Kürt Sorunu; BDP’mı, DTK’mı, İmralı’mı? – (Adnan Boynukara)

0
231

Türkiye’nin her türlü kaynağını tüketen Kürt sorununun çözümü yönündeki tartışmaların odaklandığı konularından birisi de, muhataplık sorunuydu.

Türkiye’nin her türlü kaynağını tüketen Kürt sorununun çözümü yönündeki tartışmaların odaklandığı konularından birisi de, muhataplık sorunuydu. Sorununun çözümünden yana olan herkes, muhataplık konusunun aşılmasının gerektiğini özenle vurguluyordu. Ancak bu konuda en ufak bir ilerleme kaydedilemedi…

Son günlerde yaşanan kimi olaylar, çözüme kavuşturulmaktan özenle kaçınılan ve üstü örtülen bu sorunun, ne kadar önemli ve çözümünün de ne kadar acil olduğunu yeniden ortaya koydu.

Tek aktörünün olduğu bilinmesine rağmen, toplumun sivil unsurlarının, BDP üzerinden çözülmesini talep ettikleri muhataplık sorunu, üç farklı aktör üzerinden tartışılmıştı. Bunlar; İmralı, yani örgüt lideri olan Apo, örgütün siyasal alandaki adresi olan BDP ve örgütün ‘sivil toplum’ yapılanması olan DTK…

Bu aktörler ayrı ayrı değerlendirmek gerekirse;

BDP;

2007 yılında TBMM’ye giren DTP ve sonradan kurulan BDP milletvekilleri uzun bir sure, ılımlı, makul, konuşulabilir, ilişki geliştirilebilir ve ‘Türkiye milletvekili’ gibi davranmışlardı. Bu dönemdeki tutumları, milliyetçi partiler tarafından dahi, önemli bir fırsat olarak değerlendirilmişti. Ayrıca bu atmosfer ve BDP’nin tutumu, kendisine olan ihtiyacın ne kadar önemli olduğunu da ortaya koymaktaydı.

Legal zeminde olayın çözümünden yana olan herkes, muhataplık sorununun, BDP’nin inisiyatif almasıyla aşılabileceği konusunda hem fikirdi. Çünkü BDP legal siyasi bir partiydi ve TBMM’de grubu bulunmaktaydı. Bu durum, önemeli bir fırsat olarak değerlendiriliyordu. Ancak Kürt sorunun yaşadığı süreç iyi analiz edildiğinde, BDP’ye ilişkin bu değerlendirmenin gerçekçi olmadığı açıktı.

(1) Kullandığı siyaset dili ile örgüt dili arasındaki aynilik, (2) siyaset ve politika üretmek yerine, İmralı ve Kandil’deki örgüt yöneticilerinin ağzına bakmayı tercih eden yaklaşımı, (3) 12 Haziran seçimlerine ilişkin aday belirleme konusunda yaşadıkları tartışmaların kilitlendiği, “bedel ödemiş adayları” tercih etme eğilimi, (4) olası seçim başarısızlığını sınırlamak için sokaktaki şiddeti yükseltmeyi tercih eden tutumu ve (5) son Nevruz kutlaması sırasında sergiledikleri ‘kavgacı’ ve ‘kışkırtıcı’ görüntüler gibi faktörler, BDP’nin doğru ve sonuç alıcı bir aktör olmadığını yeniden ortaya koymuştur.

Aslında, bu süreçte BDP’nin rol almasına ilişkin ısrarın, siyasal ve toplumsal karşılığının olmadığı biliniyordu. Ancak, (1) devlet aygıtının adım atmasının sağlanması, (2) sorunu çözüme istekliliğinin güçlendirilmesi, (3) siyasal bir muhatabın belirlenmesi ve (4) konunun TBMM zemininde tartışılması gibi nedenlerden dolayı, bu talepte ısrar ediliyordu.

DTK;

Aslında DTK’nın da BDP’den farkının olduğu söylenemez. DTK’nın; kurumsal yapısının, süreçte belirleyici olan aktörlerin, faaliyet alanına ilişkin çerçevenin ve kullandığı politik dilin örgüt tarafından belirlendiği, tayin edildiği biliniyor. Zaten DTK da, bunun aksini iddia etmiyor. Aslında DTK ile örgüt arasındaki hiyerarşik bağı ortaya koyan en önemli gösterge, “demokratik özerklik” tartışmasıydı. Örgütün, bu tartışma için iki farklı metni DTK yöneticilerine teslim ettiği ve DTK’nın da tepki çekecek metni gizleyip, daha az tepki çekeceğini düşündüğü metni kamuoyu ile paylaştığı biliniyor.

DTK’nın muhataplık sorununun çözülmesinde fonksiyon üstlenmesine ilişkin daha geniş bir değerlendirme yapmak mümkündür. Ancak, örgüt yönetimi ile var olan ilişkisi ve örgüt politikaları dışına çıkma kapasitesinin bulunmaması, DTK’nın da BDP gibi doğru ve sonuç alıcı bir muhatap olmadığını ortaya koymaktadır.

Peki İmralı?

Hepimizin bildiği bir gerçeği yenilemekte yarar var. Kürt sorununun bu hale gelmesinde ve örgütün varlığını sürdürmesinde belirleyici olan en önemli aktör, örgüt kurucusu ve İmralı hükümlüsü olan Apo’dur. Türkiye’ye teslim edilmesi üzerine ortaya çıkan kısa bir bocalamanın aşılmasından sonra, örgüt içi her türlü tartışmanın ve kararın biçimlenmesinde ana referansın İmralı’dır.

Aslında; örgüt, örgütün siyasal ve ‘sivil toplum’ kanadındaki temsilcilerinin söylem ve tutumları da, yukarıdaki gerçeği ortaya koymaktadır. İmralı, bu iki yapılanmanın da referans noktasını oluşturmaktadır. Bu nedenle de, muhatabın ve konuşulacak asıl aktörün İmralı olduğunu söylemek, var olan gerçeği ortaya koymaktan öte bir şey değildir.

Muhatabın İmralı olması ve doğrudan ilişki kurma olanağının bulunması, Türkiye açısından önemli bir fırsattır. Sorunun çözülmesi ve kalıcı bir çözüme ulaşılması isteniyorsa, bu konuya, iç siyasi çekişmelerin üstünde bir perspektifle yaklaşmasının gerektiği açıktır.

Bunun yanı sıra, örgüt üzerinde belirleyici olan İmralı’nın, (1) kendi hayatına yüklediği büyük anlam, (2) kendine ilişkin ‘kutsallık’ vurgusu ve (3) içinde bulunduğu ‘yaşam korkusu’ gibi faktörler, İmralı’nın muhatap alınmasının, sanılanın ötesinde rahat ve sonuç alıcı olacağını da ortaya koymaktadır. Yeter ki ilişki kurma süreci, istikrarsızlıktan nemalanmak isteyen kesimlerin kontrolünde yürümesin!

Türkiye’nin, bu adımı atmaktan kaçınmasının neden olabileceği birçok olumsuzluktan bahsetmek mümkündür. (1) Örgüt, örgütün siyasal ve ‘sivil toplum’ kanatlarının Avrupa’da ki Kürt diasporasının etkisine girmesi, en önemli risklerden birisidir. (2) Farklı istihbarat örgütlerinin etkisindeki bu kesimin sürece hakim olması ise şiddetin derinleşmesi, (3) bölünme riskinin artması ve (4) sorunun uluslararası zemine taşınması anlamına gelecektir. (5) Bu durum ise Türkiye’nin kendine biçtiği, ‘bölgesel aktör’ ve ‘dünya siyasetinde dikkate alınan ülke’ misyonunun, başlamadan bitmesi anlamına gelecektir.

Bakalım; Türkiye, son Nevruz olayı ile birlikte yeniden hatırlanan muhataplık sorununun neden olduğu olumsuzlukları görüp, aşmak için gerekli adımları atacak mı? Yoksa, siyasal ve toplumsal anlamı olmayan ‘büyüklük’ duygusunun esiri olup, sorunun, içinden çıkılmaz bir hal almasını izlemeyi mi tercih edecek?

farukadnan@gmail.com

———————————-
Adnan Boynukara
 
DİĞER KÖŞE YAZILARI