Kucağımızdaki nükleer bomba – (Akif Emre)

0
166

İstanbul`un bu görüşmelere ev sahipliği yapmasının uluslararası platformda Türkiye`nin önemi ve ona nasıl bir ağırlık kazandıracağı gibi popülist söylemi aşan bir yaklaşıma ihtiyaç var. İran`ın nükleer programına yapılan vurguyu

Bir son dakika gelişmesi olmazsa İran`ın nükleer programıyla ilgili görüşmeler Türkiye`de yapılacak. Bu haberin yıllardır İran`la Batı arasında oynanan köşe kapmacayı andıran, nerdeyse gerekçesini bile unuttuğumuz diplomatik ayak oyunlarının sıradan bir devamı olmaktan öte anlamı var.

İstanbul`un bu görüşmelere ev sahipliği yapmasının uluslararası platformda Türkiye`nin önemi ve ona nasıl bir ağırlık kazandıracağı gibi popülist söylemi aşan bir yaklaşıma ihtiyaç var. İran`ın nükleer programına yapılan vurguyu, küresel sistemin sahiplerinin alarm zillerine basmasını, ABD`nin başı çektiği koalisyonun ambargo uygulamasıyla başlayan ve fiili müdahale sinyali veren tutumunu bölgedeki gelişmelerden bağımsız okuyamayız.

Hatta şunu söyleyebiliriz ki bölgedeki krizin temel nedenlerinden biri, bizzat İran`ın nükleer programını yok etmek, bu vesile ile sistem dışı kalan söylem düzeyinde bile olsa sisteme kafa tutan devrimden bir tür rövanş almak… Bu açıdan bakılınca Suriye`de ortaya çıkan krizde Batı`nın nasıl bir tavır alacağı, İran`a ne yapmak istediği üzerinden bile okunabilir. Suriye`yi gösterip İran`ı vurmak vicdanı sökülmüş uluslararası güç dengelerinin Ortadoğu denklemindeki argümanlarından biri.

İran`ın nükleer programının bu denli abartılmasıyla aslında nükleer silahlara dair bölgedeki asıl sorun da unutturulmuş oluyor. İsrail`in ne zaman İran`ı vuracağı, Amerika`nın mı İsrail`in mi önce harekete geçeceği, Amerika`nın İsrail`e izin verip vermeyeceği tartışmalarıyla sonuç alınamadığı gibi asıl tartışma konusu da çarpıtılmış oluyor.

Eğer bölgede bir nükleer silah krizi var ve bu nedenle tüm dünya ayağa kalkıyorsa burada durup sorulması gereken şey, asıl sorunun neden görülmek istenmediğidir. Yani bölgede halihazırda tek nükleer güç sahibi olan İsrail sorununun yok sayılması oyununa düşülüyor demektir.

İran`ı muhtemel nükleer silahından dolayı tehdit sayan nükleer bloğun görmemezlikten geldiği İsrail`den, üstelik fiili olarak saldırgan ve her an bu silahı kullanma potansiyeli olan bir güç olarak İsrail`den bahsediyoruz.

İran`ın karşısında nükleer tehdit altında olduğunu açıklayıp alabildiğine silahlanan, hatta bu uğurda mezhep ve etnik fay hatlarını bile derinleştirmekten çekinmeyen Körfez ülkeleri ve Suud`un tutumunun ne kadar ahlaki olduğunu sormaya gerek yok.

Diğer tarafta Türkiye`nin tutumu çok daha ilginçlik arz ediyor. Bir yanda Batı`nın İran üzerindeki baskısını hafifletmeye, ya da İran`ı ikna etmeye çalışırken diğer tarafta İran`a karşı olduğu çok açık olan NATO erken uyarı sistemine ev sahipliği yapıyor. Bunu, hükümetten bağımsız olarak Türkiye Cumhuriyeti`nin temel ittifakları ve tercihlerinden bağımsız okuyamayız. NATO gibi bir ittifaka üye olmak stratejik tercihlerde Batılı tercihlerden yana tavır koymak demektir. Bu çerçeveden bakılınca Suriye`ye yönelik Türkiye`nin nasıl tavır alacağı sorunsalında İran konusundaki taktik çabalarının yanı sıra stratejik tercihin ne yönde olduğu sorusuna bakılması fikir verebilir. Nitekim Türkiye`nin Suriye konusunda müdahaleci görünen tutumunun sadece NATO ve Batı ilişkileri ile de sınırlı olmadığı biliniyor.

Bu arada özellikle gözden kaçırılmaması gereken bir husus, İran`ın nükleer gücü karşısında bir nükleer tehdit altında kalacağı varsayımından hareketle Türkiye`nin de nükleer silah sahibi olması gerektiği telkinlerinin yapılmasıdır. Nükleer güç teorilerine göre nükleer bir gücü dengelemek için karşıtının oluşturulması gereğinden dolayı Türkiye`nin de bu silaha başvurması gerektiği şimdiden telkin edilmeye başladı. Bunun Türkiye`nin kendi başına nükleer teknolojiye sahip olarak bu silaha sahip olabileceği anlamına gelmediği açık. İran`ın muhtemel silahının muhtemel saldırısına karşı ABD kontrolünde nükleer depo haline gelmeye işaret eder.

Nitekim NATO çevrelerinde bu niyet açıkça dillendirilmeye başladı bile. Geçenlerde NATO eğitim sistemi kapsamında yapılan bir araştırma raporu tam da bunu diyordu: İran nükleer silah sahibi olursa Türkiye`nin de sahip olması kaçınılmaz.

Ortadoğu`da halen tek nükleer silah sahibi olan, üstelik muhtemel değil kurulduğundan bu yana açık biçimde yayılmacı politika izleyen ve halen işgalci konumunu sürdüren bir başlığı yok sayıp muhtemel bir saldırıyla korkutulmakta bölgemiz.

Suriye, İran, mezhep çatışmalarına ve bunun iç politikaya yansıyan MİT-MOSSAD çekişmesine biraz da bu açıdan bakmak da yarar var. Öte yandan tüm bu soğukkanlı analizlerin akan kanın durmasına fayda sağlayacaksa anlamı olabilir. Yoksa bölgeyi bir iç savaşa çekecek ve binlerce masumun kanının akmasına neden olacak çatışmaya sürüklenmemiz kaçınılmaz görünüyor.

 Yenişafak

———————————-
Akif Emre
 
DİĞER KÖŞE YAZILARI
[catlist name=”Akif Emre”]