Kemalizm’e referans gülünç Gerçeğe dönelim! – (Osman Can)

0
143

Mahmut Esat Bozkurt “Bir Alman tarihçisi gerek nasyonal sosyalizmin ve gerek faşizmin Mustafa Kemal rejiminin az çok değiştirilmiş birer şeklinden başka bir şey olmadıklarını söylüyor.

Mahmut Esat Bozkurt “Bir Alman tarihçisi gerek nasyonal sosyalizmin ve gerek faşizmin Mustafa Kemal rejiminin az çok değiştirilmiş birer şeklinden başka bir şey olmadıklarını söylüyor. Çok doğrudur. Kemalizm otoriter bir demokrasidir ki kökleri halktadır” diyor.

Geçen hafta 10 Kasım münasebetiyle AK Parti yetkililerinin “Atatürkçü düşünce demokratik ve özgürlükçüdür” benzeri pek çok önermesine Kemalistlerin dahi inanmayacağına değinmiştim.

Kemalizm’in önemli kalemlerden biri 21.11.2011 günlü yazısı bu gerçeği çok yalın bir şekilde ortaya koydu. Şu ifadelerine ise hak vermemek mümkün değil:

“Mustafa Kemal’i ayrı Atatürk’ü ayrı değerlendirmeye giriştiler… Böyle ayırıp bölmekle olmayınca, bir başka yöntem denendi; tümüyle sahip çıkmak! Şimdi iktidar yelpazesinin farklı kollarında daha değişik bir yöntem deneniyor: Atatürk’ü yeniden tarif etmek!.. Hele Atatürk’ü kendinize göre yeniden tarife giriştiğinizde ya gülünç duruma düşersiniz ya da gerçeği görür vazgeçersiniz.”

Atatürk’ü tarihsel gerçekliğinden ve icraatlarından koparmakla gülünç duruma düşüleceği yönündeki uyarısı oldukça anlamlı.

Otoriter demokrasinin kökleri

Bir düşünceyi maskelemek, makyajlamak ve doğasını bu maskenin ardında bir süreliğine saklamak mümkün. Ama doğasını değiştirmek pek mümkün olmasa gerek. Hele üzerindeki sis perdesinin kalkmasıyla daha da iyi anlaşılmaya başlanan, faşizme, nasyonal sosyalizme ve baasçılığa öncülük etmiş bir totaliter paradigmayı “özgürlükçü ve demokratik” etiketiyle sunma çabası ciddi bir eleştiriyi hak etmiyor ve yazarın isabetle belirttiği gibi, gülünç düşüyor. Orijinal de değil. “Zamanımızın bir Alman tarihçisi gerek nasyonal sosyalizmin ve gerek faşizmin Mustafa Kemal rejiminin az çok değiştirilmiş birer şeklinden başka bir şey olmadıklarını söylüyor. Çok doğrudur. Çok doğru bir görüştür. Kemalizm otoriter bir demokrasidir ki kökleri halktadır. Türk milleti bir piramide benzer. Tabanı halk, tepesi yine halktan gelen baştır ki bizde buna şef denir. Şef otoritesini yine halktan alır. Demokrasi de bundan başka bir şey değildir” sözleriyle aynı bağdaştırmayı Mahmut Esat Bozkurt da yapmaya çalışmıştı. “Atatürkçü düşünce özgürlükçüdür, demokratiktir” önermesi, demokrasiye Mahmut Esat’ın yüklediği anlamı yüklersek tutarlı olabilir. Ama bu kadarını artık 21. yüzyılda herhalde kimse yapmaya kalkışmaz.

Nitekim gülünçlük, 10 Kasım’ın hemen ardından başlayan Dersim tartışmalarıyla yerini Kemalist yazarın deyimiyle “gerçeği görmeye” bırakıyor. Dersim’de yaşanan katliam emrinin ve planlamasının bizzat Mustafa Kemal tarafından yapıldığı ortaya çıkıyor, bunun insanlığa karşı suç olduğu yüksek sesle dillendiriliyor. Bu katliam öncesinde Mustafa Kemal’in 1936’daki Meclis açılış konuşmasında Dersim’i kastederek “Bu korkunç çıbanı koparmak, kökünden kesip temizlemek” gerektiğini, sonrasında ise “Milletimizin layık olduğu medeniyet ve refah seviyesine ulaşmasını engelleyecek hiçbir maniaya yer bırakılmadığını söylemekle bahtiyarım. Tunç Eli’deki icraatımız bu hakikatin” (N. Ilıcak, 22.11) ifadesi olduğu yaklaşımı, dönemin Avrupa’sında “Yahudi sorununun nihai çözümü olmadan, Alman milletinin yeniden yükselişi mümkün değildir!” diyen NS yaklaşımından da çok farklı değil. Dolayısıyla, Kemalist kalemin de işaret ettiği gibi, AK Parti yetkilileri ve muhafazakar kalemlerin bu “yeniden tarif” işinden vazgeçip “gerçeği görmeye” başlaması, yalnızca Türkiye’nin değil, insanlığın da yararına.

Yine de insanlığa karşı sayısız suçların işlendiği bir dönemin paradigmasını “yeniden tarif” etmenin hangi amaca hizmet ettiği sorusu açıkta kalıyor.

Kemalizm’in temel özelliklerini ortaya koymadan bu soruya cevap vermek mümkün değil. Haftaya devam edeceğiz.

`YENİ ANAYASA`YA DOĞRU

Murat Belge’nin Almanya, Japonya ve Türkiye militarizmini incelediği “Militarist Modernleşme” kitabında (İletişim 2011) değişimin toplumları zorladığını, özellikle bazı dezavantajlar nedeniyle Türkiye’nin bu zorlananlar arasında olduğunu ifade eder. Bu çerçevede son 10 yılda değişimin baş döndürücü bir hıza ulaşmasının toplumun sindirme kapasitesini zorladığı, buna dayalı olarak siyasetin frene basma ihtiyacı hissettiği düşünülebilir. Türkiye’yi 88 yıldır kuşatan faşizan bir paradigmanın çökmeye başladığı, toplumun tarihle, uluslararası toplumla, teknolojiyle, ötekiyle, ekonomi, kültür ve inançla kurduğu yeni ilişkilerin Türkiye’yi yeni bir Anayasal düzenin eşiğine getirdiği bugünlerde, zorlananlar var. Ancak bu, toplum değil. Bir kere siyaset ile toplum arasında refleksleri, talepleri ve duyarlılıkları birebir yansıtan bir demokratik ilişki yok. Parti içi demokrasi yokluğu, siyasetin ağırlıklı olarak rant üzerinden yürütülüyor olması, devletin hüküm ve tasarrufunda bulunan imkanların büyüklüğü karşısında siyasetin toplumsal meşruiyete çok istisnai durumlarda ihtiyaç hissetmesi ve son olarak Ankara bürokrasisinin siyaseti kuşatmak suretiyle toplum ile siyaset kurumu arasındaki ilişkiyi kesmesi ve benzeri nedenler, siyasetteki zorlanma ve fren ihtiyacının toplumsal bir ihtiyaçtan kaynaklanmadığını gösteriyor. Türkiye toplumuna ilişkin son 10 yılda yapılan sosyolojik araştırmalar, Yeni Anayasa Platformu gibi halka inen, gözlem yapan grupların gözlem ve deneyimleri bu gerçeği kanıtlar nitelikte.

Yeni Anayasa sürecinde toplumsal talepler ile partilerin ortaya koyduğu performans arasındaki fark bunun açık göstergesi. Toplum, ideolojisiz, kırmızı çizgisiz, etnisiteye referans vermeyen, kutsal barındırmayan, katılımcı ve yüzünü geleceğe dönen bir Anayasa talebini çok net bir şekilde dile getirirken, anadil, inanç ve yaşam tarzı alanında devleti söz hakkını reddederken,
partilerin anayasaya ilişkin yaklaşımı, inançsızlık, kararsızlık, demokrasi ile Kemalizm arasında ortak bir yol bulma arayışı, Ankara’yı ikna etme kaygısıyla gölgeleniyor.

Toplum zorluyor. Ankara ise zorlanıyor, toplumun gerisinde kalıyor. Bu saptama Ankara’ya bakanlar için ümitsizlik işareti gibi gözükebilir. Ancak topluma bakarak süreci okuyanlar bakımından umut verici bir duruma işaret ediyor. Ankara freni yeni Anayasal düzen inşasına engel olacak gibi gözükmüyor. Bunu tek başına bu yılki kitap fuarını izleyerek söylemek de mümkün!

 Star


———————————-
Osman Can
 
DİĞER KÖŞE YAZILARI