Kirli Sermaye ve 28 Şubat

0
185

Sinan Tavukçu’nun 3 bölüm halinde yayınladığı “Kirli Sermaye ve 28 Şubat” başlıklı yazısı dizisini bir arada yayınlıyoruz.

28 Şubat davasının açılması ile birlikte davanın esas olarak asker eksenli yürütülmesi kamuoyunun tepkisini çekmiştir. 28 Şubat post modern darbe sürecinde katkısı bulunduğu açık olan medya ve sermaye ayaklarının da bu soruşturmaya dâhil edilmesi yönünde ciddi bir kamuoyu beklentisi oluşmuştur. Nitekim 28 Şubat iddianamesinde, bu darbe süreci dolayısıyla Türkiye’nin ekonomik kaybının 330 milyar dolar olduğu iddia edilmiştir. Hakikaten, 28 Şubat post modern darbesi olarak adlandırılan bu darbenin ardından ülkenin profesyonelce soyulduğu ortaya çıkmıştır. Bu darbeden kazançlı çıkanlar, sahip oldukları medya gücü ile darbeye destek veren sermaye grupları olmuştur.

Gezi olayları ile ilk defa sahaya da indiğini gördüğümüz bu sermaye sınıfının zenginliğinin kaynağının, meşruiyetinin ve devletle olan ilişkisinin bilinmesi, bu sınıfın tercihlerini ve bundan sonra atacağı adımların kestirilmesini de sağlayacaktır.

Türkiye’de hâkim sermaye guruplarının siyasetle, silahlı-silahsız devlet bürokrasisi ve medya ile olan ilişkileri bir tür “sembiyoz ilişki” olarak gelişmiş ve devam etmiştir. Bu sermaye sınıfı varlığını ve devamlılığını, devlet ve siyaset mekanizmasına bağlı ve onsuz yapamaz biçimde, biyopsikososyal bir bütünlük sağlayarak gerçekleştirmiştir.

Beyaz Türk sermayesi de denilen hâkim sermaye gurubunun geçmişi temiz değildir. Bunların zenginliği, devlet eliyle yapılan operasyonlara bağlı servet aktarımına dayanır. Bu bakımdan hâkim sermaye sınıfı sürekli, sahibi olduğu sermayenin kaynağının sorgulanacağı ve bir gün elinden alınacağı korkusunu yaşamış, bahsedilen kaygılar onların kendi aralarında bir dayanışma içine girmesine toplumdan ayrı ve topluma yabancı bir sınıf olarak hayatiyetlerini devam ettirmelerine yol açmıştır.

Bahsettiğimiz bu sermaye sınıfına servet aktarımını, aktarıma konu servetin kaynağı itibariyle ikiye ayırmamız mümkündür. Bunlardan birincisi gayrimüslim vatandaşlardan yapılan ve çoğunlukla gaspa dayalı olan servet aktarımıdır. Diğeri ise, Marshall yardımı ile uluslararası sermaye ile ilişki kuran sermayeye, bu defa ekonomik ve hukuki düzenlemelerin sağladığı meşruiyetin gölgesinde Müslüman halkın varlıklarının aktarılmasıdır.

Bunlardan ilki, yani gayrimüslimlerden servet aktarımı, dört dönem halinde olmuştur.

1) Ermeni tehciriyle: Ermeni tehciri sonrasında Ermeni mülkleri doğuda Kürt derebeylerinin eline geçmiş, batıda beyaz Türkler bu servete konmuştur.

2) Rumların Mübadelesi ile: Mili Mücadele sonrası yapılan mübadeleler sırasında, bu defa Rumlara ait mülkler ve iş yerleri bu kesimin eline geçmiştir. Bu kesimler iktidar ile yakın iltisakı olan gruplardır.

3) Varlık Vergisiyle: 1942 yılında çıkarılan Varlık Vergisi ile, genel olarak gayrimüslimlerin tamamı, üzerlerine terettüp eden ağır vergileri ödemek için mülklerini ederlerinin çok altında satmaya mecbur edilmişlerdir.

4) 6-7 Eylül 1955 olayları ile: 6-7 Eylül 1955 olayları gayrimüslimlerden servet transferinin son merhalesini teşkil etmiştir.

Bu dönemlerde el değiştiren servet, ağırlıklı olarak Ermeni, Rum ve Yahudi olan gayrimüslim vatandaşlara ait servetlerdir.

Ermeni tehciri ve mübadele dönemindeki servetlere oransız biçimde el konulma hadisesi, yaşandıkları dönemde çok fazla dış tepkiye sebep olmamıştır. Bunun sebebi, Avrupa’nın İslamsızlaşması, Hilafetin kaldırılması karşılığında, Türkiye’nin de Müslüman olmayan unsurları tasfiye etmesine müsamaha gösteren İngiltere ile varılan mutabakattır. Bu serveti uhdesine geçiren zenginler, tek parti döneminde Millet Meclisi’nde de hâkim konumlarını korumuşlardır. İktidarı elinde tutan CHF (CHP), bu sınıfın servetinin siyasi ve ideolojik muhafızlığını yapmıştır.

O dönemde gazeteler eliyle pohophlanan aşırı milliyetçi duygularla Türkiye’nin en büyük düşmanları olarak bu ülkenin vatandaşları olan Ermeniler, Rumlar ve Yahudiler gösterilmiş, dolayısıyla zorbalıkla servetlerin el değiştirmesine toplumda bir meşruiyet hatta destek kazandırılmıştır.

Servetin bu şekilde el değiştirmesi siyaset tarafından da benimsenmiş ve desteklenmiştir. Bugünlerde 90’ıncı kuruluş yılını kutlayan CHP’nin Başbakanı Şükrü Saraçoğlu 11 Kasım 1942 tarihli Varlık Vergisi’nin amacını şöyle anlatmıştır:

“Bu kanun aynı zamanda bir devrim kanunudur. Bize ekonomik bağımsızlığımızı kazandıracak bir fırsat karşısındayız. Piyasamıza egemen olan yabancıları böylece ortadan kaldırarak, Türk piyasasını Türklerin eline vereceğiz.” (Siyasi Anılar 1939-1954, Faik Ahmet Barutçu, Milliyet Yayınları, s.263)

Aynı günlerde Başbakan Saracoğlu gazetelerin genel yayın yönetmenlerini ve başyazarlarını Ankara`ya davet ederek, Varlık Vergisi`nin İstanbul basını tarafından desteklenmesini ister. Onlar da “Türkiye’nin kanını emen gayrimüslimler” aleyhine faşist bir yayın furyasına girişirler ve talimatın gereğini yaparlar. Demek ki, medyanın brifinglerle bu tür operasyonlarda görevlendirilmesi, kışkırtıcı ve ardından asıl failleri örtücü yayın yapış tarzı 28 Şubat dönemine mahsus değildir. Bu bir genetik devamlılıktır. Farklı olan söğüşlenecek olan kesimdir. Gayrimüslimlerin mallarına el konulacağı zaman gayrimüslimler aleyhine, Müslüman halkın soyulacağı zaman irtica aleyhine yayın yapılır. Her ikisinde de ulusalcı bir dil müşterektir.

Varlık vergisini zamanında ödeyerek bedeni çalışma cezasına muhatap olmak istemeyen gayrimüslimler, verginin tarhı ve ödeme süresi arasındaki kısacık zaman diliminde, mülklerini ve işyerlerini ederlerinin çok altında bir bedelle elden çıkarmak zorunda bırakılırlar. Bu devletin tazyiki ile gerçekleştirilen bir servet aktarma operasyonudur. 2.Dünya Savaşı sırasında Türkiye’yi kendi tarafında tutmak isteyen savaşın tarafı devletlerden herhangi bir eleştiri gelmez. Her zaman hesaplandığı gibi, dış konjonktür operasyon için uygundur.

Gayrimüslimlerden servet transferinin son merhalesi 6-7 Eylül 1955 olaylarıdır. Selanik’te Atatürk’ün doğduğu evin bombalandığı haberleriyle başlayan gayrimüslimlere yönelik saldırı ve tahribatlar neticesinde, 4214 ev, aralarında 21 fabrikanın bulunduğu 1004 işyeri, 73 kilise, 1 sinagog, 2 manastır, 26 azınlık okulu, 5 spor kulübü, 2 mezarlık tahrip edilir. Geride 11 ölü ve 300 yaralı kalmıştır. Bu olaylar gazetelerde, önce cahil Türk halkının galeyanı şeklinde sunulmuş, daha sonra komünistlerin üzerine yıkılmıştır. Nihayet 60 ihtilalinden sonra Demokrat Parti’nin yöneticilerine 6-7 Eylül olaylarını tertip ettikleri iddiasıyla dava açılmış ve Başbakan Adnan Menderes’e ve Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’ya altışar yıl, İzmir Valisi Kemal Hadımlı’ya ise 4,5 yıl hapis cezası verilmiştir. (Ancak Yüksek Adalet Divanı, dava dosyasını 5 Ocak 1961’de kapatmış ve sanıklara açılan davayı geri almıştır.) Halbuki daha sonra, Selanik’te Atatürk’ün doğduğu evin bombalanması dahil bu olayların Seferberlik Tetkik Dairesi tarafından organize edildiği öğrenilecektir.

6-7 Eylül olaylarının fikir babası, o dönemde muhalefette olan CHP dir. 1946’da CHP’nin 9. Bürosu tarafından yayımlanan “Azınlık Raporu”nun Rumlarla ilgili bölümünde şu ifadeler yer almıştır:

“Anadolu’da bugün Rum yok denecek kadar azdır. Hiçbir yerde ilerde bir tehlike teşkil edecek durumda değildir. Binaenaleyh Rumlar için esaslı tedbir alınması gereken yerimiz İstanbul’dur. Bu hususta söylenecek tek söz, İstanbul’un fethinin (500.) yıl dönümüne kadar İstanbul’u tek Rumsuz hale getirmektir.” (Rıdvan Akar, “Bir Resmi Metinden Planlı Türkleştirme Dönemi”, Birikim, sayı 110 (1998), s.68-75.)

İstanbul’un Rum’suz hale getirilmesi, raporda öngörülen tarihten iki yıl sonra, 6-7 Eylül 1955 olayları ile gerçekleştirilir. Bütün bu yaşanan olaylardan sonra, gayrimüslimler can korkusu ile, işlerini ve servetlerini bırakarak Türkiye’den kaçmak zorunda kalırlar. Ama kimse bunların servetlerine ne olduğunu, bu servetlerin kimin eline geçtiğini araştırmaz bile… Cahil Türk halkının reaksiyonu maskesi altında büyük bir servet transferi gerçekleştirilir.

Ve yine tahrikleri yapan dönemin gazetecilerine hesap sorulmadığı gibi, bu gazetelerin göz boyacılığı sayesinde, esas kazançlı çıkan sermaye sınıfının bu olaylardaki sorumluluğu ve haksız zenginleşmesi hiç gündeme getirilmez.

1950’den sonra Doğu Akdeniz’de hâkimiyetini sürdürmek isteyen İngiltere’ye karşı Mısır ve Kıbrıs yönetimi birlikte mücadele ederler. Mısırlılar İngiliz askerlerinin Süveyş’i boşaltmasını isterken, Rumlar İngilizlerden adadaki üslerin boşaltılmasını isterler. Sıkışmış İngilizlerin imdadına Türkiye yetişir. İngilizlerin tahriki ile adada çıkan Türk-Rum çatışmasında İngilizler Türkleri destekler, bunun karşılığında Türkiye İngilizlerin adadaki askeri üsleri elinde tutması yönünde politika izler. Dolayısıyla, İngiltere’nin yönlendirdiği Batı bloku 6-7 Eylül olaylarını pek gündemde tutmaz. Operasyon için uluslararası konjonktür yine iyi hesaplanmıştır.

İlk önce gayrimüslim vatandaşların işyeri ve mülklerinin zapt edilmesi ile başlayan zenginleşme furyası, 2.Dünya Savaşı’ndan sonra Müslüman halkın varlığına yönelir. Henüz ticaret erbabı ya da büyük toprak sahibi kimliğindeki bu zengin zümrenin dış dünya ile tanışmasından sonraki değişimini ve izlediği yöntemi bir sonraki yazımızda ele alalım…

 

II.

 

Türkiye’de milli bir burjuvazi yaratılması, bir devlet politikası olarak İttihat ve Terakki Partisi’nden Cumhuriyet’e tevarüs etmiş bir politikadır. Türk milli burjuvazisi varlığını doğrudan doğruya devlete borçlu olması dolayısıyla, bunu devam ettirebilmek için de hep iktidara yakın durmuştur. 2.Dünya savaşı sırasında Türk milli burjuvazisi çok kötü bir imtihan vermiş, savaşın olumsuz şartlarını lehine değerlendirerek, stokçuluk ve karaborsacılıkla servetine servet katmıştır. Devletle milli burjuvazinin yakın ve iç içe ilişkisi, uluslararası sermayeyle tanışmasına kadar devam etmiştir.

Milli burjuvazi, uluslararası sermayeyle tanışmasından ve sanayici işadamına dönüşmesinde sonra, bir yandan devletten özerkleşmeye diğer taraftan devlet bürokrasisiyle ve muhalefetle ittifak halinde hükumetleri değiştirmeye cesaret eder hale gelmiştir.

Milli burjuvazinin sanayici işadamı olma macerası, Türk Hükumetinin Marshall Planı’na dâhil olmasıyla başlamıştır. Türk sanayii burjuvazisi, Dünya Bankası’nın kurdurduğu Türkiye Sınai Kalkınma Bankası (TSKB) aracılığıyla zenginler arasından seçilmiş ve bu seçkin işadamlarına Dünya Bankası’ndan kaynak transfer edilerek özel bir sınıf oluşturulmuştur. Aşağıda anlatacağımız üzere, bizim sanayici işadamı sınıfını belirleyen, onun yatırım yapacağı alanları tayin eden, yatırımlarını kredilendiren ve teknoloji transfer eden doğrudan ABD olmuştur. Bu bakımdan, sanayi burjuvazimizi doğru tanımamız bakımından iş dünyasının, Türkiye hükumetlerinin ve ABD’nin 1947 yılında başlayan ekonomik ilişkilerine göz atılmasında fayda vardır.

Türkiye Marshall Planı’na Dahil Ediliyor

Marshall Planı, Truman Doktrini çerçevesinde, 2.Dünya Savaşından yıkımla çıkan Avrupa’nın yeniden inşası amacıyla oluşturulan bir ABD yardım organizasyonu olarak ortaya çıkmıştı. Türk Hükumeti ekonomik kalkınma programını gerçekleştirebilmek için Marshall Planı’na dâhil olmak istedi ve ABD’den 615 Milyon $ yardım yapılmasını talep etti. Ancak Amerikalı uzmanlar, Marshall Planı’nın ülkelerin kalkınma programlarının finansmanı için değil savaştan yıkılmış olarak çıkan Avrupa’nın kalkınması için hazırlandığı gerekçesiyle Türkiye’nin yardım talebini geri çevirmişti. Geri çevirmenin bir diğer gerekçesi de Türkiye’nin altın ve döviz stoklarının ve dış ticaret dengesinin bu yardım organizasyonundan faydalanan 16 Avrupa ülkesinin 15’inden daha iyi olmasıydı.

1947 yılında IMF, Dünya Bankası ve Avrupa İktisadi İşbirliği Örgütü’ne (OEEC) üye olan Türkiye, Marshal Planına dâhil olmak üzere tekrar ABD’ye müracaatta bulundu. Amerikan yönetimi, Türkiye’yi Marshall Planı içine almaya karar verdi. Söz konusu yardımdan yararlanabilmek için 4 Temmuz 1948 tarihinde ABD ile Ekonomik İşbirliği Anlaşması imzalandı. Bu dönemde Marshall Planı’nın Türkiye’den beklentisi tarımsal üretim kapasitesinin arttırılması ve Türkiye’nin OEEC üyesi ülkelerin hammadde ve yiyecek maddeleri talebini karşılamasıydı.

2.Dünya Savaşından sonra, ortaya çıkan yeni teknolojiler ve endüstriyel üretime geçiş dolayısıyla, sanayileşmiş batı ülkeleri sahip oldukları emek yoğun teknolojileri ve makineleri az gelişmiş ülkelere ihraç ederek elden çıkarmak istiyordu. Dünya Bankası az gelişmiş ülkelere sağladığı krediler ile bu teknoloji transferine öncülük etmekle görevlendirildi. Dünya Bankasından alınan borçların, borç anlaşmalarının kuralları gereği, sadece Dünya Bankası’na üye ülkelerden mal ithalatı yapılmasında kullanılması zorunluydu.

Dünya Bankası Türk sanayii burjuvazisini oluşturuyor.

Dünya Bankası, 1951 yılında Türkiye’nin ekonomik röntgeninin çekilmesi için bir heyet gönderdi. Yapılan çalışmanın sonunda, heyetin başkanının ismiyle anılan Barker Raporu hazırlandı. Söz konusu raporda; Devlet yatırımlarının özel sektör yatırımı için karlı olmayan ulaşım, haberleşme, enerji gibi alanlarda yoğunlaşması, atalet içindeki tarımın uyandırılması, sanayinin özel yatırımların ana gelişme alanı olması ve bu alandaki kamu yatırımlarının hızla azaltılması tavsiye ediliyordu. Türkiye’nin yabancı sermayeyi ülkeye çekmek yoluyla gelişmesinin hızlanabileceği, yabancı sermayenin ülkeye yalnız döviz değil, aynı zamanda, Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu teknoloji ve yönetim bilgisini de getireceği vurgulanıyordu. Dünya Bankası, özel sektörün kalkınma faaliyetlerini yönlendirecek bir kurumun kurulması gerektiğini de hükümete iletmişti.

Bu talebe uygun olarak Türkiye Sınai Kalkınma Bankası (TSKB) devletten bağımsız özel bir banka olarak kuruldu. Bankanın ilk genel müdürü de Dünya Bankası Pazarlama Müdürü Amerikalı Norman M. Tucker oldu. Bankanın Yönetim Kurulu’nda Vehbi Koç, Hâzım Atıf Kuyucak, Hakkı Avunduk, Suphi Argun, Nuri Dağdelen, Mecit Duruiz gibi işadamları yer aldı. 1950 yılında 12,5 milyon TL sermaye ile kurulan bankaya Amerikalılar 9 milyon dolar kredi açtı. TSKB’nin Dünya Bankası’ndan temin ettiği bu krediler devlet garantisi taşıyordu. TSKB iç pazara dönük olarak döviz cinsinden kredi sağlayan tek kurumdu. Borç alabilmek için TSKB’ye başvuran kişilerin alınan borcu nerede ve hangi amaçlarla kullanacaklarına dair bilgi vermeleri zorunluydu. TSKB bu bilgileri değerlendirdikten sonra kredi tahsisi ediyordu. TSKB Dünya Bankası’ndan temin ettiği kredileri seçtiği kişilere vererek “sanayi burjuvazisi” olarak adlandırılabilecek yeni bir sınıf oluşturdu. Perde arkasında bu sınıfı seçen ve kredilendiren aslında Dünya Bankası idi. Böylece uluslararası sistem tarafından seçilen ve tahsis edilen kredilerle zenginleştirilen bir sanayi burjuvazimiz doğmuştu. TSKB’nin kuruluşuyla Dünya Bankası, Türkiye’deki iktisadi yapıyı değiştirme ve Türk burjuvazisini yönlendirme imkânını elde etmişti. Bizim burjuvazimizin IMF’ye ve Dünya Bankası’na olan geleneksel düşkünlüğünün kaynağı işte bu velinimet ilişkisidir.

Dünya Bankasından 1950-1954 senelerinde temin edilen toplam 63,4 milyon dolarlık kredinin 18 milyon dolarını Türkiye Sınai Kalkınma Bankası almıştı. Bu kredilere ilaveten ECA Karşılık Fonundan 1955 senesine kadar temin ettiği 26 milyon dolar değerindeki fonlarla sanayi erbabının ithali lüzumlu makineleri de Türkiye Sınai Kalkınma Bankasınca finanse edilmişti.

1948–1952 döneminde ABD, Türkiye’ye 687 milyon dolar da askeri yardımda bulundu. Truman ve Marshall Planı çerçevesinde verilen yardımların kabulüyle Türkiye artık Batı ittifakının bir üyesi, ABD`nin müttefiki olmuştu. Türkiye 1950`de, Kore`ye asker gönderdi. Truman Doktrini ile başlayan süreç, Türkiye’nin bu savaş sonunda NATO`ya kabul edilmesine kadar vardı.

Ne var ki, 1947’de 16 Avrupa ülkesinin 15’inden daha iyi durumdaki döviz ve altın stokumuz askeri yardımlar dolayısıyla hızla tükenecekti. 12 Temmuz 1947 tarihli “Türkiye’ye Yapılacak Yardım Hakkında Antlaşma” gereğince Türkiye’ye verilen bu askeri malzemenin (ki mülkiyeti ABD’ye aitti) bakım ve yedek parça giderlerinin Türkiye bütçesinden karşılanması icap ediyordu. Çoğu 2.Dünya Savaşı’nda kullanılmış, eski teknoloji ürünü bu savaş malzemeleri için her yıl Türkiye bütçesinden yaklaşık 145 Milyon $ ayrılması gerekmişti. Bu durum Türkiye’nin II. Dünya Savaşı sonrasında elinde bulundurduğu döviz stokunun kısa sürede erimesine neden oldu ve Türkiye’nin dış ticaret dengesi bozuldu.

Adnan Menderes Dünya Bankası temsilcisini kovuyor

1950-1953 döneminde, dış dünyanın talebine uygun olarak tarım sektöründe genişleme yaşanmış ve hükumette bunu desteklemiştir. 1950 öncesinde ihmal edilmiş bulunan ziraat, Ziraat Bankasından çiftçiler sağlanan kredilerle teşvik edilmiş, başta traktör olmak üzere tarım makinaları satın alınması için verilen kredilerle büyüme sağlanmıştır. 1948’de 1.756 olan traktör sayısı 1954’te 37.743’e çıkmış, 1950’de 11.3 milyon hektar olan ekili alan 1955’te 16.0 milyon hektara çıkarılmıştır.

Ancak1953 yılının sonlarına geldiğinde, dış dünyanın tarım ürünlerine olan talebinin düşmesi sonucu tarımsal üretim ve ihracat azalmıştır. Dünya Bankası tarafından gönderilen Hollis B. Chenery’in düzenlediği raporda, tarımın öncelikli alan olmaktan çıkarılması ve tüketim mallarının üretiminin desteklenmesi istenmiştir. Tüketime dayalı imalat sanayiini öne çıkaran, fakat DP’nin desteğini aldığı toprak sahiplerinin çıkarına ters gelen bu raporu Adnan Menderes uygulamadığı gibi, tartışılmasını da yasaklamıştır. Bu durum, Dünya Bankası ve Türk hükümetinin arasındaki ilişkilerin gerilmesine neden oldu. Söz konusu gerilim Adnan Menderes’in Dünya Bankası uzmanını Pieter Lieftinck’i odasından kovması ve Dünya Bankası bürosunu kapatması ile zirve noktasına ulaştı. Adnan Menderes’le görüşmede Lieftinck’in devletin alacağı herhangi bir kararda kendisine başvurulmasını ve her konuda kendisinin bilgilendirilmesini istemesi, Demokrat Parti hükumetinin bazı uygulamalarını plan ve programlara aykırı bulması, yatırımların derhal disiplin altına alınmasını istemesi ve bundan da kendisine haber verilmesinde zorunluluk olduğunu söylemesi Adnan Menderes tarafından kovulmasının sebebini teşkil etmişti. Kovulma sebepleri arasında; Gediz Barajı’nın kredilendirilmemesi, acil yatırımları tamamlanması için ABD’den talep edilen 300 milyon $ kredinin verilmemesi, Dünya Bankası tarafından verilen kredilerle alınacak traktörlerin pamuk üretimine tahsis edilmesinin yasaklanması gibi sebepler de vardı.

1954 yılında Chenery Raporu yüzünden Dünya Bankası ile Türk hükümeti arasındaki ilişkiler kopmuş, Dünya Bankası tarafından Türkiye devletine sekiz yıl boyunca borç verilmemesiyle sonuçlanmıştır. Dünya Bankası’ndan gelen kredilerin kesilmesi imalat sektörüne yatırım yapan sanayi burjuvazisini güç duruma düşürmüştür. Öte yandan Dünya Bankası’nın tüketim malları imalatı sektörüne öncelik verilmesi politikasına karşı çıkan Adnan Menderes’in politikası sanayi burjuvazisinin onun aleyhine dönmesine sebep olmuştur.

Girilen ekonomik darboğaz 14 Temmuz 1958 günü Irak’taki ihtilal vesilesiyle aşılmıştır. Türkiye’yi kaybetmek istemeyen ABD devreye girmiş ve Menderes Hükumeti 1958 Ağustos’unda IMF ile bir istikrar programı üzerinde anlaşmaya varmıştır. 1958 istikrar programı içinde, ithalat ve ihracat rejimlerinde serbestleşmeye yönelinmesi, KİT’lerin ürettiği mal ve hizmetlerin fiyatlarına zam yapılması, özel kesimin ürettiği mal ve hizmetler üzerindeki fiyat denetiminin kaldırılması, Merkez Bankası’nın kamu kesimine açtığı kredilerde ciddi kısıtlamalar getirilmesi gibi önlemler mevcuttu. Avrupa Ekonomik İşbirliği Örgütü ülkelerine olan borçların ödenmesi 1959’dan 1970’e kadar yayılan bir takvime bağlanmıştı. Borç ertelemesine ek olarak, Türkiye’ye 359 milyon dolar değerinde yeni kredi açılmıştı.

1960 İhtilalini İstanbul sermayesi mi teşvik etti?

1960 İhtilalinden hemen sonra kurulan hükumetin yapısı ve ardından yapılan ekonomik düzenlemeler, bu ihtilalin İstanbul Sermayesi tarafından desteklediğini açıkça ortaya koymaktadır. Dünya Bankası tarafından oluşturulan bu sermaye sınıfının ABD tarafından tertip edildiği ortaya çıkan askeri darbeye destek vermesi son derece tabiidir. ABD büyükelçisi Fletcher Warren 11 Ağustos 1960 tarihli mektubunda, Cihat İrem ile Daniş Koper’in isimlerini vererek kurulan kabinede Amerika’nın sağlam iki dostu ve hayranının yer aldığını belirtmiştir. (Cüneyt Akalın, Askerler ve Dış Güçler “Amerikan Belgeleriyle 27 Mayıs”, Cumhuriyet Kitapları, 2000, shf.351-352)

Sanayi burjuvazisi ile darbeciler arasındaki ilişkinin bir diğer göstergesi ilk kurulan kabineye sanayi bakanı seçilmesinde görülür. Devlet Başkanı Cemal Gürsel, darbe sonrası kurulan ilk hükumetin sanayi bakanı olabilecek üç ismin kendilerine bildirilmesini İstanbul Sanayi Odası’ndan istemiştir. Oda, Vehbi Koç, Nejat Eczacıbaşı ve Şahap Kocatopçu’nun ismini bildirmiştir. Vehbi Koç ve Nejat Eczacıbaşı’nın holding sahibi oldukları mazeretini beyanı etmesi üzerine bakanlığa Şahap Kocatopçu getirilmiştir.

DPT’yi kurduran Dünya Bankası geri dönüyor

Dünya Bankası, 1980’li yıllara kadar borç verdiği ülkelere devlet kontrolünde “planlı kalkınma” politikaları tavsiye eden bir kurum olmuştur. Bu tavsiye doğrultusunda, Türkiye’deki sermaye birikimini yönlendirmek amacıyla bir kalkınma planı hazırlaması için 1959 yılında Prof. Jan Tinbergen görevlendirilmişti. Dünya Bankası Türkiye’ye tekrar kredi vermeden önce, planlı kalkınmayı sağlayacak bir kurumun oluşturulmasını istiyordu.

Bu istek doğrultusunda, 30 Eylül 1960’da yürürlüğe giren 91 Sayılı Kanun’la Devlet Planlama Teşkilatı kuruldu. Tinbergen’in müşavirliğinde kurulan DPT’nin görevi, bir yandan beş yıllık kalkınma planları hazırlamak diğer taraftan piyasanın ihtiyaç duyduğu dövizi temin ederek bu dövizin iş dünyasına dağıtımını gerçekleştirmekti. Solcu iktisatçıların güzelleme yaptığı gibi DPT sosyal devletin bir mekanizması olarak ortaya çıkmamıştı.

1954 yılında Dünya Bankası ile Türkiye devleti arasındaki kesilen ilişkiler DPT’nin kurulmasıyla yeniden tesis edildi. Dünya Bankası, 1962 yılında itibaren TSKB’ye aktarılmak üzere borç vermeye başladı. Böylece sanayi burjuvazisinin kredi açlığı, 27 Mayıs askeri darbesinin ardından giderilmeye başlandı. Dünya Bankası, 1962–1967 yılları arasında TSKB aracılığıyla sanayici burjuvaziye 887 milyon TL borç verdi. 1968–1971 yılları arasında TSKB’nin bu kesime yönlendirdiği borç miktarı 1.087 milyar TL’ye yükseldi. Bu kredilerin tamamı devlet garantisi taşıyordu. TSKB kredilerinin yönlendirildiği sektörler ağırlıklı olarak şunlardı: Tekstil, gıda, demir çelik, renkli gazozlar, taş toprak ile inşaat, buzdolabı beyaz eşya ve emaye, çimento, otomobil yan sanayisi, kamyon ve iş makinesi, otomobil lastiği, şasi ve karoseri, yeraltı elektrik kablosu, basım yayın, ameliyat ipliği, dondurulmuş salyangoz, transformatör, elektrik motorları, su sayacı, yatak ve mobilya döşemeleri, emaye mutfak eşyası, naylon çorap, kurşun kalem, radyo kutularının plastikleri, sınaî gaz, pil, kaynak elektrotları, LPG, kimya, kâğıt, plastik.

OYAK kuruluyor ve asker sermayenin bir parçası haline getiriliyor

27 Mayıs 1960 darbesinin bir diğer sonucu, OYAK (Ordu Yardımlaşma Kurumu) aracılığıyla askeri kesimin ticarileşmesi olmuştur. Darbenin hemen ardından Milli Birlik Komitesi`nin 3 Ocak 1961`de çıkardığı 205 sayılı Yasa ile OYAK kuruldu. Kendisine vergi muafiyeti tanınan bu holdinge bağlı şirketler, kuruluşundan bugüne kadar yerli ve yabancı büyük sermaye gruplarının yanı sıra kamu iktisadi teşekkülleriyle de çeşitli düzeylerde ortaklıklar kurdu. Renault, Axa, Goodyear, Elf gibi dünya sermaye devlerinin yanı sıra Saban­cı, Koç, Eti, Yaşar Holding, Gama, Yapı Kredi Bankası, Garanti Bankası, Kutlutaş Hol­ding, Alarko, Cerrahoğulları gibi yerli büyük sermaye grupları ve Halk Bankası, Ziraat Bankası, SSK, TPAO, Petkim gibi kamu iktisadi teşekküllerinin de yer aldığı sermaye gruplarıyla ortaklıklar kurdu.

Askerin ticari hayata girmesi ve büyük holdinglerle ortaklık kurması, ordunun sermaye sınıfının bir parçası ve tarafı haline gelmesi sonucunu doğurdu. Geleneksel vatan koruma görevinin dışına çıkan ordu, artık sermaye gurubunun muhafızlığını da üstlenecekti. Sermayenin ihtiyacı ve talepleri silahlı kuvvetlerin önceliği haline gelecekti. Bir sonraki yazımızda anlatacağımız üzere gerek 12 Eylül 1980 darbesinde, gerekse tam bir soygun şeklinde tecelli eden 28 Şubat postmodern darbede sermaye ve askerin ilişkisi tam da bu biçimde gerçekleşecekti. 28 Şubat sü