu ısrarla altı çizilen husus tam da tersi bir anlama geldi. Böyle can yakıcı bir olayın ardından devlet hassasiyetiyle davranacak bir görevlinin asla takınamayacağı tutum da bu olsa gerek. Savunmacı refleksle hareket etmek cenin pozisyonuna geri dönmek! Bireyler büyük felaketler esnasında böyle tavır alabilirler ama tarih sahnesine dönme iddiasındaki bir büyük devlet asla!

Terör saldırılarından sonra yapılan mutat açıklamalar gibi bu ilk beyan da, devletin aklının karışık olduğu algısını kuvvetlendirici bir rol oynadı.. Devletimiz her şeye hakimdir. İstihbarat zafiyeti yoktur. Düşmanı geri püskürttük . Kahraman emniyet görevlilerimiz ve askerimiz anında karşılık verdi. Şu kadar terörist etkisiz hale getirildi v.s.

O anda sayın bakanın ve vali gibi diğer devlet erkanının takınması gereken doğru tutum; toplumun acısına ortak olmak ve korkuları yatıştırmak için adalet vurgusu yapmak olmalıydı. Devletin böyle toparlayıcı bir ana misyonu gerçekleştirmediği yerde, bazılarının çıkıp ayrıştırıcı bir dil ve politika üretmesi olağandır. Varlık sebebi olan görevlerini ihmal eden yetkililerin; bakanların, valilerin, emniyet ve TSK’nın vs. dönüp başkalarını istismarla suçlaması yanlıştır. İstismara yol açan ihmalleri ortadan kaldırmak için tek tek ya da devleti temsil eden kurumlar olarak öncelikle sorumluluklarınızı ifa etmeli, ondan sonra toplumu geren, ayrıştıran, kışkırtan kesim ve kişilerden hesap sormalıdır.

Her terör saldırısı sonrası pkk propagandasına dönüşen haberlerle güya TSK reklamı yaparmış gibi yapan TRT’nin bile, öldürülen terörist sayısı gibi çiğliklerle olayı kör dövüşüne çevirmesi affedilemez bir hatadır. Medyaya hukuki ayar vermeden bütün medya camiasını ayırt etmeden suçlamak ancak devleti zayıflatmaya yarar.

Devlet önce kendi zihniyetini, aygıtlarını, temsilcilerinin üslubunu değiştirmekle mükellef..

Başbakanın her terör saldırısı sonrası medyaya çatması akıl karı değil! Elinde kanun yapma gücü olan uygulama gücü olan, kamuoyu oluşturma gücü ve imkanları olan bir hükümet bu şekilde ve hep de terör saldırıları sonrası refleks vermemeli. Sorun medyaysa gerekli düzenlemeleri yapmalıdır.

Son cephanelik patlamasında olduğu gibi bu tip olaylarda sağduyuyu elden bırakmadan devlet ciddiyetiyle bir dedektif misali olayların izini sürmeli ve sorumluları yargıya teslim etmelidir. Ama şahit olduğumuz üzere, şu ana kadar Ak Parti hükümetleri döneminde sonuçlanmış hiçbir sabotaj ve faili meçhul yoktur! Muhsin Yazıcıoğlu olayı dahil –ki bu olayla Özal’ın ölümüne cumhurbaşkanlığı da el atmıştı- sonuçlanmış, çözülmüş ve kamuoyuna aydınlatılmış hiçbir olay yoktur! Bu da devletin devlet olmaktan ne kadar uzak olduğunun en somut göstergesidir.

Görünen o ki; devletin içindeki bütün iktidar odakları tarafından AK parti ve Erdoğan seçilmiş günah keçisi pozisyonundadır. Erdoğan’ın yanılgısı, temelde bütün devleti hedef alan bu hain planın işaret ettiği üzere sadece kendi şahsına ve partisine yöneldiği algısıdır. Yüzeysel olarak yani gösterenin işaretlerine bakarsak hedef AK Partidir, Erdoğan’dır, Davutoğlu’dur. Ama daha derinlikli analizler bu saldırıların Türkiye’yi ve bütün kesimleriyle devleti hedef aldığını göstermektedir.

Tam da bu realite bize, Osmanlı’nın hasta adam sendromunu hatırlatır. Osmanlı devletinin vatandaşından şüphelenmesiyle derinleşen bu hastalıklı süreç, batının hatırı sayılır katkılarıyla imparatorluğun parçalanması sonucunu doğurmuştur. Ama paylaşım süreci daha tamamlanmamıştır. Türkiye; serkeş babanın hataları sonucu bütün birikimini, taşınmazlarını kaybeden geniş aileye benzer. Her biri başka hesaplar içinde hasta babaları etrafında üzgünmüş gibi bir poz takınırken, -babaları ölümle cedelleşirken- el altından evin idaresini, ziynet eşyalarını, tapularını ele geçirme mücadelesi içindedir. Bu mücadeleye itibar etmeyenler olsa da hepsi de ortak bir amaç için bir noktada buluşmadığı için tek tek yıkıcı bir misyon yüklenmişlerdir.

Arap baharı düşmana Osmanlı ruhunun hala ölmediğini, direndiğini göstermiştir. Türkiye’ye karşı sıklaşan ve vahşi bir hayvana dönen saldırganlığın sebebi budur.

Pkk yandaşı gibi görünen kesimler yani Güneydoğu halkı ve PKK temsilcisi gibi davranan BDP bu oyunda baş aktörler değil seçilmiş –gönüllü gönülsüz- kurbanlardır. Onların mazlumiyeti üzerinden uluslararası güçler tanıdık bir fitneyi tekrar aramıza sokmaktadırlar.

Dün Ermeni, bugün Kürt sorunu etrafında dolanan beka problemi Türkiye’nin birincil derecede asli problemidir. Ama bu sorun bir anlamda devletin atalete düşmesini engelleyen olumlu bir işleve de sahiptir. Bütün iç ve dış politikaların bu ana eksen etrafında şekillenmesi zaruridir. Bu anlamda devletin -Osmanlı misali- Avrupa’yı mesken seçmesi ve iç sorunların bile çözümünde vizyon sahibi bir devlet mantığıyla hareket etmesi gerekmektedir. Nasıl ki AB standartları dün iç barışı güçlendiren bir etki yaptıysa, bugün de içerde, kör dövüşü yapmayı bırakıp ilkeli bir batı değerleri hesaplaşmasına oralarda girmek; hem içerde barış ortamını güçlendirecek hem de dünya düzenini rehabilite edecek sonuçlar doğuracaktır.

Devletin kendi iç dinamiklerinden kaynaklanan zaafları batı medeniyetine ya da millete izafe etmesi en zayıf yönüdür. Sadece şık seçmeye dayalı bir eğitim sistemi bile başlı başına milli birliği zedeleyici bir zihniyete sebep olan bir politikanın ürünüdür. İnsanlar kadar devlet de tarafgirlikle olaylara yaklaşmakta, gerçeğin değil günü, durumu kurtarmanın peşinde davranmaktadır. Böylece tutarsız bir görüntü sergilemekte ve insani davranılması gereken durumlarda bile takım tutar gibi soğuk, mesafeli refleks vermektedir. Bu çerçevede devlet adamlığının da yeniden gözden geçirilmesi ve Enderun tarzı devlet adamı yetiştiren ciddi müesseselere ihtiyaç bulunmaktadır. Bir devlet yetkilisinin ağzına geleni söylemesi –Başbakan, bakan bile olsa-, PKK saldırganlığından daha vahim sonuçlar doğurabilir.

Zaten şu an belli odakların üzerinde çalıştığı proje de bu ve benzeri hatalardan, artniyetli yada düşüncesiz söylemlerden nemalanmaktadır. Türkiye, Esed’in düştüğü pozisyona düşmemeli, halkının bir kısmını zararlı böcekler olarak nitelendirmemeli, bilakis dün silahı çözüm olarak gören gençlere ve kesimlere bugün artık silaha gerek olmadığını suhuletle ve sabırla, gerekirse yıllarca anlatmalıdır.

Çok şükür ki devlet şu anda saldırgan değil; savunma pozisyonundadır. Bu pozisyon hem devletin hem de milletin yararına bir duruştur. Amma velakin Erdoğan’ın sert ve suçlayıcı üslubu ve sadece AK Parti’nin hedef alındığı yollu daraltıcı tesbitleri yüzeysel olarak doğru gibi görünse de, yanlış ve sorunun çözümünden çok kemikleşmesine ve milletin kamplara bölünmesine yönelik kışkırtıcı bir işlev görmektedir. Bilakis Başbakanın iddiasının aksine, devleti huzura erdirici ve atağa kalkmasını sağlayan her tür gelişme, o malum odakların hedefindedir. Bugün bunun adresi Ak parti ise yarın BDP veya Kürt halkı olabilir, oluyor da zaten. Erdoğan’ın yaptığı gibi böyle derin bir sorunu kişiselleştirmek hatadır ve devlet adamlığıyla bağdaşmaz. Ancak seçim meydanlarında izlenebilecek bir siyaset tarzıdır. Devleti temsil edenler sair zamanlarda bu düzeyde davranırsa zayıflar ve dış etkenlere açık hale gelir.

Ama Erdoğan’ın böyle davranması, Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı, Parti Başkanları, Muhalefet, Meclis, Yargı, TSK, Emniyet, Üniversiteler, Medya, STK’lar, Diyanet vs. diğer kurum ve yetkili şahısların masum olduğunu göstermez, bilakis sorumlu ve sorunlu olduklarını ilan eder. Rolleri farklı da olsa, demek ki her birinin işlevleri birdir. Hepsi de kendi hesabını görmekte ve hedefine ulaşmak için devleti ve ideal insani kavramları araçsallaştırmaktadırlar.

Yani bu durumda kaba terörist avı tam da bölücü bir işlev görmektedir. Aynen şehit cenazeleri gibi.. Çünkü o öldürülen teröristlerin suçu varsa bu devede kulak kalmaktadır. Ve devletin emniyet güçlerinin görevi yok etmek değil, adalet önüne çıkarmak olmalıdır. Maalesef İsrail gibi bir devletin barınabildiği bölgemizde bu mantık makul karşılanmaktadır. Her ölen sırlarını da kendiyle beraber götürmekte ve dürülmemiş bir hesap bırakmaktadır.

Bölgede devletlin varlığını pekiştirmesi için açık düşmanlıklar sergilense bile bölge halkı için zarara giren, bedel ödeyen taraf olması gerekmektedir. Zaten PKK’nın da mantığı acımasızca yok etmektir. Devlet terör örgütüyle aynı pozisyona düşmekten kaçınmalıdır. Kerim devlet olarak yaraların sarılmasına imkan ve zaman vermelidir.

Ülkeye hukukun ve adaletin egemen olması için bir mücadele vermek ancak meşru bir mücadele yöntemiyle olabilir. Bunun için devletin korkularından arındırılarak daha hesap sorucu bir pozisyona geçmesi gerekir. Geçen gün BM’de Davutoğlu’nun konuşması buna başarılı bir örnektir.

Devlet gibi hareket etmek ve sakin davranmak gereklidir. Devletin PKK gibi, dış politika gibi, MİT, TSK gibi gibi konularda mahremiyetinin olması ve bu mahremiyetin her türlü tedbir alınarak korunması elzemdir. Yapılan bütün düzenlemeler bunu pekiştirmeye hizmet etmelidir.

Sonsöz olarak; bu ülkede devletin bulaşmadığı hiçbir girişim etkili ve başarılı olamaz. Onun için milleti cezalandırmak yerine, yetkili organların iğneyi kendine batırması ve bir zaaf varsa bunu kendinde araması gerekmektedir. Dış, iç başka odaklarda değil!

Ak partinin bu süreçte bu şekilde yoluna devam etmesi zordur. Önüne konan anketlerle sağlıklı yol alamaz. Yerel seçimlerde birkaç puan bile oy kaybı, bu mantıkla büyük bir başarısızlık sonucu doğuracak ve bu diğer seçimlere de yansıyacaktır.

Saldırıları kişiselleştirmek de soğuk oy hesapları yapmak kadar tahripkardır ama sadece Ak parti için değil, bütün Türkiye ve gelecek tasavvurlarımız için..

Ve de maalesef şu anda bütün taraflar aynı arazlarla malüldür.

Hasbinellah ve ni’mel vekil

 Haber10

———————————-
Ayşe Doğu
 
DİĞER KÖŞE YAZILARI