Kolay çözüm: Kürt sorununun devası da başkanlık sisteminde! – (Kürşat Bumin)

0
106

Prof. Vergin`in bu açıklamalara ilaveten yarı-başkanlık sistemi için seçim sisteminde köklü değişikliğe gidilmesini aksi takdirde (yani mesela %10 barajı korunarak) `dikta gibi bir şey olur` dediğini de hatırlatayım.

Yazının başlığını Ahmet Türk ve Selahattin Demirtaş`ın birbiriyle uyuşmayan açıklamaların ve Ezgi Başaran`ın (Radikal) Prof. Nur Vergin ile yaptığı röportaja uygun gördüğü başlığın ilhamıyla attım.

Ahmet Türk, `Başkanlık sisteminde halkların yerel iktidarının yeri var. Valiler halk tarafından seçilir. Yönetim anlayışı tamamen değişir. Eğer siz başkanlık sistemiyle bunu gerçekleştirecekseniz, `evet` deriz` diyordu. Selahattin Demirtaş görüşü ise çok farklı olarak söz konusu sistemin `Kürt halkının derdine derman olmayacağı` yolundaydı.

Prof. Vergin`in `Kürt sorununun çözümü için yarı başkanlık iyi midir?` sorusuna verdiği –röportajın başlığına abartılarak çıkarılan- cevap ise şöyleydi:

`Tabii. (Charles) De Gaulle ta 1946`da yarı başkanlığı düşünmeye başlamıştı. Çünkü Fransa`da 8 aydan uzun sürmeyen hükümetler dönemi yaşanıyordu. Ve şöyle dedi: Ben Cezayir meselesini halledeceğim ama bana bu gücü vermeniz lazım. Yarı başkanlık sistemine geçilmesiyle de halletti. Çünkü bütün güç onun elindeydi. Parlamenter sistemdeki hükümetlerin ise böyle bir kapasitesi yoktu. (…) Yani benzer yönlerimiz var.`

Prof. Vergin`in bu açıklamalara ilaveten yarı-başkanlık sistemi için seçim sisteminde köklü değişikliğe gidilmesini aksi takdirde (yani mesela %10 barajı korunarak) `dikta gibi bir şey olur` dediğini de hatırlatayım.

Her ne ise de gelinen durum o ki ülkenin `Kürt sorunu`nun çözümü de giderek `sihirli` bir değneye dönüştürülen başkanlık sistemine yol verilmesine bağlanıyor. Başkanlık sistemine ilişkin isteklerin böyle bir noktaya ulaşması karşılaştırmanın yanlışlığı bir tarafa ülke siyaseti açısından da çok rahatsız edici değil mi? Fransa General de Gaulle, yarı başkanlık sistemini dayatmasıyla `Cezayir sorunu`nu çözdüğüne göre, Türkiye`de aynı sisteme geçerek `Kürt sorunu`nu çözsün! `Bravo doğrusu!` demekten başka söyleyecek söz bulamıyorum…

`Yanlış bir karşılaştırma`, çünkü bu iki `sorun` arasında uzaktan yakından bir benzerlik bulunmuyor. Bir tarafta `Fransız Cezayir` taraftarlarının başkanlığa taşıdıkları General`in –birçok yorumcu tarafından altı çizildiği gibi- ikircikli politikasının olumlu bir sonuç vermeyeceğinin anlaşılması üzerine 1962`de bağımsızlığı tanınmak zorunda kalan Fransız sömürgesi Cezayir, diğer tarafta ise bu süreçle yakından uzaktan ilgisi olmayan bizim `Kürt sorunumuz`. Unutmayalım ki, General, V. Cumhuriyet`in başkanı olarak 1958`de Alger`de yaptığı konuşmada `Sizi anladım. Burada ne olup bittiğini biliyorum` diyerek başlayan ve dinleyenlerin her birinin kendine göre yorumlayabileceği bir konuşma yapıyordu. Doğrudur, bu sürecin sonunda ülke siyasetinin `kilit taşı` konumuna yerleşen General`in ordunun ayaklanan ve doğrudan kendisine de yönelik olan darbe teşebbüsünü (1961) son anda önleyerek Cezayir halkının kendi kaderini belirlemesine yeşil ışık yaktığı doğrudur. Ama unutmayalım ki, Cezayir`in bağımsızlığına kavuşmasıyla son bulan bu süreç tek başına 19. yüzyılın ortasından beri bir Fransız sömürgesi haline sokulan bu ülke halkının kararlı mücadelesi sayesinde tamamlanmıştır. Cezayirlileri General`in `Size kardeşlerim diyorum!` gibi dokunaklı sözlerle başlayan nutukları asla tatmin etmemiştir.

Bu tür karşılaştırmalar yapmak suretiyle başkanlık sisteminin `prestijini` yükseltmeye çalışmak ve bu sistemin `Kürt sorunu`na `bile` deva olabileceğini tartışmaya açmak büyük `sorunları` birbirine karıştıran büyük bir yanlıştır. Ayrıca şöyle de düşünebiliriz pekâla: Fransa, General`in isteği yönünde yarı-başkanlık sistemine geçmeyip parlamenter sistemde ısrar etseydi, Cezayir bugün bağımsız bir ülke olmayacak mıydı? Demek ki, Fransa özelinde `sorun`u çözen asıl neden yarı-başkanlık sistemine yüklenen faziletlerden çok önce 60`ların dünyasında –hemen öncesinde Tunus ve Fas`ın bağımsızlıklarını elde etmesi gibi- sömürgeci bir Fransa`ya yer olmamasıydı.

Fransa`daki yarı-başkanlık meselesine girdiğimize göre konuya birkaç ilave daha yapayım: Ülkenin önemli anayasacılarından Olivier Duhamel, Avrupa`nın hiçbir parlamenter rejiminde başkanın ya da kralın ülkenin politikasını yönetmediğini söylerken Fransa`nın bu tuhaf sistemini eleştiriyor tabii ki. Verdiği örneklerle, başkanın parlamentonun eğiliminin dışında ülke politikasını nasıl biçimlendirdiğini anlatıyor. Parlamento önünde sorumsuz olan bir başkanın uyguladığı bir politikadan söz ediyoruz. Bu başkan seçiminde o derece güçlü ki, seçiminden hemen sonra kendine yakın bir parlamento çoğunluğunu beklemeden canının isteğini başbakan olarak atayabiliyor. Mitterrand`ın 1981`de Raymond Barre`ın yerine gecikmeden Pierre Mauroy`yı, 1988`de Jacques Chirac`ın yerine Michel Rocard`ı başbakan tayin etmesi gibi.

Bir araştırmacının Fransa`da üç kez yaşanan başkanın ve parlamentonun kanının tutmadığı duruma (cohabitation) ilişkin dikkat çektiği bir hususu da (`kulaklara küpe olsun` diye!) hatırlatmak isterim: Başkan sağdan, parlamento soldan (ya da tersi) diyelim. Böyle gerçekleşmiş bir kompozisyonda Bakanlar Kurulu`nun gündemi nasıl belirlenecek? (Yarı-başkanlık sisteminde bakanlar kurulunu Başkan`ın yönettiğini unutmuyoruz.) Önümdeki metin bu durumda izlenen yolu şöyle özetliyor: Başkan`ın ve Başbakanlık`ın genel sekreterleri baş başa vererek orta yolda bir Bakanlar Kurulu gündemi belirliyorlar. Tahmin ettiğiniz gibi birinin gönlünden geçene diğeri yüz vermiyor ise, sorumsuz Başkan`ın parlamento çoğunluğunun politikasını bloke etmesi her zaman mümkün.

Bu gidişle bu konuyu daha çok tartışırız…

Yenişafak

———————————-
Kürşat Bumin
 
DİĞER KÖŞE YAZILARI