Kitap almak ile kitap okumak arasındaki mesafe (I-II) – (Fatma K.Barbarosoğlu)

0
288

TÜYAP Kitap Fuarı’ndaki ziyaretçi sayısının çokluğunu “yaşayan kütüphane yokluğu”na bağlamak mümkün. Bir yılda binlerce ziyaretçinin gezdiği “fuar etkinliği” ile övünmek yerine, milyonlarca kişinin ödünç kitap aldığı “kütüphane” gerçeğini inşa etmek için canla başla çalışalım lütfen.

Çocuklarımıza okuma alışkanlığı kazandırmak için görüntüde seferberiz. TÜYAP Kitap Fuarı çocuktan geçilmiyordu. O kadar çocuk arasında kitap karıştırana hiç rastlamadım. Karıştırmaktan kast ettiğim, bir kitabın sayfasını ayaküstü, cümleleri içercesine okumak.

Anne babalarıyla fuarı gezen çocuklar ziyadesiyle sıkılmış görünüyordu, civar şehirlerden gelenlerin keyfi ise daha ziyade “kafetarya zevki” olarak seyrediyordu.

Çocukları organize edip otobüslerle kilometrelerce uzaktaki bir kitap fuarına getirmek müthiş bir emek istiyor.

Peki bu emek zayi oluyor mu? Emir demiri keser hükmüyle kağıt üstünde “çocuklar fuara götürüldü” yazısını yazmak için onca  yorgunluğa katlanan öğretmenlerin emeği elbette zayi oluyor. Çünkü kitap almak ile kitap okumak arasındaki mesafe giderek açılıyor. Fuar etkinliği olarak yılda bir defa kitaplarla buluşmak, okuma alışkanlığının kazanılması için yeterli  değil. Kitap ile buluşmanın sürekli olması gerekiyor.

Kitap okuma zevki olmayan öğretmenlerin öğrencilerini kitap ile buluşturmaları ise hiç mümkün değil.

Size bu durumu başımdan geçen bir olay üzerinden anlatmak isterim:

İstanbul’a yakın şehirlerden birinden davet aldım. Daveti yapan müdür bey, okullarında söyleşi yapmamı istiyordu.

Yapılacak işin en iyi şekilde planlanması konusuna azami dikkat sarf ettiğimden, iyi bir program olması için bir okuma atölyesi düzenleyelim dedim. Önce ben öğretmenlerle bir beyin fırtınası yapayım. Onlar bana okullarındaki öğrenci profili hakkında bilgi versinler. Sonra sınıftaki öğrencilerin zevklerine göre üç kitap seçelim ve bir “kitap nasıl okunur?” sorusunun cevabını  bu kitapların izleğinde öğrencilerle beraber arayalım.

Beklediğim cevap maalesef olumlu olmadı. Benim teklif ettiğim program kağıt üzerinde pek şık görünmeyecekti. Tek düze bir şey. Oysa pek çok okul idaresi farklı yazarlar, farklı isimler ve bol fotoğraf eşliğinde “tanıtım” peşinde. Kime neyi tanıtıyorlar işte orası zurnanın zırt dediği yer.

Maalesef idealist öğretmenlerin hayat enerjileri, “tanıtım peşinde” koşan okul idarecileri tarafından gasp ediliyor. Bazen de idealist okul yöneticileri “bu benim görev tanımım içinde yer almıyor” diyen aşırı memur kafalı öğretmenler yüzünden hiçbir hareket imkanı bulamıyor.

Velhasıl idealist yöneticiler ve öğretmenlerin buluştuğu okulların öğrencileri derhal fark ediliyor.

II

Türkiye’de kişi başına düşen “okuma zamanı” (bu nasıl ölçümdür o da ayrı bir tartışma konusu elbet) iki dakika olarak “belirlendi”. Bu “belirleme” sapma payı ölçümü yapanların hanesine kaydedilsin.

 “Seninle bir dakika” adlı Semiha Yankı şarkısıyla ilk örovizyon  yarışmasının sonunculuğunu hatırımızda tutarak, seninle iki dakika performansını nasıl yakaladığımız üzerinde duralım.

Sosyal medya hayatımıza girmeden evvel milyonlarca kişinin günde bir dakika bile “okuma”dığını iddia edebilirdik elbet lakin sosyal medya sayesinde ahali başını ekrandan kaldırmadan “okuyor, okuyor, okuyor.” Okuduğundan ne anladığı elbette ayrı bir konu.

Latife bir yana araştırma konusu olan okuma, bir kitabın sayfaları arasında yapılan okuma.

Çarşamba günü yayınladığım yazıda  eğitim dünyasının “okuma performansı” üzerinde durmuştum. Bugün de ebeveyn ve çocuk ilişkisini okuma izleği üzerinden sürelim.

 Kitap ile buluşmanın en uzun ve rahat zamanı yaz tatilleridir.

Yaz tatili başlarken Hürriyet’ten Selçuk Şirin yaz tatilinde dar gelirli ailelerin çocuklarının okuma yazma becerilerinin zayıflayacağına dikkat çekmişti. Pek kimse üzerinde durmadı. Oysa yıllar önce bir dost meclisinde Tokat doğumlu bir arkadaşım birinci sınıftan ikinci sınıfa geçtiği yaz okulları açılınca dehşet içinde okuma yazmayı unuttuğunu fark ettiğini söylemişti.

Yaz tatili paranın katili olarak seyrediyor. Zenginler birkaç türlü tatil yapıyor, onların tatili özel havayolu reklamında olduğu gibi yaprakların düşüşünü Paris’te görmekten başlayarak, Nisan ayında Alpler'in tadını çıkarmaya, bir karpuz yemek için Diyarbakır’a gitmeye kadar uzanıyor.

Orta gelirli aileler çocuklarına tatil beğendiremiyor. Günümüzde  ana-baba olmak çok zor. Eskiden ebeveynler çocuklarına rahat vermezdi. Ferdi Beylerin oğlu Necla Hanımların kızı her evin vazgeçilmez konuğu ve mukayese malzemesi olarak sohbetlerde hazır ve nazır bulunurdu (Tanıdıklar arasında hiç adı Ferdi ve Necla olan olmadığı için o isimleri uygun gördüm çocukluğumun örneğine).

Şimdi çocuklar, başka ana-babaları kendi ana-babaları ile mukayese ediyor. Sosyal medya böyle bir mukayese için inanılmaz veri sunuyor.

İnsanlar yaşamak, zevk almak için değil eşe-dosta  fotoğraf kareleri ile fark atmaya -hava mı deseydim?- gayret ettiğinden; ahali bütün o tatil masraflarına sadece fotoğraf çekmek uğruna katlanıp kendi tatilinden aklında bir şey kalmadığından, 11 ay başkalarının tatiline fesat ediyor…

Fesatlanmak sadece tatil noktasında değil elbet.

Fuarda onca kalabalığın içinde bir karıkocanın kavgasına şahit oldum. Adam, “Alacaksan kendin için al, geçen sene aldığımız kitapların kaçını okudu ki sanki” diye öfkeleniyor, kadın, “El âlemde ne babalar var çocuklarına on ayda bin kitap okutmuş bir de vidyosunu çekmiş. Bir görsen bir görsen!” diye adama isyan ediyordu.

“On ayda bin kitap okuyan çocuğun hikâyesi” bir kütüphane hikâyesi esasında.

TÜYAP Kitap Fuarı’ndaki ziyaretçi sayısının çokluğunu “yaşayan kütüphane yokluğu”na bağlamak mümkün.

Bir yılda binlerce ziyaretçinin gezdiği “fuar etkinliği” ile övünmek yerine, milyonlarca kişinin ödünç kitap aldığı “kütüphane” gerçeğini inşa etmek için canla başla çalışalım lütfen.

Yeni Şafak

———————————-

Fatma K.Barbarosoğlu

 

DİĞER KÖŞE YAZILARI

XXXcatlist name=”Fatma K.BarbarosoğluQQQ