İstiklal Harbi Üzerine İlginç Bir mülakat

0
308

Doktor Abdullah Cevdet`le İstiklal Harbi Üzerine 1922 Yılında Yapılan İlginç Bir Mülâkat

Sinan Tavukçu

Osman Ulagay’ın 1974 yılında yayınladığı “Amerikan Basınında Türk Kurtuluş Savaşı” adlı kitapta, Rum asıllı gazeteci Demetre Vaka’nın Dr. Abdullah Cevdet ile yapmış olduğu ilginç bir röportaja yer verilmiştir. ASIA dergisinde “Bir Kemalist ile Konuşmalar” başlığıyla, Mart 1922’de yayımlanan bu röportaja geçmeden önce, Atatürk Devrimlerinin ideologlarından olan Dr. Abdullah Cevdet (Karlıdağ) hakkında biraz mâlûmat verelim.

Abdullah Cevdet, 9 Eylül 1869`da Arapkir`de doğmuştur (ö.1932). Mamuret`ül-aziz Askeri Rüştiyesi`ni bitiren Cevdet, İstanbul`a giderek Kuleli Askerî Tıbbiye İdadisi`ne yazılır. Daha sonra Mekteb-i Tıbbiye`ye girer. Okulda, tıp öğrencileri arasında çok yaygın olan biyolojik materyalizm felsefesini benimser. Abdullah Cevdet’in siyasi ve fikri hayatımızdaki önemi, Mekteb-i Tıbbiye öğrencisi iken, Ohrili İbrahim Etem (Temo)’nun öncülüğünde, Konyalı Hikmet Emin, Diyarbakırlı İshak Sukuti ve Kafkasyalı Mehmet Reşit ile birlikte, 1890 yılında “İttihad-ı Osmani Cemiyeti”ni kurmasıyla başlar. Bu Cemiyet birkaç sene sonra “İttihat ve Terakki” ye dönüşecektir.

Abdullah Cevdet, 1894 yılında göz hekimi olarak mezun olduktan bir süre sonra geçici bir görevle Diyarbakır’a tayin olur. Burada görevli olduğu sırada, Ziya Bey (Gökalp)’in intihar girişiminde ilk müdahaleyi yapar ve onu kurtarır. Akabinde, gelişen dostlukları sayesinde onun İttihad-ı Osmani Cemiyeti’ne girmesini sağlar. Diyarbakır’dan İstanbul’a dönüşünde, “erbab-ı faside ashabından” olduğu gerekçesiyle tutuklanır ve 1895`te Trablusgarp`a sürülür. Cevdet buradan Avrupa`ya kaçar. 1 Eylül 1904`ten itibaren Cenevre’de “İctihâd” dergisini çıkarmaya başlar. Bu derginin çizgisi, batı kültürü ve laik toplum lehine, monarşizm aleyhinedir. İsviçre’den sınır dışı edildikten sonra Kahire’ye yerleşir. 1908’de Kahire’de Reinhardt Dozy’nin “Essai sur l`Histoire de l`Islamisme” adlı iki ciltlik eserini “Tarih-i İslamiye” başlığı ile çevirip yayımlar. İslam’ı ve İslam peygamberini çok ağır biçimde eleştiren bu kitap, Osmanlı kamuoyunda büyük infiale yol açar ve toplatılır, basımı ve yayımı yasaklanır.

Abdullah Cevdet 1910’da İstanbul’a döner. Kendi matbaası İçtihâd Evi’ni kurar. Onun çıkardığı İctihâd dergisi, “Garplılaşma” (batılılaşma) ideolojisinin merkezi haline gelir. Bu dergide, Osmanlı toplumunun gerek yapısal problemlerinin gerekse bu problemlere bağlı siyasî meselelerinin çözümü için topyekün Batılılaşma dışında bir çarenin bulunmadığı, temel meselenin “Asyaî kafaların Garplılaştırılması” olduğu işlenir, bu değişim gerçekleştirilmeden yapılacak ıslahat veya değişikliğin bir sonuç getirmeyeceği savunulur. İçtihâd çevresinde toplanan Garpçılar, Batılılaşma hareketi önünde engel olarak gördükleri din kurumuna ve geleneksel değerlere karşı büyük bir mücadele başlatırlar. Geleneksel değerlerin, ister dinden kaynaklansın isterse kaynaklanmasın, sosyal gelişmenin önünde büyük bir engel teşkil ettiğini, dinden bağımsız bir ahlâk anlayışının mümkün olduğunu savunurlar.

İçtihâd çevresinde buluşan Dr. Abdullah Cevdet (Karlıdağ), Ziya Gökalp, Celâl Nuri (İleri) ve Kılıçzâde Hakkı Bey’ler, pozitivist dünya görüşü ve Batılılaşma ideali konusunda Mustafa Kemal’in zihnini oluşturan Meşrutiyet dönemi aydınlarındandır. Nitekim Ercüment Kuran, Tarık Zafer Tunaya Türkiye`nin Siyasî Hayatında Batılılaşma Hareketleri ve Bernard Lewis The Emergence of Modern Turkey adlı kitaplarında, Atatürk`ün radikal davranışının Dr. Abdullah Cevdet`in düşüncesine bağlanabileceğine işaret etmiştir (Bkz.Ercümend Kuran, Atatürkçülük Üzerine Denemeler, Ankara, 1981, s.21)

Abdullah Cevdet, 16 Kânun-ı sani 1329 (29 Ocak 1914) da, İçtihâd Dergisi’nin 89’uncu sayısında yayımladığı “Şime- i Muhabbet” makalesinde: Bir ikinci medeniyet yoktur; medeniyet Avrupa Medeniyetidir. Bunu gülüyle dikeniyle isticnâs (taklit) etmeye mecburuz” demiştir. Bu fikri tamamen benimseyen M.Kemal, 1 Kasım 1925 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi`nin İkinci Dönem Üçüncü Toplanma yılını açarken şunları söylemiştir: “Millet, muasır medeniyetin alelumûm (bütün) milletlere temin eylediği hayat ve vesaiti (vasıtaları), esasta ve eşkâlde (şekilde) aynen ve tamamen tahakkuk ettirmek karar-ı katisini vermiştir.”

Abdullah Cevdet, bu çizgisi dolayısıyla, 15 Eylül 1925 tarihli İçtihâd Dergisi’nde M.Kemal’in peygamberliğini ilan etmiştir. “Bu günün peygamberi Mustafa Kemal’dir. Millete zincirler imal, cehennemler inşa, zebaniler tasavvur edenlerden değildir. Onda bir nefes vardır ki, hem uzaklara gidiyor, hem de uzakları gösteriyor. Mustafa Kemal’siz biz, Semerkant, Taşkent hanlığı derekesine düşecektik. Hükümet-i dinîyenin bize gösterebileceği yolun sonu bu idi. Bu medenî ve asrî peygamber, peygamberî bir akılla geliyor. Onu gönderen sema değildir…”(Abdullah Cevdet, “Daima Daha İleri, Daima Daha Yüksek”, İçtihad, S.188).

Abdullah Cevdet’e mal edilen ancak Şükrü Hanioğlu’nun Kılıçzâde Hakkı Bey’e ait olduğunu söylediği, İçtihâd Dergisi’nde yayınlanan “Pek Uyanık Bir Uyku” adlı iki makalede, 10 yıl sonra Cumhuriyet devrimleri olarak hayata geçirilecek bir Batılılaşma programı henüz 1913 yılında ilan edilmişti. Bu makalede özetle; Padişahın bir tek zevcesi olacak, cariye istifrâş etmeye hakkı olmayacak, Yunanlıların millî serpuşu olan fes kâmilen defedilip, yeni bir serpuş-ı millî kabul olunacak, kadınlar diledikleri tarzda giyinecekler, vatanın en büyük velinimeti sayılarak kendilerine hürmet gösterilecek, kadınlar ve genç kızlar erkekten kaçmayacaklar ve görücülük âdetine nihayet verilecek, birer tembellik yuvası olan bütün tekkeler ve zaviyeler ilga olunarak varidât ve tahsisâtları kesilip, maârif bütçesine ilga edilecek, bütün medreseler ilga edilecek yerlerine Batı tarzında mektepler açılacak, sarık sarmak ve cübbe giymek yalnız ulemâ-yı kirama tahsis edilecek, dini bilgilerden haberi olmayanlar bu kisvelere bürünemeyecekler, görüşlerine yer verilmiştir. (Bu makale, İçtihad Dergisi’nin Şubat 1328 (Mart 1913) tarihli 55’inci sayısıyla, Mart 1329 (Nisan 1913) tarihli 57’inci sayısında yayımlanmıştır. Metinin tamamı, Şükrü Hanioğlu’nun Doktor Abdullah Cevdet ve Dönemi” adlı eserinde Latin harfleriyle verilmiştir. s.375-383). Şükrü Hanioğlu, Abdullah Cevdet ve arkadaşları tarafından sık sık işlenen temalardan Latin harflerinin kabulü ve kanunlarda asrî değişiklik gibi hususlar ilave edildiğinde, Cumhuriyetin ilk yıllarındaki devrimlerin bir taslağı ile karşılaşırız demektedir (Hanioğlu, Şükrü, age.s. 383).

Nitekim, Abdullah Cevdet ve arkadaşlarının fikirleri Cumhuriyet rejiminin kurucuları tarafından bir yol haritası kabul edilmiş, bu fikirler “Atatürk Devrimleri” adı altında 1924 yılından itibaren hayata geçirilmiştir. 3 Mart 1924`te Hilâfet kaldırılmış, 3 Mart 1924`de yürürlüğe giren “Tevhîd-i Tedrisat Kanunu” ile bütün ilmi müesseseler Maarif Vekâleti`nde toplanmış ve medreseler kapatılmıştır. 30 Kasım 1925 tarihinde “Tekke ve Zâviyeler ile Türbelerin Seddine ve Türbedârlar ile Bazı Ünvanların Men ve İlgasına Dair Kanun”, ardından Türkiye`de fes giyilmesini yasaklayan 25 Kasım 1925 tarihli “Şapka İktisâsı Hakkındaki Kanun” çıkarılmış, 17 Şubat 1926`da TBMM’de İsviçre Medeni Kanunu`ndan aktarılmış olan “Türk Medeni Kanunu”nu kabul edilmiş, 1928 Kasım’ında “Harf İnkılâbı” yapılarak Arap harfleri yerine Latin alfabesine geçilmiştir. Öte yandan kadınlara, 1930 Şubatında belediye seçimlerinde oy kullanma, 1934 Nisanında ise milletvekili seçme ve seçilme hakkı tanınmıştır. Yine, saat ve takvim (1925) ile ölçü birimlerinde de (1931) batılı ülkelerin kullandıkları standartlara geçilerek bir başka devrim yapılmıştır.

Abdullah Cevdet, İçtihâd dergisinin 24’üncü çıkış yılı münasebetiyle yazdığı makalede, “Bu gün emellerimizin pek çoğunun gerçekleşmesinden dolayı mutluyuz. Meşrutiyet inkılâbı, Cumhuriyet inkılâbı, toplumsal inkılâplar birbirini takip etti…”(Abdullah Cevdet, ‘İçtihâd’ın 24. Sene-i Devriyesi’, İçtihâd,1928 S.259) açıklaması ile devrimlerin fikri sahibi olduklarını ilan ediyordu. Yine 1932 tarihli bir yazısında Abdullah Cevdet, “İçtihâd Dergisi” olarak bu devrimleri şu sözlerle sahipleniyordu. “İçtihâd asriliği istiyordu. İşte şapka giyildi, kadınların peçeleri kaldırıldı, Latin harfleri kabul olundu, dinin dünya işlerine müdahalesi kaldırıldı, Hilâfet, Meşihat ilga olundu” (Abdullah Cevdet, “İşimiz Bitmemiştir”, İçtihâd S.351).

Dr. Abdullah Cevdet, mütareke döneminde Sıhhiye Müdüriyet-i Umûmi’liğinin başına getirildi. 20 Mayıs 1919’da kurulan İngiliz Muhipleri Cemiyeti’ne katıldı. Bu cemiyet İngiliz mandacılığını savunuyordu. Onun Alman düşmanlığı ve İngiliz hayranlığı, Osmanlı Devleti’nin ittifak arayışlarının tartışıldığı 1900’lü yılların başında yazdığı makalelere yansımıştı. Yazılarında,“Dünyada Almanların insaniyet nâmına bir millete muavenet ettikleri tarihte görülmemiştir. Almanlarda bir tabiat daha var ki, o da her milletin zaafından istifade etmek tarafdarı olmalarıdır.” diyor, “İngiltere devleti, dünyanın en medenî olan ve en namuskârâne idare edilen hükûmeti olduğundan eski dostluk ve ittihadı teklif edemiyorlar. İngiltere’nin dostluğunu kazanmak için en kısa tarik (yol) Abdülhamid’i yolun ortasından kaldırmaktır.” cümleleriyle, İngiliz hayranlığını daha o dönemlerde dile getiriyordu. (Bkz. Hanioğlu, Şükrü, age. s.229-235). Lozan antlaşmasının imzalanmasında sonra, Milli Mücadele’ye ihanet ettikleri iddiasıyla vatandaşlıktan çıkarılanların listesi olan“150’likler Listesi”nde İngiliz Muhipleri Cemiyeti’ne mensup olanlar da yer aldığı halde, Abdullah Cevdet bu listeye dahil edilmemiştir.

Abdullah Cevdet, Kürt Teali Cemiyeti’ne de girerek (Cemiyet 19 Şubat 1919’da resmen kurulmuş, 11 Ekim 1920 tarihinde Osmanlı Hükûmeti tarafından kapatılmıştır) bu Cemiyet görüşleri doğrultusunda yayın yapan “Jin” isimli dergide, Wilson prensipleri çerçevesinde Kürtlere muhtariyet verilmesi yönünde yazılar yazdı.

Cumhuriyetin ilanından sonra, İttihâd dergisi çevresinden fikir arkadaşları Kılıçzâde Hakkı Bey, Celâl Nuri (İleri) Bey ve Ziya (Gökalp) bey yeni dönemde mebus oldular. Ancak, Abdullah Cevdet hiçbir kamu hizmetinde yer almadı. Ama Cumhuriyet rejimine ideolojik katkı sağlamaya devam etti. 1928 yılında Atatürk’ün isteğiyle Fransız rahip Jean Meslier’in kaleme aldığı din eleştirisi kitabını çevirdi, bu kitap “Akl-ı Selim” adıyla Devlet Matbaası’nda basılıp, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları arasında yayımlandı.

Bu tanıtımdan sonra, Demetre Vaka’nın Dr. Abdullah Cevdet’in ile yapmış olduğu ilginç röportaja geçebiliriz.

Yazar, Dr. Cevdet’le nasıl tanıştığını anlattıktan sonra onunla yaptığı görüşmeyi aşağıdaki şekilde aktarır:

“Demek siz de Kemalist görüşü benimsiyorsunuz” diye hayretle sordu Dr. Cevdet Bey.

“Gerçek bir Yunanlı gibi düşünseydim Mustafa Kemal’in canı cehenneme derdim. Fakat ben konuya yalnızca bir Yunanlı gözüyle bakmıyorum. Konuya Türkler açısından baktığımızda Mustafa Kemal’in Türkiye için çok şey yaptığını söyleyebiliriz. Geliştirmiş olduğu hareket Avrupa’ya Türklerin henüz ölmediğini ispatlamıştır. Bütün sorun Mustafa Kemal’in bundan sonra ne yapacağıdır. Venizelos’un iktidardan düşürülmesiyle doğan fırsatı değerlendirerek ülkesi için şerefli bir barış sağlama yoluna mı gidecek yoksa kendisini dev aynasında görerek karşılanması imkânsız taleplerde mi bulunacak?” (1)

“Mustafa Kemal Enver’e benzemez Madam. Enver kendini beğenmiş bir şöhret sarhoşuydu. Mustafa Kemal ise her bakımdan aklı başında ve dengeli bir adamdır.”

“Siz Türklerin içinden gerçek anlamıyla aklı başında bir adam çıkabileceğine bir türlü inanamıyorum ben.”

“Mustafa Kemal ile tanışmanızı isterdim. Mutlaka Ankara’ya giderek onu tanımalısınız.

“Benim de amacım oydu zaten.”

“Ben de sizi onun için görmek ve konuşmak istemiştim. Anadolu’ya geçerek büyük komutanımızı görmenizi sağlamak için…Mustafa Kemal Çanakkale’de İngilizleri yenilgiye uğratan adamdır.”

“Cevdet Beyefendi, siz Türkler duygusallıktan kurtularak mantıklı düşünemez misiniz hiç?”

“Anlamıyorum Madam. Biz İngiltere’yi, güçlü İngiltere’yi yenilgiye uğratmadık mı Çanakkale’de?”

“Yenmesine yendiniz İngiltere’yi. Yendiniz ama İngiltere böyle istediği için yendiniz.”

“Ne demek istiyorsunuz madam? Gerçekten anlamıyorum.”

“Sizin savaşa katılmanızla İngiltere’nin güç bir duruma düştüğünü ve Belçika’nın da Almanların eline geçtiğini gören Rusya savaştan çekilme tehdidinde bulundu. Rusya çekilmiş olsaydı Almanya bütün gücünü batı cephesine yığarak Fransa’nın direncini kırabilecekti. Rusya, savaştan çekilmemek için İstanbul’u istedi İngilizlerden. İngilizler o anda bu isteği kabul etmek zorundaydılar ve ettiler. İstanbul’u ele geçirdikleri takdirde Ruslara vermeyi garanti ettiler. ‘Ele geçirdikleri takdirde’ sözüne dikkat ederseniz? Hepsi bu işte” (2)

“Pekiyi, pekiyi, ama İngiltere Çanakkale savaşlarında 285.000 asker kaybetti. Bunları bir hiç uğruna mı kaybetti demek istiyorsunuz?”

“İstanbul gerçekten Rusların eline geçmiş olsaydı İngiltere’nin on ya da yirmi yıl içinde mutlaka Rusya ile savaşması gerekecek ve kayıpları söylemiş olduğunuz sayının belki de on katı kadar fazla olacaktı.”

“Bu görüşlerinizi nasıl ispat edersiniz?”

“Yalnızca şunu söyleyebilirim. İngiltere başaramayacağı hiçbir işe girişmez. Çanakkale’de gerçekten başarmayı dilemediği için yenik düşmüştür.”

Konuşmanın devamında Cevdet Bey, yeğeninin Amerikan büyükelçiliğinde tanıştığı bir Amerikalı subayın, Demetre Vaka’nın bir İngiliz casusu olduğunu söylediğini ifade eder. Demetre bu iddiayı reddeder. Türkiye’de bir Amerikan mandasını değil, İngiliz mandasını tercih ettiğini söyler. Amerika buraya geldiği takdirde İngiltere ile çatışmasının kaçınılmaz olacağını, iki anglo-sakson devletinin çatışmasını istemediğini belirtir.

Abdullah Cevdet Demetre Vaka’ya, “Pekiyi, Yunanlıların savaşta yenilmesini ister miydiniz?” diye sorar. Demetre, “Aranızdaki savaşı sizin ya da onların kazanması hiçbir şeyi değiştirmeyecektir. Sonunda her ikiniz de büyük devletlerin isteklerine uymak zorundasınız.” diye cevap verir. Abdullah Cevdet öfkeyle “Hayır! Biz büyük devletlerin istediğini yapmayacağız. Unutmayınız ki şu anda kırbaç bizim elimizde. Bu kez onlar bizden çekiniyorlar. Özellikle sömürgelerinde yapacaklarımızdan korkuyorlar” diye tepki gösterir. Mülakatın ilk bölümü böylece sona erer.

Röportajın ikinci kısmında Cevdet Bey, Türkiye’nin Cihan Savaşı’na nasıl sürüklendiğini ve Çanakkale sonrasındaki dönemi anlatır.

“Çanakkale harekâtından hemen sonra buraya gelen Mustafa Kemal, Enver ve Talat ile görüşerek endişelerini bildirdi ve ayrı bir barış yapılmasının gereği üzerinde durdu. Güldüler ona ve Alman subaylarıyla takışmamasını söylediler. Almanlardan ve burada bir kısım halktan gördüğü sevgi ve yakınlık Enver’i tam anlamıyla bir ‘ne oldum delisi’ yapmıştı. Ancak Mustafa Kemal’in sözlerine kulak verenler de vardı. Almanlara karşı duyulan tepkiler her geçen gün artıyordu. Bütün yaptıklarını anlatmaya kalksam saatler sürer. Her şeyimiz Almanya’ya taşınıyordu o günlerde. Şekerimizi bile gönderiyorduk vagonlar dolusu. Almanya’ya gönderilen yiyecek maddeleri yüzünden burada, Türkiye’de kıtlık baş gösterdi. Genç Türklerin bazıları işte bu kıtlıktan yararlanarak milyonlar vurdular. Halen Avrupa’da ya da burada büyük konaklarda, lüks evlerde oturarak sefa sürenler işte bunlardır.

“Bu sıralarda vatanını kendi çıkarlarından üstün tutan bizler ise Mustafa Kemal’i tutuyor ve onun etrafında örgütleniyorduk. Planımız Enver ve Talat Paşa’yı ele geçirmek, gerekirse öldürmek ve böylece savaştan sıyrılmaktı. Yakup Cemil’i bu amaçla görevlendirmiştik. Yakup Cemil ihanete uğrayarak öldürüldü ve görevini başaramadı. Fakat Mustafa Kemal’den fazla şüphelenilmediği için biz örgütlenmemize devam ettik. (3)

“Rusya çöktüğü zaman biz Kemalistler –bu deyimi o zamandan kullanmaya başlamıştık- Almanya’dan kurtulmak için yeni çareler arıyorduk. Bu arada İngiltere’de bize yaklaşıyor ve General Towshend aracılığıyla yaptığı teklifte, Almanya’yı terk ettiğimiz anda elverişli barış şartları vaad ediyordu.” (4)

“Keşke ayrı bir barış yapabilseydiniz. O zaman Türkiye’yi kurtarmış olurdunuz. Hem siz bugünkü duruma düşmezdiniz hem de savaş kısalmış olurdu.”

“Demek Mustafa Kemal’in görüşlerini onaylıyorsunuz Madam?”

“Bu konuda evet. Pekiyi ama neden başarıya ulaşamadı?”

“Enver ve Talat halkı sürekli aldattıkları için. Ordu İngilizlere karşı kazanılan zaferin sarhoşluğu içindeydi. İnanmazsınız madam, Ordu bütün Balkan Yarımadası’nı yeniden ele geçirilebileceğine inandırılmıştı. Halk sorumsuzca tahrik edilerek gereksiz katliamlara yol açılmıştı. Siz batılıların dillerinden düşmeyen Ermeni kıyımı da böyle meydana gelmiştir işte. Biz yapılan vaatlerin tutulmayacağını ve halkın aldatılacağını biliyor, bu gidişi durdurmak için çaba harcıyorduk. Ancak Ordu onlardan yana olduğu sürece bir şey yapamıyorduk. Enver ve Talat’ı öldürmek istedik. Fakat çok iyi korunuyorlardı. Onların kurmuş olduğu terör rejimini düşünmek bile zor gelir size. Kendi görüşlerine karşı olanın derhal icabına bakılıyordu. Tutuklanan, sürülen, asılan Türklerin sayısı her geçen gün kabarıyordu. Bu arada Araplar, Suriyeliler, Rumlar da çeşitli nedenlerle aynı akibete uğruyorlardı. Mustafa Kemal’i kurtaran, bu seziş gücü ve onların görüşünü onaylar görünmeyi başarmasıdır.”

Abdullah Cevdet sözlerine, Bulgarların teslim olmasıyla bizim için her şeyin bitmiş olduğunu, Ordumuzun moral olarak çöktüğünü, kimsede direnme gücü kalmadığını, bizi Avrupa’dan atmalarını beklediğimizi anlatarak devam eder. Bu sırada bazıları ‘Ankara’, diğerleri Türkistan’a sürülmekten söz etmektedir. Anadolu’yu korumak yolundaki umutlar da, Paris görüşmelerine Sultan’ın kayınbiraderi olan Damat Ferit Paşa’nın gönderilmesiyle suya düşmüştür. Paris görüşmelerinde damat Ferit eşek yerine konulmuştur.

“Damat Ferit, Paris’te eşek yerine konmasına ses çıkartamazken Türkiye’deki tek vatansever, tek büyük deha Mustafa Kemal ülkedeki yılgınlık havasını dağıtmaya ve planlarını olgunlaştırmaya çalışıyordu. Mütarekeden hemen sonra Afganistan, Türkistan, İran, Suriye, Arabistan ve Mısır’a göndermiş olduğu özel temsilciler görevlerine başlamışlardı bile. Bu temsilciler gittikleri ülkelerin liderleriyle görüşerek Asya’nın Avrupa’ya karşı direnme gününün geldiğini belirtiyor ve onları ikna etme yönünde başarı kazanıyorlardı. Bu konuda bir anlaşmaya bile varılmıştı. Ayrıca Hindistan’ın bütün Müslüman kesimlerine de temsilciler göndermiş ve beklediğimiz sonucu almıştık. Beklenen an geldiğinde Müslüman Hindistan da kendi içinde kaynamaya başlayacaktı. Temsilcilerimizin başarı kazanamadığı tek ülke Japonya olmuştu. Japonya’ya Asya’nın liderliğini teklif ettiğimiz halde kabul etmedi. Ancak Japonlar da tarihte ilk defa olarak İstanbul’a diplomatik temsilci göndermeyi ve bize tavsiye yoluyla yardımcı olmayı kabul ettiler. (5)

“Asya’da bu desteği sağlamış olan Mustafa Kemal, Sultan ile görüşmek için Damat Ferit’in yurda dönmesini bekledi. Mustafa Kemal küçümsediği ve iğrendiği Sultan’ı kullanmak gerektiğine inanıyordu. Sultan’a ve Damat Ferit’e durumu anlatarak Türkiye’yi ancak Türklerin kurtarabileceğini ve aç gözlü Avrupa’dan yardım beklemenin yarar sağlamayacağını belirtti. Planlarının bir kısmını açıklayarak Paris’ten başarısızlıkla dönmüş olmanın ezikliği içindeki Damat Ferit’i kendi tarafına çekmeyi başardı. İş Sultan’ı ikna etmeye kalıyordu. Sultan bütün Genç Türkler’e karşı kesin bir güvensizlik duyuyor ve onlara verilecek her yetkinin kendi elinden çıkmış bir yetki olacağını düşünüyordu. O da Abülhamit gibi katı bir mutlâkiyetin en iyi yönetim biçimi olduğuna inanıyor ve ilk fırsatta yeniden böyle bir yönetim kurma özlemi içinde bulunuyordu. İtilaf Devletlerine de, şahsi hazinesine dokunulmayacağına ve Türkler bırakılacak bölgede istediği yönetim biçimini kurabileceğine dair teminat aldıktan sonra, boyun eğdiğini sanıyoruz.

“Mustafa Kemal bu zor işi başardı ve Damat Ferit’in de yardımıyla Sultan’ı ikna etti. Kendi geleceği için tek çıkar yolun Mustafa Kemal önderliğinde yol olduğuna inanan Mustafa Kemal’in önerdiği yol olduğuna inan Sultan, onun derhal Anadolu’ya geçerek göreve başlamasını uygun gördüğü gibi gizlice silah, cephane ve para yardımı yapmaktan da çekinmedi.

“Şans da bize yardım ediyordu. Mustafa Kemal’in Samsun’a vardığı günlerde Yunanlılar da İzmir’i işgal etmiş bulunuyorlardı. Böylelikle tüm köylüleri Yunan tehlikesine karşı uyarmak ve ayaklandırmak için bulunmaz bir fırsat geçmişti elimize. Köylülere, Yunan zaferi gerçekleştiğinde bütün topraklarını hatta canlarını ve namuslarını kaybedeceklerini söyleyerek onları saflarımıza çekiyorduk. Bu arada hiç beklemediğimiz halde İtalyanlardan yardım görmeye başladık. Bizimle gizlice görüşmelere giden İtalya, Sevr Antlaşması’nı kabul etmememizi, bizi bu yolda destekleyeceğini söylüyordu. Ayrıca gene İtalyanlardan öğrendiğimize göre, bir süre dayanarak direnç gösterdiğimiz takdirde Fransa’yı da kendi tarafımıza çekebilecektik. Bize silah ve cephane yardımında bulunan İtalyanlar, Fransa’nın henüz zayıf olduğumuz dönemde girişilecek bir Yunan saldırısına izin vermeyeceğini de kulağımıza fısıldadılar. Fransa, Yunanistan’ın ve dolayısıyla İngiltere’nin Akdeniz’de fazla güçlenmesini istemiyordu. (6)

“İtalyanların bu açıklamaları Mustafa Kemal’in önemli bir gerçeği kavramasına yetmişti. İtilaf Devletleri gerçek müttefikler benzemiyorlardı. Fransa ve İtalya güçlü İngiltere’den hem korkuyor hem de nefret ediyorlardı. Mustafa Kemal bu haberi ajanları vasıtasıyla bütün Asya’ya yaymakta gecikmedi. Fransa’yı da bir an önce kendi yanına çekebilmek amacıyla Suriye’ye gizli ajanlar göndererek tahriklere girişti. Onlar da zaten durumlarından memnun olmadıklarından işimiz kolaylaşıyordu. Fransızlara karşı saldırıya geçeceğimizi ve onların da Fransızları içeriden yıkarak bize yardımcı olmalarını istedik. Aynı zamanda Fransa’nın Suriye’deki ordusunun sömürge ordusu olduğunu ve ana