Kavgaların tarihine bir derkenar – (Süleyman Seyfi Öğün)

0
156

Doğrusu, Türkiye’de siyâsal algının epistemolojisi derinlemesine çalışılmış gözükmüyor. Epistemoloji, mâlûm; bilginin kaynağı, nelerin bilinebileceği, yâni sınırları konusunda yürütülen çok kadim bir felsefî alana işâret ediyor.

Epistemolojik tartışmalara giren zihinler; ister istemez bir disiplin kazanır. Diğer taraftan epistemolojik süreçleri metodik açılımlar beslerse; dengeli düşünüşlerin imkânları artar. Bu insanların yürüteceği tartışmalar da, ne kadar derin farklılıklar içerse de medenîleşir.

Gelin görün ki, Türkiye'de nereden, nasıl devşirildiği belli olmayan; hattâ niteliği bile tartışmalı; çoğu kez de basit bâzı haber almalara dayanan bilgilerle eylemelerimize yön veriyoruz. Bunun en basit çıktısı ise, önyargılara dayalı, birbirini köpürten, azdıran tepkimeler oluyor. Epistemolojik ve metodolojik boşluklara dil kısırlığının da eklendiğini düşünün; tablo iyiden iyiye kararıyor. Nihayetinde ise; siyâsal akıl gibi; soğutulmuş bir alanın kavrulması, çoraklaşması ve damar, damar çatlamasına şâhit oluyoruz.
Tabiî ki, epistemolojik – metodolojik derinliği linguistik inceliklerle eşlendirmek bir eğitim meselesidir. Buna; her çevreden insanın toplu katılımını beklemek insafsızlık olur. Ama hiç değilse, kamuoyunu oluşturan çevrelerin bu disiplinin asgarileriyle donanmış olmasını beklemek haktır.

Türkiye'de entelektüel zeminlerin hızla irtifa kaybettiği; hattâ çakıldığı yaygın bir değerlendirme; hattâ îtiraf alanı. Senelerdir, içinde bulunduğum akademi, bu irtifa kaybının en çarpıcı şekilde görüldüğü zemine işâret ediyor. Garip olan husus şu ki; akademikler, seneler boyu, gerek yazı, gerek şifâhî düzeylerde ortak bir dili bile konuşamadı. En başta dilin içinde ne söylendiğinden çok, hangi dil ile konuşulduğu; ne söylendiğinden çok; hangi dille söylendiği belirleyici oldu. (Öz Türkçeciler ve Osmanlıcacılar). Diğer taraftan; akademiklerin erken evre ve rastgele toplumsallaşmalarının ürünü olan siyâsal angajmanları nasıl düşüneceklerini belirledi; düşünerek ulaştıkları sonuçlar siyâsal angajmanlarını değil. Meselâ solcu ya da sağcı olmak, hangi terminoloji üzerinden târihe, topluma ve siyâsete nasıl bakacaklarını belirledi.

1990'lardan başlayarak tecrübe ettiğimiz; akademik hayâtın jurnalistik evrimi ise, zâten kof olan bir birikim sürecini açığa çıkardı. Akademik-jurnalistik evlilik kültürel teknolojinin zorlamasıyla zâten olacaktı. Hattâ bu evlilik, güncel ile tarihsel alanların birleşmesi olarak çok verimli de olabilirdi. Ama bu evliliğin birikim dünyâsı, onun nitelik dünyâsını belirledi.

En başta, kapasite sorunu sebebiyle, jurnalistik taraf baskın çıktı. Bu da olduğu kadarıyla da kalsa, akademiklerin bir dereceye kadar sâhip olduğu “târihsel” bakışı geriletip “güncelliği” dayattı. Bâzı akademikler, moderatörlerin; “Hocam; süremiz kısıtlı o kadar derine girmeyelim” îkazlarına kızdılar belki; ama hatırı sayılır bir kısmı da durumu kabullenip, uyum sağladılar. Böylelikle de, varolan epistemolojik ve metodolojik zaaflar mesele olmaktan çıktı. Bu; insanları çileli bâzı hazırlıkları ve emekleri gerektiren işlerden kurtardığından olsa gerekir; için için akademikleri de rahatlattı.

Jurnalistik dünyâ ise kendi içinde dönüştü. Benzer bir nitelik kaybı orada da oldu. Araştırmacı gazetecilik denilen ve zaman zaman kelleyi koltuğa aldıran; titiz incelemeler ve takiplerle gerçeği ortaya çıkarma misyonu yozlaşıp, çözüldü.(Biiiiiz Uğur Mumcuların; biiiiiz…. söylemini hatırlayalım). Bunun yerini sansasyonellik ve varolan güncel siyâsal dağılımda pozisyon kapmak aldı.
Yeni kültürel iklim içinde eski ideolojik dişler döküldü belki, ama yerlerine yenileri çıktı. Çoğu defâ, bu süreç yanlış okundu. Îtiraf etmeliyim ki, ben de bu sürecin aldatıcı manzaralarına bakıp; “ideolojik bulutlar dağılıyor” diye ferahlamıştım. Ama gidişat başka oldu. Târihsici-siyâsal kavgaların yerini; aktüel-siyâsal kavgalar aldı. İlki, târihsici-siyâsal kavgalar nispeten entelektüel bir hazırlığı gerektiriyordu. Halbuki ikincisinde buna gerek yoktu. Herhangi bir siyâsal-moral eğretileme ya da basitleme üzerinden yapılmayacak iş yoktu. “İnsan haklarıııı, demokrasiiiii, özgürlüklerrrrr”; ya da “milli ve mânevî değerlerrrr, millî irâdeeeeee” diye bağırmak yetiyordu.

Entelektüel târihin garip bir açmazı var. Kültürel seçkinler, aslında nesnesi oldukları bir târihin, öznesi olduklarını zannediyorlar. Bir fikirle dünyâyı değiştirmenin imkânlarına îman ediyorlar. Halbuki kültürel teknolojik târih, onları her defâsında dağıtıyor ve dizilimini yeniden yapıyor. Yeni dizilim, çok önemli bir kırılma doğurdu ve jurnalistik-akademik seçkinlerin ontolojik ayrıcalığını da ellerinden aldı. Herkesin konuşup yazabildiği sosyal medya, konuşup yazanları özel bir grup olmaktan çıkardı. Artık, yazan ve konuşan ile okuyan ve dinleyen arasındaki ayırım fiilen ortadan kalktı. Çok tuhaf bir eşitlenme (aynılaşma) hâli bu. Tribünler sahaya indi. Müthiş bir özgüven patlaması ve hislerinin katarsisi ile herkes konuşuyor ve yazıyor. Kimse kamuoyu oluşturmuyor; kamuoyları kendi kendilerini oluşturuyor. Tabii ki şimdilik, eski feodâl lonca sistemlerini hatırlatan bir dirençle herkes konumunu koruyor gözükmekte. Ama bunun bedeli, herkes gibi olmaktan geçiyor. Retweetlenmek ise tek tutunum noktası….

———————————-

Süleyman Seyfi Öğün

 

DİĞER KÖŞE YAZILARI