İttihatçılar içindeki İslamcı: Said Halim Paşa

0
198

Osmanlı’da İslamcılık düşüncesinin mimarlarından Said Halim Paşa İttihat ve Terakki Cemiyeti Hükümeti’nin Hariciye Nazırlığını yürütüyordu

Osmanlı devletinin balkan harbinde büyük toprak kayıpları vermesinin ve ardından gelen dünya savaşında da Almanya’nın müttefiki olarak savaşı kaybetmesinin neticesinde yıkılış sürecine hızlı bir şekilde girdiği zamanlarda, devletin bu karışık döneminden kurtulması için çeşitli fikirlerin ortaya atıldığına şahit olmaktayız. Tanzimat ile beraber kurtuluşunu batıda ve batının fikri hayatında aramaya başlayan Osmanlı aydınlarının; Osmanlıcılık, Türkçülük, Batıcılık ve İslamcılık gibi akımlarla devlete bir yön çizme gayretine girdiklerini görmekteyiz. Bu yıllar devletin dizginlerinin tamamıyla İttihat ve Terakki partisinin elinde olduğu bilinmektedir. Bu oluşumun içerisinde çeşitli fikir akımlarına mensup aydınlar bulunmakta idi. Bunca farklılığı bir arada tutan yegâne unsur ise, özgürlükler ve padişahın baskıcı tutumundan feragat etme isteği idi.

Haziran 1913 ila Şubat 1917 yılları arasında yaklaşık üç yıl kadar sadaret makamında bulunan ve hem İttihat ve Terakki’nin öncü simalarından olan hem de İslamcılık fikriyatının fikir babası olarak kabul edilen Said Halim Paşa, isminin ve fikirlerinin döneme yansımalarını görmemek mümkün değil. Kavalalı Mehmet Ali paşanın torunu olan Mısırlı mütefekkir Batıyı çok iyi tanıyan ama aynı zamanda Osmanlı devletinin sorunlarını da çok iyi analiz etmiş ve devletin kendi sorunlarına yine devletin kendi tarihinden, örfünden ve fikri geçmişinden kopmadan bununla birlikte de devleti diğer fikri etkileşimlere de kapatmadan, problemlere bir çözüm üretmeye çalışmış bir fikir adamıdır. Osmanlı devletinin dünya savaşına girmesinde sorumlu tutulan, ancak kendisi bunu kabul etmeyip askeri mahkemede yargılanmayı isteyerek aklanmayı umut eden aydın, hala akıllarda “neden” diye bir soru işareti bırakmış olsa da, gönderildiği Malta sürgünü sonrası ülkesine bir daha alınmamış ve 1921 yılında da alnından bir kurşun ile ermeni komitecilerince vurularak öldürülmüştür. Cenazesinin ülkeye getirilmesine izin verilmiş ve şu an Beyazıt da II. Abdulhamid’in kabrinin yanında ki bahçede mezarı bulunmaktadır. 

Said Halim Paşa sadaretinden önce, sadarette bulunduğu yılarda ve de sadaretinden sonraki sıkıntılı dönemlerinde, ülkenin sorunlarını çözmeye yönelik, hacmi çok kısa fakat fikriyatı oldukça derin sekiz eser kaleme almıştır:

Said Halim Paşa eserlerini Fransızca kaleme almıştır. Osmanlı aydınına hitap eden paşa, eğer aydınlar düzelir ise halkın da doğruyu daha çabuk ve daha net görebileceğini savunmuştur. Said Halim Paşa’nın bu eserleri İz Yayıncılık tarafından, “Buhranlarımız ve Son Eserleri” ismi ile yayımlanmıştır, eseri yayına, Ertuğrul Düzdağ hazırlamıştır.

Buhranlarımız adı altında toplanan eserlerinin özeti şöyledir:

 

Batı Toplumu Osmanlı Toplumu 

 

Batı toplumunda önemli bir yere sahip olan tarihi “asalet” Osmanlı toplumunda bilinmez. (Zira İslam hiçbir sınıfa imtiyaz hakkı tanımaz). Batıda önemli bir etkiye sahip olan “burjuva” Osmanlı da pek önemsiz bir sosyal amildir. (Burjuva asilzade olan aristokratların, burjuvaya dönüşmesiyle ortaya çıkmıştır.)

 

            Buna karşılık Osmanlı cemiyetinde “memurlar” en faal ve en münevver unsuru teşkil eder. (Bugün de böyledir). Fakat memurluğa has olan kayıtsızlık, tevekkül, buyruk almaya yatkınlık, teslimiyet ve mesuliyetten kaçınma şeklindeki ruh hali, memurları her tür fedakarlık ve şahsi teşebbüsten alıkoymaktadır. Oysa asilzade ve burjuva sınıfı mensupları hareketlerinde serbest ve müstakil cesaret sahibi ve müteşebbis kimselerdir. İşi ve mesuliyeti sever ve ararlar. Fedakârlık hisleri gelişmiştir.

 

            Sosyal Yapı Kanunlarla Değişmez

 

 İnkılâpçılarımızı bu kadar büyük hataya düşüren şey şudur. Onlar memleketin siyasi durumunu istedikleri gibi değiştirmekle, sosyal durumunu da değiştireceklerini zannettiler. Sadece birtakım kanun ve nizamların, bir milletin sosyal yapısını değiştirebileceğini düşünmek büyük bir hatadır.

 

Batılı milletlerin tecrübelerinden istifadenin, bize kıymetli ve faydalı olabilmesi, son derece dikkatli ve uzak görüşlü hareket etmemize (ve bunun her iki toplumu da iyice tanıyan eller tarafından yapılmasına) bağlıdır.

 

 

 

 

            İslam Toplumunda İstibdat

 

            Osmanlı alemindeki istibdadı mahiyeti ve sebepleri batıdakinden farklıdır. İslam toplumu öteden beri İslam inancından doğan kanunlara bağlı kaldıkları sürece kâfi derecede eşitlik ve hürriyet taraftarı bir nizam içinde yaşamışlardır.

 

            Batı’ da din ve mezhep adına yapılan zulümler cemiyeti kana boyarken, İslam inancının esasları sayesinde, İslam memleketlerindeki gayri Müslim cemaatler mesut ve rahat bir hayat sürmüşlerdir.

 

            İslam’ın esasları; geniş ve aydın bir görüşle tefsir ve tatbik olunduğu zamanlarda, İslam cemiyetleri yükselmiş ve mesut olmuşlardır. Aksi durumda ise fenalıklara ve istibdada duçar olmuşlardır.

 

            Demokrasi ve Siyasi Partiler

 

            Bir diktatörü zorla tahtından indirmekle, bir millet hürriyetine kavuşmuş olmaz.

 

Hürriyet, insanoğlunun hakikati arama ve adalet gerçekleştirme yolundaki çalışmalarının bir meyvesidir. Bir milletin sahip bulunduğu hürriyetin derecesi, manevi ve fikri ilerleme yolunda sarf edeceği gayretlerle yükselir.

 

            Hayatın katı gerçekleri, hükmünü icra eder; hataları ortaya koyar, boş fikirleri ortadan kaldırır ve ne kadar ince ve sanatlı olursa olsun “söze” galip gelir.

 

Bizim kabul ettiğimiz parlamentarizm usulü ancak milli birliğin kuvvetle kurulmuş olduğu ve homojen bir memlekette uygulanabilir. Oysa bizde homojenlik mevcut değildir ve milliyet meselesi ise başka şekildedir.

 

Batılılardan, siyasi hürriyetin ancak çeşitli partilerin birbirleriyle şiddetli rekabeti sayesinde mümkün olacağını öğrendik. Bu partilerin yokluğunun meşrutiyetimize zarar vereceğini düşünerek hemen oluşturma yoluna gittik ve ( tarihi ve sosyolojik altyapısı olmadığı içinde) birbirine düşman gruplar oluşturduk. (M. Kemal’in bazı kimselere parti kurdurtması vs).

 

İşin sonunda partiler ileri memleketlerde olduğu gibi birbirleriyle kavga etmeye başlayınca safdilane sevindik.

 

Fakat şu soruların akla gelmesi kaçınılmazdır. Acaba, meşrutiyetin (demokrasinin) kabul edildiği her yerde, siyasi faaliyetler, sadece bu bölücü şekliyle mi cereyan etmeye mahkûmdur.

 

Memlekete hizmet etmek isteyen Meclisin birbirine düşman partilere ayrılması şart mı? Gerçek bunun tam tersidir. Birliktelik çok daha verimli olacaktır. Bu fikrin şimdiye kadar önerilmemiş olması uygulanamayacağı anlamına gelmez. Aynı şey pekâlâ ilmi ve fikri çalışmalarda uygulanmaktadır.

 

Osmanlı Parlamentosu münakaşa ve çekişmeler sahnesi olacağına, bereketli tenkit ve eleştirilerin, konuşmaların memleketin ilerlemesi hissinde birleşmiş bir topluluğun zemini olmalıdır.

 

Siyasi vakalar hiçbir zaman bir milletin arzularına göre cereyan etmez. Aksine o milletin tarihi geçmişine, mevcut durumdaki sosyal ve siyasi nizamına göre şekillenirler.

 

Avrupa’nın bugünkü siyasi durumu uzun süre derebeylik sistemi (ve kilise baskısı) altında yaşamış olmasından kaynaklanır. Siyasi partileri, bu eşitsizlik ve keyfi idare doğurmuştur. (Gelişen burjuva sınıfı, işçi ve köylü sınıfının da desteğini alarak derebeyliğe son vermiş, hangi sınıfın yönetime geleceğini ise demokratik kurallara bağlamıştır). Batıda partiler milletvekilliği sistemini getirmişken, bizde milletvekilliği sistemi partileri getirmiştir.

 

(Oysa Osmanlı meşrutiyeti kendi dinamikleri içinde gerçekleşmeliydi.)

 

Her Değişiklik İyilik İşareti Değildir

 

Bir milletin örf, adet ve geleneklerini bir günde değiştirmeye kalkışmak, bu örf ve adetlerin gelişmesine ve geleneklerin teşekkül edip yerleşmesine hükmeden temel içtimai kanunların bilinmediğine bir delildir. Bunu artık öğrenmeliyiz.

 

Adetlerin değişmesinin bir ilerleme eseri olması, bu değişikliğin, muayyen şartlar altında cereyan etmesine, yani manevi ve fikri gelişmenin güzel bir neticesi olmasına bağlıdır. Adetlerin yenileşmesi, fikirlerin yenilenmesinden önce değil sonra gelmelidir.

 

Batıya hayranlık esas itibariyle Batı usulü demokratikleşmek isteğinden kaynaklanıyor. Hâlbuki biz kuruluş devrimizden beri en hakiki bir demokrasi usulüyle yaşamış, esasen demokrat bir milletiz. (Biz demokrasi için Batıya bakmak zorunda değiliz. Asrı Saadete bakarsak demokrasiyi görürüz. Ş. Mardin) ( İslam ve Demokrasi. A. Akseki ). Dolayısıyla; bizim vazifemiz memleketimize yeni bir demokrasi getirmek değil mevcut olan demokrasimizi geliştirmeye gayret etmek olmalıdır.

 

Batılı ülkelerin hiçbiri, bizim yaptığımız gibi, komşularının siyasi ve sosyal müesseselerini almaya kalkmamıştır. Bizimde yapmamız gereken, Avrupalılara sadece geleceğe mesafe almak için seçtikleri genel esaslara ve bu esaslara gösterdikleri saygıya ve bunları korumak için göze aldıkları fedakârlıklara bakmalı. Amaçlarına ulaşmak için seçtikleri kendilerine has metotlara bakmamalıyız.

 

Fikri Buhranlarımız

 

            Ruhların vatan değiştirmesi, fikren göç….

 

İnsanlar gibi kanunların da vatanları vardır. Vatanlar değişince, mahiyetleri de değişir ve insanları acı hüsranlara sürükler.

 

Eski devirlerde aydınların en büyük kusuru, Batı medeniyetini tanıyamamak ve ona karşı daima bir düşmanlık beslemekti. Şimdi ise bunun tam zıddı söz konusu. Bizim medeniyetimiz daima onların medeniyetlerinden üstün oldu. Bu meşum hastalığa tutulmasaydık bugünkü farkta bu kadar olmazdı.

 

 

 

Din, Dinsizlik ve Manevi Vatan

 

Bizlerin bilmesi gereken ilk şey, bizim ideallerimiz ile sosyal ve siyasi kanaatlerimizin tamamıyla dinimizden doğmuş olduğu gerçeğidir.

 

Osmanlının Gerilemesinin Sebepleri

 

  1. Dış Tesirler, (Dış dünyanın göz kamaştırıcı gelişmesi)
  2. Yabancılaşan aydınlar
  3. Memleketin aydınından (yani ananelerin ve medeni hayatın koruyucusu, milli ahlak ve yaşayışın düzenleyicisi yüksek sınıftan)
  4. Aile ve toplumun bozulması,
  5. Halkın ahlakının bozulması ( Asırlar boyu maruz kaldığı en şiddetli felaketlere direnen Osmanlı cemiyeti bahsedilen marazlarla yetiştirilmiş birkaç okullu nesil tarafından bozuldu)

(Bugün de benzer problemler mevcut, toplumsal standartları temsil edecek bir orta ya da üst sınıf yoktur. Olanlarda kapitalistleşme ve siyasette yer kapma yarışındalar)

 

      ESKİ SOSYAL YAPI

 

Osmanlı cemiyetinin gerek bugünkü çöküşünün sebepleri ve gerek varlığını korumakta gösterdiği garip acizliğin iki sebepten kaynaklanır. Biri, sosyal müesseselerinin özel yapısı, diğeri de memleketin ıslahı meselesinde düşülen temel hatalardır.

 

Diğer memleketler gibi Osmanlı da sosyal şartların gerektirdiği bir müddet boyunca “derebeylik” sistemiyle idare olundu. Sonra memleketin yeni esaslara göre tanzim edilmesine ihtiyaç duyulunca derebeylik idaresinin yerini “siyasi ve idari merkeziyet” usulü aldı.

 

Eski Memur Sınıfının Özellikleri

 

Sultan Mahmut Hanla başlayan bu yeni usulün ihtiyaçlarını karşılamak üzere bir memurlar sınıfı ihdas olundu. Bu kadro, bütün rütbeleri ve iktidar vasıtalarını ele alacak şekilde kudretli ve sağlam bir silsile halinde kuruldu. Bu aydın sınıf, idari açıdan bir meziyete haiz bulunmakla birlikte sosyal açıdan bir kıymet ifade etmiyorlardı.

 

Çünkü bu memurlar tabakası, bir yüksek sosyal sınıf oluşturmak için gerekli olan manevi ve fikri meziyetlere sahip değillerdi. Her birinin geleceği, amirinin teveccühüne ve hükümdarın idaresine ve sürekliliğine bağlı idi. Meziyetleri memurlara mahsus olan rekabet, itaat ve bencillikten ibaretti. Manevi ve fikri seviyeleri de memuriyetlerinin dereceleri kadar oluyordu.

 

Bu kurum kavrayış ve üretkenlik noktasında da yetersiz olduğundan memleketin kurtuluşu için özgün çareler aramaktan kaçınarak, ecnebi müesseselerin olduğu gibi alınması yoluna gittiler. Esasen bu zümrenin elinden gelebilecek yegane icraatta bu idi.

 

Aydınl