KCK davası ve siyasette meşruiyet kaybı – (Osman Can)

0
156

KCK operasyonlarında BDP kadrolarının büyük bir kısmının yanı sıra Prof. Büşra Ersanlı ve Ragıp Zarakolu’nun tutuklanması, “kriminal” ile “politik” alan arasındaki ayrımın kaybolduğu, siyasal muhalifliğin de ceza tehdidiyle bastırıldığı izlenimini güçlendiriyor.

KCK operasyonlarında BDP kadrolarının büyük bir kısmının yanı sıra Prof. Büşra Ersanlı ve Ragıp Zarakolu’nun tutuklanması, “kriminal” ile “politik” alan arasındaki ayrımın kaybolduğu, siyasal muhalifliğin de ceza tehdidiyle bastırıldığı izlenimini güçlendiriyor.

KCK’nın ne olduğu veya hangi amaca hizmet ettiğiyle ilgili değilim. KCK, PKK’nın şehir örgütlenmesi veya Kürtler üzerinde kurulan vesayetin aracı olabilir, Kürt Kemalizminin kurumsallaşması amacını taşıyabilir. Birçok şey olabilir. Ne olduğuna bağlı olarak Türkiye, ülkenin birliğini ve kamu güvenliğini sağlamak için ceza hukuku araçlarına müracaat edebilir, terör örgütünü çökertmek için gerekli girişimlerde bulunabilir.

Hangi sonuca ulaşılırsa ulaşılsın, iki saptama geçerliliğini korumaktadır.

Bunlardan birincisi bu ülkenin bir Kürt sorununun bulunduğu gerçeğidir. Üstelik bu sorunun kaynağı, sorundan şikâyet eden, askeri, harici, dâhili veya adli teşkilatıyla anayasal düzenin bizatihi kendisidir.

Kurtuluş Savaşı’nda kader birliği

Hatırlayalım. Osmanlı dönemindeki Kürt isyanlarının etnik kimlik temelli isyanlar olmayıp bürokratik yapının merkezileşme eğilimlerine karşı bir isyanın ifadesiydi. Buna rağmen Kurtuluş Savaşı’nda kader birliğinden kaçınılmadı. Yani sorun etnik temelli bağımsızlık talebinden ziyade merkeziyetçi-otoriter bir yapılanmanın kendisiydi. Bunu besleyen önemli bir unsur da Kurtuluş Savaşı’nın etnik ve ırk referanslı bir hareket olmaması, Kürtleri ve diğer etnik unsurları “kabul” ederek yürütülmüş olmasıydı. 1920 Meclisinde “Kürdistan” mebusları vardı. Ve bu meclis Kurtuluş Savaşı’nı başarıyla yürüttü.

Hatta 1921 Anayasası tüm etnisiteleri kucaklayıcı nitelikte “millet” kavramını kullanmakla yetinmiş, Türk ya da Kürt tüm vilayetlerin özerkliğini kabul ederek, neredeyse federasyonlarda görülecek tarzda vilayetleri güçlü yetkilerle donatmıştı.

Bu döneme kadar “Kürt” vardı. “Kürt dili”, “Kürtçe kitaplar”, “Kürtçe Divan”, “Kürt Edebiyatı” vardı. Ancak “Kürt sorunu” yoktu!

Peki, ne oldu?

İttihatçı geleneğe mensup olan subay-bürokrat kadroların 1922’den itibaren ülkenin kaderine hâkim olmasıyla birlikte, bu geleneğin ırkçı, şoven ve faşist tüm eğilimleri de Türkiye’nin anayasal düzenini ve tercihlerini belirlemeye başladı. 1923’te vilayetlerin özerkliği kaldırıldı. 1924 Anayasası’yla İttihatçılığın çok önemsediği “merkeziyetçilik” esası benimsendi. Egemenlik “Türk Milleti”ne ait kılındı. Haklar ve özgürlükler yalnızca “Türk”lere özgülendi. Ademi merkeziyetçiliği ve liberalizmi veya sosyalizmi savunan, tek kişi diktatörlüğüne karşı çıkan siyasal akımlar yok edildi, siyasal partiler kapatıldı. 1961 ve 1982 Anayasaları bu geleneği tahkim ettirdi.

“Kürt”, “kürt dili”, “Kürt edebiyatı” vs ortadan kalktı, yok oldu. Ancak “Kürt Sorunu” başladı. Bunu dolambaçlı teorik veya belagatlı sözlerle perdelemenin, sağa sola çekmenin bir anlamı yok.

Cübbe giymiş adalet

Politik bir sorun olarak Kürt sorununu yaratan, bu ülkenin Anayasal düzeninin bizatihi kendisidir. Bu düzen yalnızca Türk halkının çoğunluğu açısından gayrı meşru değil, Kürtlerin tamamı bakımından da gayrimeşru.

Bu düzen aktörlerinin yapacağı tek şey, yüzyıllık anayasal geleneği tarihin çöplüğüne atıp, demokratik-katılımcı, öz
gürlükçü, yerel yönetimleri güçlendiren, etnik, ideolojik, şoven tüm unsurlarından ülkeyi arındırmaktan başka bir şey değil. Başta yargı olmak üzere kurumlar da bu gerçekten hareket etmek zorunda. Kürtlerle ilgili herhangi bir tasarrufta, anayasal düzenin referanslarına göre kanunları uyguladıklarında “adaleti sağladıkları” hayaline kapılmasınlar. Adalet başka yerde, özellikle cari anayasal düzenin yargısının kavrayışının çok ama çok ötesinde. Adaletsizliği hedeflemiş bir anayasal düzenin sırf cübbe giymiş olmakla adalet üretmesi mümkün değil. Yargı hiç olmazsa bunun farkında olmalı…

Evet bu gerçek, KCK’nın veya PKK’nın ne olduğundan bağımsız bir gerçek.

İkincisi Türk yargısının ve genelde bürokrasisinin kurgusu, ki bunun da anayasal düzenden bağımsız olduğunu söyleme imkanımız yok.

2010 Anayasa değişikliğiyle Anayasa Mahkemesi’nin ve HSYK’nın yapısı değişti. Bu değişiklik yargının tepesinde kısmi bir farklılaşmayı beraberinde getirdi, ancak bu mahkemeleri “çoğulcu” yapılar haline getirdiğini ileri sürme imkânı yok. Özellikle muhalefetin “iptal beklentisi” sürece katılmamasının ve yapılan başvuru üzerine gerçekleşen kısmi iptalin bugünkü tabloda payı çok yüksek.

Yargının ideolojik silah olarak çalışmasını sağlayan ana iskeleti ise değişmedi. Devletin tepesinde yer alan siyasal referansla uyumlu olmayacak her bir politik tutumu kriminalize etmek ve “sonuna kadar gitmek” olarak özetlenebilecek pratik değişmedi. Bu pratik siyasal meşruiyetin amansız düşmanıdır. Daha önce Kemalizmin meşruiyetini sonlandırırken, bugün ise demokratik siyaseti meşruiyet krizine sokuyor.

Son KCK operasyonları çerçevesinde, BDP siyasal kadrolarının büyük bir kısmının tutukluluğuna ilaveten Prof. Büşra Ersanlı ve Ragıp Zarakolu’nun tutuklanması, “kriminal” ile “politik” alan arasındaki ayrımın kaybolduğu, siyasal muhalifliğin de ceza tehdidiyle bastırıldığı izlenimini güçlendiriyor. Bu yargının yüz yıllık pratiği bakımından sürpriz değil.

PKK veya KCK’nın ne olduğu, bu gerçeği de değiştirmiyor.

Politik sorunlar “yargısal” yolla çözülmüyor. Kaybeden yalnızca demokratik siyaset oluyor. Ancak bu defa kaybederse, Türkiye çok daha ağır bir şekilde kaybedecek. Aman dikkat!

YENİ ANAYASAYA DOĞRU

Birlik zamanı

Türkiye’de yeni Anayasa, bu ülkenin temel sorunlarının çözülmesinin ön şartıdır. Zira bu sorunların üretilmesinin temel nedenlerinden biridir. Yeni Anayasayı imkânsızlaştıracak girişimler yalnızca terör örgütlerinden gelmiyor. Başta yargı olmak üzere Ankara bürokrasisi kültürünün aynı sonucu doğurması ihtimaline dikkat çekmek gerekiyor. Sonuçta ülkenin geleceği risk altında. Bu ilkenin barışına değer verenler, sivil toplum kuruluşları veya inisiyatifleri bu süreçte parlamentoyu, siyasal aktörleri ve Anayasa uzlaşma komisyonunu destekleyici tutum sergilemelidir. Türkiye tarihinde ilk defa halk iradesinin demokratik bir anayasada ifade bulması ihtimali doğmuşken, bunun boğulmasına veya Ankara bürokrasisinin içeriğini boşaltma girişimlerine izin vermemeli, Anayasanın, parti pazarlıklarının bir ürünü olmasına da rıza gösterilmemelidir.

 Star

———————————-
Osman Can
 
DİĞER KÖŞE YAZILARI