Ana Sayfa Kuruluşlar Bülbülzade Eğitim Sağlık ve Dayanışma Vakfı Kürt Sorunu ve İslam(cılar) Çalıştayı yapıldı

Kürt Sorunu ve İslam(cılar) Çalıştayı yapıldı

0
Kürt Sorunu ve İslam(cılar) Çalıştayı yapıldı

Mardin’de Artuklu Üniversitesi tarafından düzenlenen “Kürt Sorunu ve İslam(cılar) Çalıştayı” yapıldı. Çalıştay’da, konuya ilişkin Turgay Aldemir de bir sunum yaptı.

Mardin'de Artuklu Üniversitesi (MAÜ) tarafından düzenlenen "Kürt Sorunu ve İslam(cılar) Çalıştayı"nda, alanında uzman akademisyenler ve STK temsilcilileri sorunun çözümünde kardeşlik anlayışının önemi vurguladılar.

Artuklu Üniversitesi konferans salonunda 19-20 Aralıkta düzenlenen ve 2 gün süren Çalıştaya, aralarında STK temsilcilerinin de bulunduğu 50'ye yakın akademisyen ve uzman katıldı.

"Kürt Sorunu ve İslam(cılar) Çalıştayı"nda, Anadolu Platformu Başkanı Turgay Aldemir de “Haklar ve Özgürlükler” başlıklı bir tebliğ sundu.

Anadolu Platformu Başkanı Turgay Aldemir’in sunduğu tebliğden satır başları:

Çözüm Önerileri

Türkiye, eski müesses düzenin dönüşümünü demokratik açılım, kardeşlik açılımı veya Kürt açılımı olarak başlattığı süreci, yaşanan aksaklıkları da göz önünde bulundurarak devam ettirmelidir. Bu açılım ve dönüşüm esas itibarıyla bir normalleşme sürecidir. Anormal olanın, yani eski Türkiye’nin korkular ve imtiyazlar üzerine kurulu iç-dış siyasetinin değiştirilmesi ve milletin her anlamda güçlendirilmesini içeren eşitlikçi bir hukuk düzeninin kurumsallaştırılması, en öncelikli hedef olmalıdır.

Cumhuriyet tarihinde ilk defa hayata geçirilen normalleşme politikasının acemiliklerinin açığa çıktığı yakın dönemin muhasebesi yapılmalı ve bu doğrultuda yeni adımlar atılmalıdır. Mevcut iktidar kendi ideolojik geçmişiyle empati yaparak, muhalefeti anlamaya çalışan bir idrakle sorunlara yaklaşmalı ve süreci bu sağduyu ile yönetmelidir.

Empati yapılacak olunursa; eski düzenin cumhuriyet, laiklik, Atatürk, çağdaşlık, rejim gibi kavramlarının Cumhuriyetin ilk döneminde muhafazakâr-İslamcı muhayyilede oluşturduğu nefret psikolojisinin hemen hemen aynısının bugün milli birlik-beraberlik, terörle mücadele, bölücülük, ayrılıkçılık, terör yandaşlığı gibi bir söylem üzerinden ortalama Kürt halkının muhayyilesinde de dışlayıcı ve suçlayıcı bir etki yarattığı görülmektedir.

Vizyonsuz, Türk milliyetçisi dilli, Kemalist ruhlu; İslam’ın, dilinden başka hiçbir yerine hükmedemediği bazı Ankara politikacılarının bu süreçte etkili olmaları engellenmelidir. Bu kifayetsiz bürokratların yapmış olduğu açıklamalar bölge halkının yaklaşımlarına olumsuz etkiler yapmaktadır. Geçmişte muhafazakâr-İslamcı harekete karşı kullanılan kavramların, içeriğinden bağımsız olarak kullanım değeri nasıl negatif bir tepkiye yol açıyorduysa, bugün de yukarda sayılan söylemler Kürtlerin zihninde benzer bir dışlanmışlık etkisi yaratmaktadır.

Nasıl ki, yakın zamana kadar başörtüsüne özgürlük isteyen birisine; “Sen söyle bakayım cumhuriyete karşı mısın? Laikliğe karşı mısın? Atatürk’ü seviyor musun? Önce bunu ispat et” tarzı suçlayıcı bir yaklaşım var idiyse, bugün de Kürt hassasiyeti olan insanlara da benzer bir şekilde “sen önce terörü kına, teröristle arana mesafe koy, bölücü olmadığını ispat et” şeklinde bir yaklaşım sergilenmesi devletin merhametli yüzüne hasret Kürtlerde eski düzenin devam ettiği algısını oluşturmaktadır. İktidarın eski düzenin diliyle, “birlik beraberlik, tek devlet-tek vatan, anadil- özerklik olmaz!” türünden her söylemi, hatta HDP’yi hedef alan suçlayıcı cümleleri, söyleyiş tarzı ve azarlayıcı üslubu nedeniyle, Kürt halkını inciten ve eski düzeni hatırlatan -dejavu etkisi yapan ve onları geçmiş acılarına yani ana rahmine döndüren-bir etkiye yol açmaktadır.

Hâlbuki yeni dönemde, milletin bütün unsurlarıyla daha fazla güçlendirilmesi, birikmiş enerjisinin heba edilmeden doğru kanallara akıtılması ve yaşadığı iyi-kötü deneyimlerin tecrübesiyle daha adil ve özgür bir düzenin kurucu iradesinin olgunlaştırılması gerekir. Bunun için de öncelikle, iktidarın eski devletin dilini terk etmesi, ‘Yeni Türkiye’nin ‘yeni dil’ini inşa etmesi gerekmektedir.

Kürt Sorunu, sadece bir ‘terör ve güvenlik sorunu’ değildir. Meseleye güvenlik ve terör perspektifinden bakılamaz. Sorun; etnik, kültürel, hukuki, siyasal, sosyal, ekonomik ve psikolojik boyutları olan bir sorundur. PKK yokken de Kürt Sorunu vardı; PKK tamamen yok edilse bile sadra şifa çözümler gerçekleştirilemezse Kürt Sorunu yine olmaya devam edecektir.

Bu doğrultuda Kürt olgusuna, dar görüşlülük ve tasfiyecilikle malul müesses düzenin perspektifi yerine, derin tarihsel birikim, cihanşümul perspektif ve bütünleştirici bir iradeyle bakmak gerekir.

Kardeşlik temelinde bir ilişki ve adalet ölçüsünde gelişen toplum modeli, bakış açısı olarak benimsenmeli, üstünlük ölçütü olarak herhangi bir ırk, mezhep, meşrep öne çıkarılmamalı, “insanlar bir tarağın dişleri gibi eşittir” gerçeği göz ardı edilmemelidir. Türkler kendilerini Kürtlerin abisi olarak değil, eşit kardeşleri olarak görmelidir. Kendileri için her ne istiyorlarsa Kürt kardeşleri için de aynı şeyi istemelidir. Unutulmamalıdır ki, kardeşler arasındaki kavganın kazananı olmaz! Artık ülkemizde hiç kimse dininden, dilinden, renginden, mezhebinden, bölgesinden ötürü ayrımcılığa uğramamalıdır. Bu anlayışın egemen olduğu bir anayasal metin, karşı karşıya olduğumuz sorunların çözüm anahtarıdır.

Özellikle doğu ve güneydoğu bölgeleri için düşünülen açılımın nasıl olacağı, sorunları,  fikri yapısı ve uygulama yöntemleri için o bölgeyi tanıyan, o kültür havzasında yetişmiş şahsiyetlerden faydalanılmalıdır.

Bölgelerin sivil toplum kuruluşları bu işe dâhil edilmeli ve fikir alış-verişinde bulunulmalıdır. Hazırlanacak raporlarda özellikle bu sivil toplum kuruluşlarının katkısı önemlidir.

Bilinmeli ki sistem sadece Kürtlerle sorunlu değil, bütün toplum kesimleriyle de sorunlar yaşamaktadır. Bu sebepten ötürü sorunlar daha üst bir dil ile gündemleştirilmeli, anayasal metin bu mantıkla kurgulanmalıdır. İnsan üst kimliği ekseninde her kesime özgürlük talebiyle yola çıkılmalı ve bu bağlamda toplumsal baskı kurularak daha insanca bir yaşamın imkânları aranmalıdır.

Bizler, ülkenin önünü açacak, topyekûn bir toplumsal barış ve huzuru sağlayacak, toplumun tüm kesimlerini kapsayan sivil, özgürlükçü bir yeni anayasa talebini daha yüksek sesle dile getirmeliyiz.

Türkiye’nin bir hukuk devleti olması yolunda atılan adımlar ve düzenlemeler bürokratik oligarşinin engelleme girişimlerine karşı mutlaka anayasal güvence altına alınmalıdır. Yoksa her an, kazanılmış hakların çok gerisine gitme riskiyle karşı karşıya kalabiliriz.

Bugünkü toplumsal beklenti; darbe ürünü olan 12 Eylül Anayasası’nı yamalamak yerine, tamamen değiştirerek 21. yüz- yıl insani tecrübesine uygun, yaşadığımız toplumun değerleriyle uyumlu, adaletin ve özgürlüğün temel alındığı bir anayasanın bir an önce hazırlanarak halkın onayına sunulmasıdır.

Yeni anayasal metin; hukuk normları çağın gereklerine cevap veren, sağa sola bükülmeyen, anlamı net olarak anlaşılan, sınırları net olarak çizilmiş bir metin olmalıdır.

Zalim kim olursa olsun hesabını verebilmeli, mazlum da hangi toplum katmanında olursa olsun hesap sorabilmelidir.

Müslümanlar, ümmet temelinde bir birlikteliğin tarafı olduklarını her platformda dillendirmelidirler. Ama her coğrafyanın da inkâr olunmaksızın kendi doğal unsurlarını barındırmasına taraf olunmalıdır.

Bölge ülkeleri olarak ulusal kimliklerin ötesinde bir birlikteliğe kapı aralayacak düzenlemelere gitmeli ve bu yönde bir ağırlık oluşturulmalıdır.

Ülkeyi ve milleti ateşten kurtaracak tavır, bölünme endişesine kapılmadan Türk milliyetçiliğine ve mazlum söylemine boyun eğmeden Kürt milliyetçiliğine karşı aynı mesafede durabilmektir.

Mevcut hükümet, insan hak ve özgürlükleri bağlamında yaptığı tüm çalışmalarıyla desteklenerek, bu konuda daha da cesur davranıp ülke üzerindeki askeri ve yargı vesayetini zayıflamış olsa da tamamen kaldırması hususunda cesaretlendirilmeli, somut bir birlikte yaşama hukuku projesi geliştirilmesi için proje desteği verilmelidir.

Anadolu insanının zaten var olan kardeşlik bağları, bölgeye yapılacak ziyaretlerle güçlendirilmeli, bu yaklaşımla bugüne kadar yaşanan çatışmaların oluşturduğu olumsuz izlerin silinmesi önemsenmelidir. Bu çerçevede; önce inceleme ve tespit amaçlı ziyaretler sonra buradan çıkacak sonuçlara göre rencide etmeden yardım kampanyaları, kardeşlik buluşmaları, ortak eğitim ve kültürel vb. programlar yapılmalıdır.

Devlet adına karar alan irade toplumsal barışı önceleyen politikalarını sürdürmeli, bugüne kadar ihmal ettiği tüm kesimlerin gönlünü almaya çalışmalıdır.

Kızmadan, öfkelenmeden, sağduyuyu kaybetmeden, ısrarlı, inatçı ve samimi çabalarla, örgütün de milletin evlatlarından oluş- tuğunu unutmadan, bütün suçlarına rağmen -ki aslında o suçlar eski rejime olan nefretin bir dışa vurumu ve ürünüdür- hep affedici, anlamaya çalışan ve şefkatli bir üslupla yaklaşmak zorundadır.

Bu bakış açısı doğrultusunda, Kürt sorununun çözümüne katkı sağlayacak genel bir siyasi af ilan edilmeli; bununla birlikte toplumsal barışı ve bütünlüğü bozabilecek her türlü teşebbüsün engellenmesi için gereken tedbirler alınmalıdır.

Tıpkı 28 Şubat’ta Müslümanlara; “Atatürk sayesinde adam oldunuz, demokrasinin nimetlerini kullanıyor, demokrasiye düşmanlık yapıyorsunuz, yüzde 99 alsanız da iktidar olamazsınız, başörtüsü asla kamusal alana girmeyecek, Müslümanlıksa biz de Müslüman’ız ama siz gericisiniz” diyenler gibi, şimdi PKK’ya kızarken söylenen bazı negatif cümlelerin de ortalama Kürt muhayyilesinde ciddi yaralar ve yarılmalara yol açtığı unutulmamalıdır.

Yaşanılan sorunda özne devlettir. PKK ve Kürtlerin değişmesini, vazgeçmesini, bazı gerçekleri görmesini, Kürtlerin aniden PKK’ya tavır almasını bekleyen, olmayınca kızan bir tutumun, süreci daha da zora sokmaktan ve uzatmaktan başka bir işlevi olmayacaktır. Kişisel bazda etkili olsa da büyük bir devlet; vatandaşına kızarak, küserek, azarlayarak değil, şefkat eliyle ve uzlaştırıcı misyonuyla her kesime yaklaşmalıdır.

Türk devleti, Türk milleti, Türk ordusu, Türk polisi, Türk yargısı, Türk siyaseti, Türk… gibi ifadeler, ilk dönem Cumhuriyet devrinin dilidir ve bu dilden vazgeçilmelidir.

Bu tür bir kullanım yerine Türkiye Cumhuriyeti vatandaş- lığı, Türkiye milleti, Türkiye ordusu, Türkiye yargısı, Anadolu, Osmanlı bakiyesi topluluklar, her renkten milletimiz gibi ifadeler kullanılabilir. Bu tür durumlarda daha üst bir “büyük çatı” isim arayışında olmak gerekir.

Hiç kimsenin kimseye bir üstünlüğü, önceliği, imtiyazı yok- tur. Bu topraklarda yaşayan herkes, eşit ve özgürce sisteme katılmalı, rengini verebilmeli, çoğul bir terkibi ifade eden adil bir düzen kurulmalıdır.

Medya ve iletişim araçlarında Kürtlerin tümünü sorunlu ve hain olarak sunmaya çalışan programlara ve yazılara müsaade edilmemelidir. Kürt-Türk tartışmalarını içeren programlara, Kürtleri kaba saba, kıro, aksanlı konuşan, ikinci sınıf gösteren, sözde terör karşıtı imiş gibi çekilen, sorunu kaşıyan, tüm Kürtleri PKK’lı imiş gibi sunan dizilere, üç beş yüz kişinin taşlı molotoflu eylemlerini bile yarım saat döne döne gösteren habercilik tarzına, etnik ayrımcılık ve nefret üretme çabasındaki tüm girişimlere engel olunmalıdır.

Bölgede adları değiştirilen yerleşim birimlerinin eski adları iade edilmelidir. Makul olan uygulanmalıdır. Aşırı zorlamalar Türkiye Cumhuriyeti adına bugüne kadar yapılan uygulamalardan farklı sonuçlar doğurmaz.

Bilinçli, duyarlı, dinamik ve özgür bir toplumun oluşturulması için eğitim, sağlık ve adalet mekanizmalarının kusursuz işletilmesi sağlanarak güven ortamı oluşturulmalıdır.

Karşılıklı güven ortamının oluşturulması için son otuz yılda bölgede işlenmiş bütün hukuk dışı uygulamaların, olayların ve fa- ili meçhullerin aydınlatılması amacıyla araştırma komisyonlarının oluşturulması, ulaşılan sonuçların gereğinin yapılması ve kamuoyuyla paylaşılması sağlanmalıdır. Bu çerçevede özellikle 1992 yılının sonu ve 1993 yılında peş peşe gelen cinayetler ve olaylar zinciri özel bir itina ile ele alınmalıdır. Bu yıl içinde Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın yanı sıra Uğur Mumcu, Eşref Bitlis, Musa Anter, Adnan Kahveci gibi çok sayıda insan şaibeli bir şekilde hayatını kaybetmiş, Madımak ve 33 Er olayları yaşanmış, devletin önemli makamlarında dikkat çeken değişimler gerçekleşmişti.

Bölgenin özelliklerini ve kültürünü bilen, dertlerini ve problemlerini anlamaya çalışan, işinin ehli kişilerin bölgelerde görevlendirilmesi sağlanmalıdır.

Şiddetin bir dil ve korku unsuru olarak kullanıldığı yurt sathında ve doğu bölgesinde sorunu daha çözülemez hale getiren bu antidemokratik yöntemden vazgeçilmeli, koruculuk sistemi lağvedilmelidir. Devlete bağlı tüm silahlı ve istihbarat güçlerinin hukuk dışı uygulamalarına kesin olarak son verilmelidir.

Kürtçe basın ve yayın faaliyetlerinin özel sektör tarafından yürütülmesi için gerekli yasal düzenlemeler yapılmalıdır.

Terörü kınama adı altında, cami gündemine etnik çağrışımlı gerilimler taşınmamalıdır.

Kürt nüfusunun çoğunlukta olduğu yerlerde imamların Kürtçe vaaz ve hutbe verebilmesi sağlanmalı, bu şekilde toplumda bozulmaya yüz tutan ahlaki yapının düzeltilebileceği ve kardeşliğin yeniden tesisi için sadece bölgede değil tüm Türkiye’de din eğitiminin önündeki engellerin kaldırılmasının önemli olduğu unutulmamalıdır. Ayrıca Kürtçe ve tüm dillerde dini yayınların önü açılmalıdır.

Arapça, Kürtçe, Osmanlıca, Çerkezce vb. anadilde eğitim imkânlarının nasıl sağlanacağına dair bir çalışma başlatılması, ders kitaplarında her etnik zenginliğin -Kürt destanı, Çerkez tarihi, Arnavut edebiyatı, Arap gelenekleri gibi- yer alması, farklı dillerde özel eğitimin yasal güvenceye kavuşması, Kürtçenin devlet adamlarının dilinden de sık sık çeşitli vesilelerle konuşularak normal bir hale gelmesi, devlet dairelerinde talep üzerine Kürtçe, Arapça başvuru ve formlarında olması, mahkemelerde Kürtçe savunma hakkının tanınması, gibi düzenlemelerin hayata geçirilmesi sağlanmalıdır.

Ortalama Kürt psikolojisinin, hayatın her alanında Kürtlüğünden utanmadan, korkmadan, ürkmeden güvenle yaşamasını sağlayacak her tür psikolojik koşul sağlanmalıdır.

Bugün genel anlamda farklı düşüncelere yol açan “Ne mutlu Türküm diyene” yazıları silinmeli ve tüm okullarda öğrencilere okutulan andın okutulmasından vazgeçilmelidir.

Etnik ve din temelindeki tüm farklılıklara, kendi kültürlerini yaşatma hakkı anayasal garanti altına alınmalıdır.

Türkiye, kendi tarihî sorumluluğunu dikkate alarak kompleksiz bir şekilde, Irak Kürt Federal yapısıyla çok yönlü ilişkiler geliştirmeli, süregelen tehdit ve imha stratejisi yerine zaten var olan ortaklık ve inşa stratejisi daha da artarak devam ettirilmelidir.

Çözüme ekonomik katkı olarak doğuda da organize sanayi bölgelerinin oluşması veya gelişmesi için çalışmalar yapılmalı, yapılan çalışmalardaki aksayan yönler giderilmelidir. Devlet, bu tür girişimleri, sömürebilecek kişilere rağmen, bir süre zarar etme pahasına da olsa geliştirmeyi göze alabilmelidir

Bölgeye yönelik yayın yapan Kürtçe ve ahlaki ilkeleri gözeterek yayın yapan radyo, TV ve internet siteleri teşvik edilmeli, destek verilmelidir.

Bölgedeki sivil toplum örgütlerinin çalışmaları teşvik edilerek dürüst ve ahlaklı bir toplumun inşasına katkıda bulunulmalıdır.

TEBLİĞİN TAM METNİNİ İNDİRMEK İÇİN TIKLAYINIZ!