Kötülüğün cisimleşmesi – (Etyen Mahçupyan)

0
96

Ama kötülüğün tekil insan ruhu içinde zapt edilmesi gerçekçi değildi. Sıradan menfaatlerden dizginlenemeyen ihtiraslara uzanan bir dürtü zinciri, insan ilişkilerini de `doğal olarak` kötülüğün alanına çekti. İnsanlar teşkilatlar

Bütün inanç sistemleri insanı kötülükten uzak tutmayı hedefler.

Tek tanrılı dinlerin farkı, insanların kötülüğü bir dış etken olmaktan çıkarıp `kendilerine ait` bir özellik olarak görmeleriydi. Böylece dindarlık bir nefis muhasebesini ima etmeye başladı ve buna paralel olarak efsaneler, sonrasında edebiyat ve nihayet psikoloji bilimi, insan ruhunun içinde gezinen ve ne yaparsak yapalım kazınamayacak olan `kötülükle` uğraşmaya, onu anlamlandırmaya ve normalleştirmeye çalıştı.

Ama kötülüğün tekil insan ruhu içinde zapt edilmesi gerçekçi değildi. Sıradan menfaatlerden dizginlenemeyen ihtiraslara uzanan bir dürtü zinciri, insan ilişkilerini de `doğal olarak` kötülüğün alanına çekti. İnsanlar teşkilatlar kurarak bile bile başkalarına zarar vermekten, haksızlık yapmaktan çekinmediler. Modern dünya bu çıplak kötülüğü kurumsallaştırmayı ve örtük hale getirmeyi bildi. İdeolojik inanç sistemleri `zararlı` ilan edilen insanların ezilmelerini ve yok edilmelerini mubah kılarken, bunu yapanlara vicdanî rahatlık da temin etti. Böylece `işkenceci` kimliği sadece bazı insanların işi olmaktan çıkıp geniş sistemleri temsil eden bir metafora dönüştü. Bu sistemin işleyebilmesini sağlayan ise kişiyi aşan bir üst kimliğin varlığıydı ve devletler bu kötülük piramidinin tepesinde yer aldılar.

Türkiye`de de devlet ve onun yapı taşı olan kurumlar kötülüğün uygulayıcısı oldular. Askeri, polisi ve güvenlik bürokrasisi ile devlet, sıradan insanların üzerine yürüyüp hayatlarını kararttı. Bu zulüm perdesini yırtabilecek güçte olan tek kurum ise hukuktu, ama ne yazık ki Türkiye`de yargı da güvenlik bürokrasisinin parçası olarak tasarlanmıştı ve resmî ideolojinin işaret ettiği `zararlıları` ezmeyi görev kabul etti. Savcı ve yargıçlar okuldan itibaren bu yönde eğitildiler ve sonrasında sığ ve bağnaz bir ideolojik kalıba sıkışmış olan yargı mekanizmasına dâhil oldular. Yargının kurumsal kültürü bir elek gibi işledi… Adaleti temel düstur olarak benimseyenleri, nesnel davranmayı etik bir değer olarak görenleri bu yapı içinde yaşatmamak için elinden geleni yaptı. Sanki insanlardan bağımsız bir kurumsal `ilah`, kendi mensuplarının ideolojik bağımlılık içinde `kötülüğe` meyletmelerini gizlice teşvik etti. Ahlakî duruş, vicdanî sorumluluk, insanî değerlendirmeler yargıda zor bulunan nitelikler haline geldi. Birçok `hukuk adamı` neredeyse sıradan insanlardan intikam almak, hayatlarını budamak için uğraş verdiler. Bu eğilim halen devam ediyor… Yargı kötülüğü cezalandırmak bir yana, kendi tasarrufları sayesinde kötülüğü bizzat kendi kimliğinde cisimleştirebiliyor…

Cihan Kırmızıgül, Galatasaray Üniversitesi öğrencisi… Bir gün bir yerde bir molotofkokteylinin patlamasından iki saat sonra yakınlardaki bir otobüs durağında tutuklandı. Gerekçe molotofkokteylini atanın poşu taktığının görülmesi ve Kırmızıgül`ün de poşulu olmasıydı. Polisler onu teşhis ettiklerini imzalarıyla beyan ederlerken, gizli bir tanık da Kırmızıgül`ü suçladı. Ne var ki mahkeme sürecinde söz konusu polislerin zanlıyı hiç görmedikleri ortaya çıktığı gibi, gizli tanık da beyanını geri çekti. Bu arada Kırmızıgül`ün emniyet mensuplarına direndiğini savunan iddianamenin de gerçeği söylemediği anlaşıldı. Yani ortada sadece otobüs durağında taşıt bekleyen poşu takmış bir genç vardı… Davanın mizahi serencamı ve Kırmızıgül`ün iki yıla yakın hapis yatması bir yana, gelinen noktada savcı 45 yıl isteyebildi, yargıç da 33 yıl verip hafifletici nedenlerle 11`e indirdi. Bu davada mantık yok… Duygu var… Ve maalesef `iyi` bir duygu değil.

Yakup Köse, 28 Şubat sürecinde `terör örgütüne üye` olduğu ileri sürülerek idam talebiyle yargılandı ve 10 yıl hapis yattı. Bu iş başına geldiğinde henüz 14 yaşındaydı… Köse, devletin bilerek mahkûmları öldürdüğü ve toplumu aldattığı `Hayata Dönüş` operasyonunun da mağdurlarından biriydi. Ama o olayın da ceremesi kendisine çıktı, 10 yıl hapis de bu olaydan ötürü aldı. Bu arada Köse, henüz mahkûmiyeti sürerken bir gün tekbir getirme gafletinde bulundu. Cezaevi yönetimi fırsatı kaçırmadı… O tekbirin sonucu bugün `terör örgütüne yardım ve yataklık` davasına dönüşmüş durumda. Sistem Köse`nin ezilmesini, diz çökmesini istiyor. Kendisinin `kazanmış` olduğunu o tek insanın suratına vurmak istiyor… Burada adalet kaygısı görmek zor… Ama adını koymak istemeyeceğimiz bir duygu her tarafı sarmış durumda.

Pınar Selek, bir araştırmacı… Bir gün Mısır Çarşısı`nda patlayan bir bombanın sorumlusu olarak yıllardır peşinden gidiliyor. Onu ihbar eden kişinin yalan söylediği ortaya çıkarken yargı söz konusu kişiyi çoktan beraat ettirdi. Bu arada patlamanın bomba nedeniyle olmadığına dair bilirkişi raporları geldi. Savcılığın ve üst mahkemenin ısrarcılığına karşın Selek tam üç kez beraat etti. Ne var ki bunun yarattığı ideolojik tatminsizliği aşmak kolay değildi… Henüz iki ay önce savcılık yeniden ağırlaştırılmış müebbet hapis isteyebildi. Hiçbir somut delil olmamasına rağmen… Çünkü meselenin esası farklı yerde… Burada da o malum duygu var ve hiç de `iyi` bir duygu değil

 Zaman

———————————-
Etyen Mahçupyan
 
DİĞER KÖŞE YAZILARI