Ana Sayfa Kategoriler Haberler Katar Neden Hedef Tahtasında?

Katar Neden Hedef Tahtasında?

0
Katar Neden Hedef Tahtasında?

ORDAF Başkanı Prof. Zekeriya Kurşun, “Katar, her yönüyle bölgede hem ihtirasların hedefi hem de istikrarın kilidi durumundadır. Bu yüzden ya kaderine rıza gösterip paylaşıma konu olacak ya da farklı davranıp varlığını sürdürecektir. Katar, ikincisini seçmiştir” dedi.

Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Başkanı olan ve aynı zamanda Ortadoğu ve Afrika Araştırmacıları Derneğinin de (ORDAF) başkanlığını yürüten Prof. Dr. Zekeriya Kurşun, Katar ve bazı Arap ülkeleri arasında yaşanan krize nasıl gelindiği, bundan sonraki etkileri ve krizin kökenleri konusunda değerlendirmelerde bulundu.

ABD Başkanı Donald Trump’ın kısa süre önceki Suudi Arabistan ziyareti sonrası Körfez bölgesinin karıştığını dile getiren Kurşun, şunları kaydetti:

“Aynı sahnede Trump ile birlikte poz verenler ve Katar arasında soğuk savaş başladı. Aslında ziyaretin hemen sonrasında dünya basınında oluşan gündem, daha ziyade Trump’ın cebinde 110 milyar silah ticaretinden olmak üzere 400 milyar dolar ile ABD’ye dönmesi olmuştu. Trump ve taraftarları bunu zafer olarak görürken Suudi Arabistan başta olmak üzere Körfez ülkeleri de meseleye başka bir açıdan bakıyorlardı. ABD desteği ve özellikle silahlanma, bölgenin mutlak güvenliğini sağlayacak bir girişimdi. Bu gelişme ‘Körfez’i yutma niyetinde olan İran’ın ihtiraslarını durduracak en büyük adımlardı.”

Gündemin birden değişerek Körfez’in karıştığını, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) bu “çatlak sese” karşı derhal harekete geçtiğine dikkati çeken Kurşun, benzer bir durumun 2014’te de yaşandığını ancak bugünkü noktaya hiç gelinmediğini vurguladı. Kurşun, “Daha Trump’ın ziyaretinin izleri silinmeden birkaç saat içinde Körfez ve ABD medyası üzerinden harekete geçen kampanya dikkatlerden kaçmadı” diye konuştu.

Bazı Arap ülkelerinin Katar ile diplomatik ilişkilerini kesmelerine değinen Kurşun, “Bu çıkışların sadece gündem değiştirme mi yoksa vicdanlarda saklı eski problemlerle mi ilişkili olduğu daha uzun zaman tartışılacağa benziyor” ifadesini kullandı.

“Bölgenin asi çocuğu ilan edileceği gün gibi açıktı”

Prof. Zekeriya Kurşun konuyla ilgili değerlendirmelerine şöyle devam etti:

“Körfez İşbirliği ülkeleri arasında uyumun olması bölgenin, Arap aleminin geleceği ve hatta güvenliği için büyük önem arz ettiği gibi Türkiye için de çok önemlidir. Ancak son yıllarda Körfez İşbirliği ülkelerinin üzerinde ittifak ettikleri hiçbir konu maalesef olumlu bir sonucu doğurmamıştır. Arap Baharı süresince -Katar hariç- diğerlerinin ortaya koyduğu tavırlar, Suriye meselesi, Yemen sorununun içinden çıkılamaz hale getirilmesi, BAE’nin desteklediği Hafter’e rağmen Libya’daki çözümsüzlük ve Sisi’ye verilen bütün destek ve yardımlara rağmen Mısır’da bir ilerlemenin olmaması ilk akla gelen başarısız örnekler.

Katar’ın, kapılarını Hamas ve İhvan’ın bazı önderlerine açması, Mursi’nin özgürlüğünü talep etmesi ve Türkiye ile yakınlaşmasıyla bölgenin asi çocuğu ilan edileceği gün gibi açıktı. Buna rağmen Arap Baharı’nın başlamasından itibaren pek çok baskıyı göğüsleyerek, hatta Körfez İşbirliği Teşkilatından çıkarılma tehdidini alarak bu siyasetini sürdürmesi reelpolitik bakımdan nereye denk düşmektedir? Oysa bölge ülkeleri Suudi Arabistan, BAE, Bahreyn’in Katar ile bugünlerde yaşadıklarının sadece bunlar ile izah edilmesi mümkün değildir. Üstelik sorun zannedildiği gibi yeni de değildir.”

“İngilizler Şeyh Temim’in dedesini ikna edememişti”

İngilizlerin 19. yüzyılda Körfez’de yayılmaya ve Körfez şeyhleri ile anlaşmalar yapmaya başladığını hatırlatan Kurşun, “İkna edemedikleri tek kişi, Şeyh Temim’in büyük dedesi Muhammed Al Sani ve oğlu modern Katar’ın kurucusu olan Casim (Kasım) Al Sani olmuştur. Onlar Osmanlı Devleti ile iş birliğinden yana oldular. Bu birliktelik de onlara bölgede yaşanan kabile çekişmeleri ve rekabetlere rağmen Katar yarımadasında tam bir egemenlik sağlama imkanı sağladı. Suudi Arabistan’ın kuruluşuna giden süreçte ise Abdulaziz bin Suud, Katar’ı da kendi nüfuzuna almak sevdasındaydı. Bu yüzden Katar Emiri Şeyh Casim oğlu Abdullah’a Osmanlı askerlerini asla Katar’dan çıkarmama vasiyetinde bulunmuştu” diye konuştu.

Osmanlı askerlerinin de savaşın ağır koşullarına rağmen 1916 yılına kadar Katar’da tutunabildiğini kaydeden Kurşun, bu tarihten itibaren bölgenin İngiliz işgaline girdiğini anımsattı.

İngilizlerin 1960’lı yılların sonunda bölgeden çekilirken Katar’a da BAE konfederasyonunun içinde yer almasını teklif ettiklerini söyleyen Kurşun, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Ancak bunu kabul etmeyerek bağımsızlığı tercih eden Katar, bir kere daha bölgede farklı davranan ülke oldu. İşler burada kalmadı. Katar çetin pazarlıkların ve ihtirasların muhatabı oldu. Suudi Arabistan, bölgeyi tabii uzantısı olarak görüyordu. Üstelik bölgede Vehhabi mezhebinin en çok etkilediği yerdi aynı zamanda Katar. Dolayısıyla doğrudan ilhak olmasa bile Suudi Arabistan’ın nüfuzu altında yaşamalıydı. Aynı şekilde BAE kurulup, Şeyh Zayed güçlü bir lider olarak ortaya çıkınca sınırlarını eski bir meseleye dayanarak Katar aleyhinde genişletmek istiyordu. Zira bugün ABD üssünün yer aldığı Udeid bölgesinin kendi inci avı bölgesi olduğunu iddia ediyordu. Nitekim stratejik müttefiki ABD’nin burada üs kurması BAE'yi hiçbir zaman mutlu etmedi ve bunu Katar’ın kendisine karşı bir taktiği olarak gördü.”

Katar’ın en yakın komşusu Bahreyn ile en eski tarihi ve dolayısıyla en sorunlu ilişkilere sahip olduğunu belirten Kurşun, Bahreyn’in de boş durmadığını, iki ülke arasında önce altı zengin gaz yatağı olan Havar Adaları’nın sorun teşkil ettiğini anlattı.

Uzun uğraşlar sonucu bu adaların, Uluslararası Adalet Divanının kararıyla 2001’de Bahreyn’e devredildiğini ve Katar’ın denizden hayli sıkıştırıldığını hatırlatan Kurşun, konuşmasını şöyle tamamladı:

“Bahreyn, elde ettiği bu üstünlükle yetinmeyeceğe benziyor. Zira Katar'ın kuzeybatısında en uç noktası olan Zubara, bir zamanlar Bahreyn yönetici ailesinin ikametgahı olmuştu ve hâlâ burada hakları olduğunu düşünmektedirler. Hülasa Katar, her yönüyle bölgede hem ihtirasların hedefi ve hem de istikrarın kilidi durumundadır. Bu yüzden ya kaderine rıza gösterip paylaşıma konu olacak ya da farklı davranıp varlığını sürdürecektir. Katar, ikincisini seçmiştir. Bu yüzden sahnelenen bu son oyunlar, daha uzun yıllar tekrarlanacaktır. Katar ile dayanışma göstermek, bölgenin güvenliği ve geleceği açısından önemlidir. Katar ile dayanışma içinde olmak dünya barışı açısından da önemlidir. Katar ile dayanışma içinde olmak, Suudi Arabistan, BAE ve Bahreyn’e karşı olmak demek değildir. Bilakis onların zihinlerinde şekillendirdikleri ve silah tüccarlarının da istifade ettiği İran tehdidinin azaltılması açısından önemlidir.”

Katar krizi ve Türkiye’nin pozisyonu

Merkezi Ortadoğu’da yıllardır süren işgal, iç çekişmeler, mezhep savaşları yüksek yoğunlukta çatışmalar; Yemen’i bitiren savaş, Libya’daki fiili bölünmüşlük gibi sorunları tartışırken bu bölgelere göre jeopolitiği daha yüksek olan Basra Körfezi’nde barıştan ve istikrardan kısmen söz edilebilmekteydi. Çoğu kere bu göreceli barışın kaynağı olarak, ABD gibi dış güçlerin bölge kaynaklarına bağımlılıkları ile yerel monarşilerin bu güçler ile uyumu gösteriliyordu. Ama birden durum değişti ve bölge sıcak çatışma ortamına çekildi. Aslında barışın bozulması ve çatışma eşiğine gelinmesinde de kural değişmedi. Yine ABD ile yerel monarşilerin (özellikle Suudi Arabistan (SA), Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Bahreyn) uyumu barışı bozdu.

Ancak bu sefer söz konusu uyumda her zaman kullanılan araçlar değiştirildi ve yeni bir oyun sahası belirlendi. İşte bugünlerde konuştuğumuz Katar krizi bu şekilde yaratıldı. ABD Başkanı Trump’ın seçim sonrası Körfez’e yaptığı ilk yurtdışı ziyaretinin adeta bir sonucu olarak Katar hedef tahtasına konuldu. Ardından Körfez’de hiç görülmemiş bir şekilde kara, deniz ve hava bağlantıları kapatılıp dış dünyadan izole edildi. Basra Körfezi’nin küçük ülkelerinden biri olan ama gelişmiş dünya ülkelerini de kıskandıracak bir servetin üstünde oturan Katar, gerçekten dünya ve bölgesel barışını bozacak ilişkiler içine mi girmişti?

Krizin hemen ziyaret sonrası meydana gelmesi dikkatleri Trump’ın ve Suudi Arabistan kralı Selman ile Sisi’nin başında buluştukları küreye çekti. Bir tarafta Trump diğer tarafta Suudi Arabistan Kralı Selman b. Abdülaziz ve Abdülfettah el Sisi. Adeta oyunun başlama işaretini veriyorlardı. Esasında kürenin başında verilen sembolik poz sorunun başlangıcı değildi, fakat tırmandırıldığı nokta oldu. Küreden yayılan yeşil ışık S. Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’ne (BAE) uzun zamandır bekledikleri desteği ve fırsatı verdi. Mısır zaten bu iki ülkenin arkasında yer alacaktı. Üstelik krizi tırmandırmada da kullanılacak en temel argüman Mısır kökenli İhvan’ın bazı liderlerinin Katar’da yaşıyor olmasıydı.

Aslında kürenin doğrudan gösterdiği hedef Katar değildi. Katar’ın diplomatik ilişkiler içinde olduğu, Körfez liderlerinin korkulu rüyası haline gelmiş ve Şii Hilali peşinde her tarafa Muharrem matemleri yaşatmaya niyetlenmiş hatta yemin etmiş İran idi. Kuşkusuz bu problemin tarihi çok geçmişe dayanmaktadır. Ama 2003’ten sonra ABD’nin Irak’ı işgali akabinde kangrene dönüşmüştü bu sorun. İran devlet başkanları veya dini liderleri konuştukça Körfez titredi, Körfez titredikçe de ABD silah endüstrisi çalıştı. Aslında bu durum bir tarafta eyleme geçirilmeyen sözlü bir saldırganlığı diğer tarafta da tehdit algısını alışkanlığa hatta bir histeriye dönüştürdü. Körfez ülkelerinin kendilerine en fazla güven duydukları bir dönemde ABD’de devlet başkanı olan Obama İran’a karşı yumuşak bir siyaset izledi ve Irak’ın işgalinin İran’a sağladığı avantajların adeta önünü açtı. ABD-Suudi ilişkileri çıkmaza girdi. Hatta ABD’de SA aleyhinde raporlar yayımlanmaya, “iflas ettiği” ileri sürülmeğe daha da önemlisi 11 Eylül olaylarının arkasında olduğuna dair raporlar art arda yayımlandı.

Oyunun sahneye konulması

Trump ile başlayan bu yeni dönemde, Obama dönemindeki ABD-Suudi ilişkilerinde yaşanan sorunların giderilmesi ve İran’a karşı güçlü ABD desteğinin sağlanmak istenmesi bugünkü krizin en temel sebeplerindendir. Krize giden süreç zannedildiği gibi ziyaret sonrası değil, bilakis Trump’ın seçilmesi akabinde Körfez temsilcilerinin ABD’ye yaptıkları tebrik ziyaretleri sırasında planlandığını varsaymak daha yerinde olacaktır.  Katar dışındaki Körfez ülkeleri İran’a karşı destek alırken, Trump da bunun karşılığında 110 milyarı silah olmak üzere 400 milyar dolarlık bir kazanç sağlayarak, ABD’deki muhaliflerine karşı önemli bir başarı sağladı.

Trump bir taraftan ABD kamuoyunu (daha doğrusu silah üreticilerini) tatmin ederken ziyaret sırasındaki konuşma ve tavırları ile de Obama’dan farklı bir Ortadoğu politikası güdeceğinin açık işaretlerini verdi. Suudi Arabistan -adeti olduğu üzere konuyu zamana yaymak yerine- hemen bu desteği hayata geçirmek istedi. Zira uzun zamandır zaten büyük ekonomik bir kriz içinde idi. Üstelik Yemen Savaşında BAE ile birlikte istenen neticeleri de alamamıştı. Körfez kamuoyuna hızlı bir mesaj verilmesi gerekiyordu ve bu yüzden yanı başında olan ve İran ile diyalog kanallarını açık tutan ve bunun gerekliliğine inanan -hayati çıkarları için gerekli gören- Katar’ı hedef tahtası seçti.

Kuşkusuz bu gelişmenin ardında tarihi rekabetler ve bölgedeki monarşiler arasındaki eski hesapların da tahrik edici rol oynadığında hiç kuşku yoktur. Ayrıca -dillendirilmese de-, dünyanın en büyük doğalgaz üreticisi olması; gaz/petrol gelirlerinin dünyanın çeşitli yerlerinde yatırımlara dönüştürmesi ile Katar Körfez’deki ekonomik krizden etkilenmemişti. Bu yüzden Körfez’in ödemek zorunda olduğu diyetin en azından önemli bir bölümünü üstlenmeliydi. Bunun yanı sıra Katar Emiri Şeyh Temim ile bugün oldukça etkin ama gelecekte Körfez’i yönetmeye aday genç kuşaklar arasında (S. Arabistan’ın veliahdı Muhammed b. Selman ve BAE’nin veliahdı Muhammed b. Zayed) da uzun zamandır anlayış farkları ve hatta gizli rekabet bulunmaktaydı. Böylece kısa sürede dünyanın gözü önünde Katar ablukaya alınarak sorun tahmin edilmeyen boyutlara taşındı.

Diploması devrede

Yılların diploması ustası Kuveyt Emiri el Sabah devreye girdi. Ama o da sadece S. Arabistan’ın Katar’dan yerine getirmek istediği şartların taşıyıcısı olmaktan öteye gidemedi. Fakat en azından diyalog kapısını araladı. Nitekim Katar tarafı da diyalogdan yana olduklarını açıkladılar. Ama gel gör ki talep edilen on madde “yenilir yutulur cinsten” değildi. Medyada da geniş yankı bulan bu maddelerin özü aslında Katar’ın egemenliğinden feragat etmesi ve 2012 ve 2014 yıllarında Körfez İşbirliği Teşkilatı’nın ortaya koyduğu şartlara uymasıydı. Aslında bu ağır şartların getireceği ekonomik yükümlülükler bir şekilde altından kaldırılacak cinsten idi. Ancak Katar tarafından bütün şartların kabul edilmesi aynı zamanda işin başında yapılan ağır ithamları yani “terörü desteklediğini” kabul etmek anlamına gelecektir. İşte bu durum sorunu daha da içinden çıkılmaz hale getirmiştir.

Bu şartların tamamının kabul edilmesi halinde, “terörü destekleyen ülke” damgasını yiyip, 1995’ten beri ilmek ilmek ördüğü uluslararası meşruiyetini tamamen kaybetmesi anlamına gelecektir. İşte bu yüzden sorun, “tarihte bedevi Araplar arasında alışılmış kabile kavgaları nev’inden” kolay çözülebilecek bir sorun değildir. S. Arabistan ve BAE, Katar’ın burnunu sürtmek ve hızlıca sonuç almak niyetinde olsa bile Katar tarafı sorunu uzun yıllara yayarak geçiştirme arayışındadır. Geliştirdiği ilişkiler de kısmen bu imkânı kendisine vermektedir.

Türkiye’den aldığı psikolojik destek ve özellikle parlamentodan geçen ve Katar’da daha önce kurulan Türk Askeri Üssü’nde daha fazla asker bulundurmayı öngören kanun ile bir kazanım daha elde ettiğini düşünmektedir. Katar’ın diyaloğu açık tutması ise en azından bazı şartları kabul edeceğinin işaretini vermektedir. Uzlaşı için bu yolun denenmesi de makul bir yöntemdir ve Türkiye tarafından da teşvik edilmelidir. Fakat temel problem ortadan kalkmayacaktır. Asıl sorun İran olduğu için Katar krizi İran’ı agresifleştirmek için kullanılacaktır. Yani Katar krizindeki yüksek tansiyon geçici olarak düşürülse bile bu sorun davam edecektir.

Türkiye’nin tutumu

Bizim açımızdan buradaki asıl sorun, krizin Türkiye’ye ve bölgeye kısa ve uzun vadedeki etkilerinin ne olacağıdır? Türkiye’nin sergilediği tutum nasıl sonuçlar doğuracaktır? Bu soruların cevabını hemen vermek mümkün değildir. “Krizin bir ucunda da Türkiye vardır” söylemi bir tarafta tutulacak olursa; Türkiye’nin soruna yaklaşımı büyük ölçüde ahlaki bir duruştan ibarettir. Esasında uluslararası ilişkilerde karşılığı olmayan bu duruşun sanıldığının aksine avantajları da büyüktür. Bir tarafa destek verirken diğer taraflara mesafe konulmakla birlikte zarar verilmeyeceği mesajını da içermektedir. Ancak bugün sorunun tarafları meseleye -en azından şimdilik- “ya benimle veya karşımda” şeklinde reel-politik ölçülerin dışında bir tavırla yaklaşmaları Türkiye’nin duruşunu hemen anlamlandırmalarına imkân vermeyecektir.

Zaten daha ilk anından itibaren krizin olumsuz etkileri Türkiye’ye yansımıştır. Bir taraftan 15 Temmuz’un ardından yeniden Suudi Arabistan ile geliştirilen iyi ilişkiler kuşkulu hale gelmiş, diğer taraftan Türkiye’nin bölgede stratejik ortağı bellediği Katar’a yapılan ithamların da zımnen muhatabı olmuştur. Bu büyük krizin Türkiye’ye ekonomik yansımaları da olacaktır. Türkiye’deki Katar yatırımları, ayrıca beklenen ve kısa süre önce olumlu yönde sinyal veren Körfez sermayesinin Türkiye’ye yönelmesi bu süreçten olumsuz yönde etkilenecektir. Diğer taraftan bu yıl Körfez’den beklenen turizmin düşme ihtimali  de kısa vadede beklenen olumsuz sonuçlardır. Nitekim Türkiye mallarına boykot ve Türkiye’ye gitmeme çağrıları hızlı bir şekilde sosyal medyada servis edilmeye başlanmıştır. Siyasi buhran ile uğraşırken, Türkiye’nin bu boyutu ihmal etmemesi büyük önem taşımaktadır.

Sorunun uzun yıllara yayılması halinde bu etkilerin artarak devam edeceği, Türkiye-Ortadoğu ilişkileri ve özellikle Suriye meselesinin yeni bir çıkmaza doğru sürükleneceği ihtimali gözden ırak tutulmamalıdır.

Her halükarda Türkiye’nin denge siyaseti gütmesi ve soruna gerilimi azaltıcı bir tarzda yaklaşması yerinde olacaktır. Katar’a verilecek desteğin diğer Körfez ülkelerinin düşmanlığını gerektirecek boyutta olmamalıdır. Meseleye öncelikle insani boyuttan bakarak ince bir diploması ile yaklaşmak gerekmektedir. Esasında gerek bölge ülkeleri ve gerekse hedef tahtasında olan Katar ve İran arasında diyaloğu kurabilecek potansiyele sahip yegane ülke yine Türkiye’dir. Türkiye bu avantajı mutlaka kullanmalıdır. Hangi şartlarda olursa olsun Katar ile ilişkiler sürdürüldüğü gibi muhalifleri ile de ilişki kanallarının açık tutulması zorunludur. Bu konuda Türkiye başından beri siyasi bir irade ortaya koymuştur. Ancak bu iradenin sokağa ve topluma da yansıtılması gerekmektedir.

Prof. Zekeriya Kurşun