Kronolojik Bir Hatırlatma: 1990’LI YILLAR VE 28 ŞUBAT POST-MODERN DARBESİ

0
101

Türkiye Cumhuriyeti Devleti bir istiklal mücadelesi sonrasında İngilizlerle yapılan antlaşmalar sonrasında varlık kazanmıştı.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti bir istiklal mücadelesi sonrasında İngilizlerle yapılan antlaşmalar sonrasında varlık kazanmıştı. İngilizler açısından bakıldığında, ‘mecburen’ hukuki olarak Lozan’da tanımak zorunda kaldıkları bu devletin kontrol altında tutulması için birçok dayatmada bulunulmuş ve bunların önemli bir kısmı kabul ettirilmişti. Bu yıllarda atılan adımlarla Yeni Türk Devleti önemli ölçüde küresel güçler bakımından tehdit olmaktan çıkarılmıştı. Ayrıca oluşturulan kırılgan yapısıyla sürekli müdahale edilebilir hale getirilmişti. Bu özelliği dolayısıyla II. Cihan Harbi sonrası Türkiye her on yılda bir müdahale edilen bir darbeler ülkesi haline getirilmişti. Türkiye Devleti ne olursa olsun kendi haline bırakılmamalıydı. 1960, 1971 ve 1980 müdahaleleri bu doğrultuda gerçekleştirilmişti.

Türkiye’nin küresel ölçekte topyekûn dizaynı önemli ölçüde 27 Mayıs Darbesiyle olmuştur. Sonraki darbelerin altyapısını 60 Darbesi oluşturmuş ve bu yönüyle darbelerin anası olmuştur. 80 Darbesi’nden hemen sonraki 1983-1993’lü yıllar Türkiye’de yeni bir dönemi başlatmıştır. Bu dönem Türkiye siyasi tarihine “Özallı Yıllar” olarak geçmiştir.

Bu dönem sonu olan 1993 yılı üzerinde bir ölçüde durmak gerekir. Küresel güçlerin ve onlarla işbirliği halindeki ulusal güçlerin ülkemizde neler yaptıklarını-yapabileceklerini görmek ve anlamak açısından bu tarih oldukça anlamlı görünmektedir. 1993 yılı 1979-80 yılları gibi hatta çok daha ileri boyutlarda Türkiye için tam bir kaos ve ölümler yılı olmuştur. Bu yıl içinde, PKK-Devlet ilişkisini irdeleyen bir kitap üzerinde çalışmakta olan Cumhuriyet Gazetesi yazarı Uğur Mumcu 24 Ocak 1993’te suikaste uğramış, JİTEM’in kanun dışı faaliyetlerine karşı çıktığı öne sürülen Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis 17 Şubat 1993’te uçağına yapılan sabotaj sonucu hayatını kaybetmiştir. Kürt sorunun demokratik yoldan çözülmesine yönelik projelerin aktörlerinden olan Adnan Kahveci 5 Şubat 1993’te bir trafik kazasında, Cumhurbaşkanı Özal 17 Nisan 1993’te şüpheli şekilde ölmüşlerdir. Bu ölümleri, 22 Ekim 1993’te Diyarbakır Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Bahtiyar Aydın’ın öldürülmesi, 4 Kasım 1993’te PKK’yla mücadele adına yapılan kanunsuzlukları ve uyuşturucu ticareti gibi yasa dışı faaliyetleri mahkemede açıklayacağını söyleyen eski Diyarbakır JİTEM Grup Komutanı Binbaşı Ahmet Cem Ersever’in duruşma için gittiği Ankara’da öldürülmesi izlemiştir. Aynı yıl mezhep çatışması çıkarmak amaçlı provokasyonların da yapıldığı yıldır. 2 Temmuz 1993’te Sivas’ta Madımak Oteli’nin ateşe verilmesi sonucu 37 Alevi yanarak can vermiş, sanki buna misilleme imiş gibi üç gün sonra, Başbağlar köyünde 33 Sünni katledilmiştir.

1993-1997 yıllarında Türkiye bir faili meçhul cinayetler kabristanına dönmüştür. Faili meçhul cinayetlerin 17.500 ‘ü aştığı ifade edilmiştir. Eski Kuzey Deniz Saha Komutanı emekli Koramiral Atilla Kıyat, 1993-1997 yılları arasında terörle mücadele adı altında işlenen faili meçhul cinayetlerin bir devlet politikası olduğunu, o dönem yüzbaşı ve üsteğmen rütbesinde olan kişilerin emir üzerine bu cinayetleri işlediklerini söylemiştir. Ortaya çıkan manzara; küresel güçlerin çok daha önemli gördükleri yeni bir döneme Türkiye’nin adım adım hazırlanmasıdır.

Özal’ın ölümünden sonra, 16 Mayıs 1993’te Süleyman Demirel cumhurbaşkanı seçilmiş, 25 Haziran 1993’ten 25 Aralık 1995 seçimlerine kadar ülkeye DYP-SHP Koalisyonu hükümet etmiştir. 1995’de yapılan genel seçimlerden Refah Partisinin birinci parti olarak çıkması ve lideri Necmettin Erbakan başbakanlığında RP-DYP koalisyonu kurulması, CIA-MOSSAD ile yakın çalışan asker tarafından laik rejimin irtica tehdidi altında olduğu değerlendirmesine yol açmış ve hükümetin bir darbe ile uzaklaştırılması eğilimi güçlenmiştir. Darbe taraftarlarına göre, 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla, Soğuk Savaş bitmiş, komünizm tehlikesi ortadan kalkmıştır. Soğuk Savaş döneminin tehlike algısına uygun olarak 12 Eylül rejimi tarafından semirtilen muhafazakâr ve milliyetçi yapılanmaya artık ihtiyaç kalmamıştır. Milli Güvenlik Kurulu’nun asker üyeleri, “Komünizmle ve PKK ile savaş” adı altında ülkeyi ele geçiren irticayı birinci tehlike olarak değerlendirmişlerdir. 28 Şubat 1997’de demokrasiye balans ayarı çeken Orgeneral Çevik Bir Washington Post muhabirine verdiği demeçte, anti laik akımları yok etmeye birinci öncelik verdiklerini, laiklik karşıtı tehdidin 12 yıldır süren PKK tehdidinden daha ciddi duruma geldiğini söylemiştir.

Silahsız kuvvetler denilen işçi ve işveren örgütleri, yargı, üniversiteler, sivil toplum kuruluşları ve medya laik rejimi korumak için ülkenin evlatlarına karşı harekete geçirilmiştir. Bu yıpratma kampanyasının ardından, 28 Şubat 1997 tarihli MGK toplantısında hükümete askerlerin talepleri iletilmiş, Erbakan MGK kararlarını imzalamak zorunda kalmıştır. Ardından, Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş, “Ülkeyi iç savaşa sürüklediği” iddiasıyla RP’nin kapatılması için dava açmıştır. 10 Haziran’da Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay başkan ve üyeleri Genelkurmay Başkanlığı’na çağrılarak kendilerine irtica konusunda brifing verilmiştir. Yargının askeri bürokrasinin ayağına giderek selama durduğu bu brifingle, yargının bile askeri vesayet sisteminin emri altında olduğu gösterilmiştir. Erbakan 17 Haziran’da Başbakanlıktan istifa etmek zorunda kalmıştır. Bu operasyon “post-modern darbe” olarak darbeler tarihimizde yerini almıştır. Darbe sürecine giderken her gün medyada yer alan irticai görüntülerin tamamının bir kurgu olduğu ortaya çıkmıştır.

İrticaya karşı olduğu söylenen, kökü dışarıda, ordu ve bürokrasi merkezli bu tertiplere baktığımızda tamamen-doğrudan bu ülkenin inanan evlatlarına karşı yapılmış olduğunu görürüz. Türkiye’de Anadolu halkının yeniden inanç değerleri ile buluşmasını istemeyen bir avuç asker, sivil azınlık ve diğer güç odakları küresel mihraklarla iltisaklı olarak bu milletin değerlerine karşı darbe yapmıştır. Darbeciler bu girişimlerinin 1000 yıl sürmesini hedeflemiştir. Lakin hevesleri kursaklarında kalmıştır.

28 Şubat post modern darbesi 100 yılı aşkındır bu topraklarda hüküm süren küresel ve ulusal istibdat yönetimlerine karşı var olma mücadelesinin önünü kesme girişimi olarak tarihe geçmiştir. Ortaya konulan göstermelik operasyonlar medyanın da çanak tutmasıyla toplumda gerilime ve kargaşaya yol açmıştır. Bu gerilim ortamını fırsat bilen darbeciler ülkenin kaynaklarını zimmetlerine geçirmiştir. 28 Şubat Darbesi aynı zamanda ulusal ve uluslararası bir hırsızlık operasyonudur. Sadece milletin değerlerine değil aynı zamanda maddi imkanlarına da darbe vurulmak istenmiştir.

28 Şubat günlerinde bu milletin tüm değerleri aşağılanmış, toplum mühendisliği marifetiyle küresel emperyalizmle barışık seküler bir din anlayışı dayatılmıştır. Postmodern darbenin sivil, bürokratik, medyatik ve de akademik kadroları biyolojik ömrünü tamamlamış resmi ideolojilerinin günlerini uzatmak için askeri de tahrik ederek, askerle el ele memleketi dizayn etmek istemişlerdir. Bu süreçte küresel güçlerle birlikte çalışan Fetullahçıların daha etkin bir şekilde devreye sokulduğunu unutmamak gerekir.

Her ne kadar 12 Eylül döneminde uygulanan İslamizasyon, yerini geleneksel laik restorasyona bırakmış, askeri vesayet sistemi zinde kuvvetleri cephe önüne sürerek kendisini yeniden tahkim etmiş görülse de son günlerde yaşadığımız olaylar ve önceki veriler 12 Eylül’den sonra Fetullahçıların önünün açıldığı gibi 28 Şubat’tan sonra da bunlar için koşulların uygun hale getirildiğini görmekteyiz. Diğer tüm İslami yapılar opersyonlarla karşı karşıya kalırken bu grup her alanda güçlenme imkânı bulmuştur.

Darbe sonrasında Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, 20 Haziran 1997 tarihinde hükümeti kurmakla ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz’ı görevlendirmiştir. Yılmaz, ANAP-DSP-DTP ile azınlık hükümeti kurmuş, CHP de dışarıdan desteklemiştir. Başbakan Mesut Yılmaz hakkında verilen gensoru önergesinin, 25 Kasım 1998 tarihinde kabul edilmesi üzerine, hükümet düşürülmüştür. Yerine 17 Ocak 1999 tarihinde Ecevit’in azınlık hükümeti kurulmuştur. 16 Şubat 1999’da Kenya’nın başkenti Nairobi’de yakalanan Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye getirilmesini oya çevirmek isteyen Ecevit seçim kararı almıştır. Seçime giden Ecevit’in kafası karışıktır; yakın çevresine Amerika’nın bize Apo’yu niye verdiğini anlayamadığını söylemektedir.

Burada hatırda tutulması gereken önemli gelişmelerden biri, Apo’yu Türkiye’ye teslim eden ABD’nin hemen akabinde Mart ayında sağlık sorunlarını gerekçe göstererek Gülen’i Amerika’ya getirtmesi ve Pensilvanya’ya yerleştirmesidir. 18 Nisan 1999 tarihinde yapılan genel seçimlerden sonra, Ecevit başbakanlığında DSP-MHP-ANAP koalisyon hükümeti kurulmuş, Türkiye’nin tamamen ABD’nin kontrolüne girmesinin hedeflendiği bu dönemde ülkemiz her alanda bir çıkmazın içine sokulmaya çalışılmıştır.

Bundan sonra nelerin yaşandığının hepimiz şahitleriyiz. 28 Şubatçılar 2002 yılından itibaren peş peşe milletten yediği tokatlara rağmen her türlü atraksiyonla çalışmalarını devam ettirmektedir. Dikkat edilmesi gereken husus bu girişimleri en az bir 100 yıllık perspektifle okunmasının gerekliliğidir. 1000 yıldır bu coğrafyada devam eden mücadelede 28 Şubat kısa süreli bir durak gibi görünmektedir. Bugün ve sonrası günlerimiz için yeni 28 Şubatlar izin vermemek için entelektüel ve pratik bir mücadelenin gerekliliği bir zorunluluk olarak görülmektedir. Bu, bizim çocuklarımıza karşı yapmamız gereken temel sorumluluklarımızdan biridir.