İşte yeni Şii Beyannamesi!

0
258

Irak Şii alimlerinden Ahmed el Katip, 40 maddede yeni Şii beyannamesi adlı bir yazı kaleme aldı. 2008 yılında yazılan yazıda Şia üzerine çarpıcı değerlendirmeler yer alıyor!

Uzun yıllar aşırı katı Şii akımlarının etkisinde kalmış olan Ahmet el-Katip 1979 İran devriminden önceki yıllarda Kerbela’da Seyyid Muhammed Hasan eş-Şirâzî’nin izinden gitmekteydi. Devrimden sonra aynı tecrübenin ülkesi Irak ‘ta da gerçekleşmesi için çalıştı. İmamet ve Yönetim konuları üzerine yoğunlaştığı dönemlerde İran devriminin baş aktörü ve manevi lideri Humeyni’nin “velayeti fakih” teorisini inceledi. Bu teoriye göre Humeyni bir fakih/din adamı olarak, Şiilerin bin yılı aşkın süredir bekledikleri “Kayıp İmam”ın vekili idi. Humeyni’ye göre velayeti fakih sisteminde “fakih”, yani devlet başkanı, “Kayıp İmam”ın vekili olduğu için her şeyin üstünde idi; halkın, şura meclisinin, cumhurbaşkanının,…

Yazarımız bin küsur yıllık Şii imamet teorisini iyiden iyiye inceledikten sonra “beklenen mehdi”, “on iki imam” vb gibi inançların asılsız olduğu kanaatine ulaştı. Bu durum onun düşünce dünyasında büyük bir sarsıntıya neden olmuştu. Düşüncelerini kime açtıysa bu konulara fazla dalmaması gerektiği nasihatini aldı. Hocaları da öyle diyordu. Ancak o gerçeği söylemek ve yazmaktan başka bir seçenek düşünemiyordu. Düşüncelerinde ısrar ettiği takdirde “dinden dönmüş”, “kafir”, “mürted” şeklinde damgalanmakla tehdit edilmesine rağmen yine de bildiğinden vazgeçmedi.

Irak’lı Şii âlimlerden olan Ahmet el Kâtip Şia’nın temel inançlarından olan “İmamet”, “On iki imam”, “Velayeti Fakih”, “Takiyye”, “Beklenen İmam” gibi fikirleri üzerinden yaptığı ciddi eleştiri ve değerlendirmeler Kitabiyat yayınları tarafından Türkçeye kazandırılan “Şia’da Siyasal Düşüncenin Seyri” adlı kitapta yayınlanmıştı.

YENİ ŞÎÎ BEYÂNNÂMESİ

Ahmed el-Kâtib

Tercüme: Muhammed Taha

إِنْ أُرِيدُ إِلّا الْإِصْلَاحَ مَا اسْتَطَعْتُ وَمَا تَوْفِيقِي إِلَّا بِاللَّهِ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَإِلَيْهِ أُنِي

“Ben sade gücüm yetdiği kadar ıslâh istiyorum, muvaffakiyyetim de Allâh iledir, ben yalnız ona dayandım ve ancak ona yüz tutarım” (Hûd Sûresi: 11/88 )

GİRİŞ

Şimdi Müslümânların birlik olmalarının, mâzînin ihtilâflarından kurtulmalarının, bugünlerini ve istikbâllerini adâlet, şûrâ, ilim ve îmândan müteşekkil yeni esâslara göre inşa etmek için hep birlikte harekete geçmelerinin zamânı gelmişdir. Zira zulüm, istibdâd ve cehâlet yüklü târîhî çatışmalar, Müslümânları birbirlerini boğazlayan tâifelere ayırmış ve Allâh’ın hakkında hiçbir delîl indirmediği nazariyelerin ortaya çıkmasına yol açmışdır. Müslümânlar mâzînin çatışmalarının çoğunu aşmalarına rağmen yine de –esef-i şedîd ile- bugüne değin o çatışmaların bazı menfî tesîrlerini yaşamaya devâm etmekdeler. Bu durum, bazı genç mü’min toplulukları kendi tâifî (mezhebi) mîrâslarını yeniden gözden geçirmeye, Ehl-i Beyt mezhebi okumalarını, ğulât-aşırı, dışarıdan gelmiş nazariyelerden uzak yeni bir okumaya tâbi tutmaya sevketmiş, kardeşliği ve İslâmî vahdeti Kur’ân-ı Kerîm’e sarılmakla ikâme edecek yeni bir devre başlamanın ümîdi olmuşdur. Kur’ân şöyle buyurur:

“وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللهِ جَمِيعاً وَلَا تَفَرَّقُوا”

“Topunuz bir Allâh ipine sımsıkı tutunun, biribirinizden ayrılmayın.” (Âlu İmrân: 3/103)

وان هذه أمتكم أمة واحدة وأنا ربكم فاعبدون

“İşte bu sizin ümmetiniz bir tek ümmet, Rabbiniz de bir benim, onun için hep bana kulluk edin.” (Enbiya: 21/92)

Mezhebî ihtilâflar (Şîî-Sünnî), Müslümânların anayasal nizâmının şekli etrafında cereyân eden, şûrâ mı, yoksa irsî hükümdârlık mı, ya da askerî ve dînî mi, yahud sivil mi veya bu âile mi ya da şu mu olacak? şeklindeki siyâsî-târîhî ihtilâflardır. Bu ihtilâflar, ortaçağda, müstebid diktatörlük nizâmlarının gölgesinde fıkhî, dînî ve hissî ihtilâflar yönünde gelişdi. Üzerinden zamânın geçmesi ve Müslümânların hayâtında devâsa gelişmelerin ortaya çıkması sonrasında, bugün o ihtilâflar varlık sebebini kaybetdi. Bırakın Müslümânlar arasında savaşı, ciddî bir ihtilâf konusu teşkil etmeyen bazı tortular ve önemsiz atıklar dışında bir şey kalmadı. Bunlar hangi durumda olursa olsun, köklü akidevî ihtilâflar olmadığı gibi, kıyâmet gününe kadar da sürecek değildir. Aksine o ihtilâfların târîh mezarlığına gömülme zamanı gelmişdir.

Mezheb ihtilâfları, dînin sâbit ilkelerine ve İslâm’ın zarûriyâtına taalluk etmez. Çünki Müslümân insân Kur’ân-ı Kerîm’de vârid olan İslâm akîdesine bağlı olmak zorundadır. Bunun dışındaki her şey zannî, ictihâdî ve muhtelefun fîh’dir. Aynı zamanda, dînde, iki kişinin ihtilâf etmesi câiz olmayan kâideler bulunduğu gibi, iki kişi arasında ihtilâfa sebeb olması câiz olmayan zannî ictihâdlar da vardır. Ancak bu da, muhâvere ve münâkaşa nedenidir. Şîa ve Ehl-i Sunnet arasındaki bu ihtilâf durumları, dînin sâbit kâideleri etrâfında dönmez. Ancak te’vîl esâslarına ve zannî rivâyetlere dayalı ictihâd mes’elelerine taalluk etmekdedir.

Biz, bu nedenle, mezheblerde sâbiteler veya zarûriyâtın varlığına inanmıyoruz. Çünki hiçbir mezhebin mütekâmil resmî bir nushası yoktur. Bazı mezhebler; noksânlığa, ziyâdeliğe, ferdî reylere, zannî ictihâdlara, hurâfe ve efsâne sızıntılarına marûz kalmışlardır. Önceki âlimlerden, akîdevî, fıkhî ve târîhî muhtelif konularda yazmış olduğu bütün görüşleri, tamâmiyle benimsenmekle, bağlayıcı olan tek bir kimse yoktur. Ancak o dilediğini seçmekde hürdür.

Birinci ʻasırdan beri aralıksız devam edegelen tenkîd ve ıslâhın seyri, Şîîler ve Sünnîler içinde i’tidâl ile aşırılık ve gulâtlık arasında gidip gelen çeşitli akımların varlığı bunu te’kîd etmektedir. Her akım, Şîîliği veya Ehl-i Beyt mezhebini ya da Sahîh Sünnet’i kendisinin temsil ettiği iddiasındadır. Bundan dolayı Ehl-i Beyt İmâmları, kendilerinden her rivâyet edileni veya kendilerine nisbet edilenleri kabûl etmemeye, onu Allâh’ın Kitâbı’na arz etmeye, hakkında nazara, eğer Kitâb’a aykırı ise de reddetmeye çağırmışlardır. Buna binâen biz, Ehl-i Beyt mezhebinin herhangi bir şeyde İslâm’a muhâlefet etmediğine inanıyoruz. Meydâna gelip-ortaya çıkan ihtilâf, çoğunlukla kendi fikirlerini Ehl-i Beyt mîrâsına dâhil eden ğulât sebebi iledir. Öyle ki bazı insânlara, o mîrâsa sokulan bir kısım bâtıl nazariyeler, Ehl-i Beyt mezhebinin gerçeği olarak gösterildi. Bunlar sâbiteler, zarûrât ve musellemâtdan oldu. Oysa durum böyle değildi.

Bu bâtıl ve ğulât nazariyeler, içeriden ve dışarıdan Şîa’yla alâkalı olarak aksetdirildi. Bu da dîn nâmına dâhilî istibdâdın gelişmesine, Ehl-i Sünnet’le çatışma ve gerginliklerin meydana gelmesine neden olduğu gibi, Ehl-i Sünnet’in de bazı (istibdâdî) siyâsî nazariyeleri, diğer Müslümânlarla ilişkilerine menfi yönde aksetdi. Bu da bizi, Ehl-i Beyt’in mîrâsına mürâcaat etmeye ve onu tahkîk etmeye sevketmişdir. Ehl-i Beyt’in mîrâsında İslâmî, hür, sâf, birlikçi ve ma’kûl fikirler buluruz. Diğer tarafda veya onun kapsamı içerisinde ise, efsânevî, bozuk, menfî, imâmların kavilleri ve sîretleriyle mütenâkız olmasına rağmen, “takiyye” iddiası altında yalan-yanlış sûrette onlara nisbet edilen şeyleri buluruz.

Târîh boyunca Şîî siyâsî fikrinin gelişimi hakkındaki çalışmamızda, Şîa’nın birçok dışarıdan gelmiş aşırı fikirlerden kurtulup, ondan özgürleştiği, hattâ neredeyse ictihâd uygulamalarında ve aklı kullanmada, hürriyet ve şûrâya bağlılıkda “Ehl-i Sünnet”in bir kısmını geçtiği sonucuna vardık. Öyleki, târîhî ihtilâfların isminden ve eklenti fikirlerin bir kısım basît tortularından başka bir şey kalmamışdır.

Aynı zamanda, her mezhebden bütün Müslümânları, mîrâslarına mürâcaʻat etmeye ve onu tenkîde, tashîhe ve ıslâha, Kur’ân-ı Kerîm’e, Sünnet-i Nebeviye’ye ve ʻakl-ı selîme dönmeye çağırıyoruz. Ğulât ve aşırılıkçı nazariyelerden uzak olarak Ehl-i Beyt mîrâsını derinlemesine okumalarımıza binâ edilmiş fikirlerimizi özetleyen ifâdeler kullandık. Belkide yeni Müslümân nesillerin çehresini teşkîl eden şey, mezhebî kabuklardan kurtularak İslâm’ın rahatlık ve genişliğine çıkmaları, tıpkı atamız İbrâhîm’in –ʻaleyhi’s-selâm- Hacc Sûresi 78. Âyette onları isimlendirdiği gibi “Müslümân” ismiyle yetinmeleri, “Sünnî” ve “Şîʻî” mezhebî kimliklerden sıyrılmalarıdır.)

ʻAkîdemizi aşağıdaki gibi özetliyoruz:

1. Şâhidlik ederiz ki, Allâh’dan başka ilâh yokdur, Muhammed, Allâh’ın Rasûlü’dür.

2. Allâh’a, âhiret gününe, meleklere, kitâblara ve tüm nebîlere îmân ederiz.

3. İslâm’a ʻakîde, menhec, değerler, ʻibâdet, ahkâm ve ahlâk olarak bağlanırız.

4. Kur’ân-ı Kerîm’de geçdiği gibi Nebî Muhammed’le –sav- nübüvvetin hitâm bulduğuna îmân ediyoruz:

مَا كَانَ مُحَمَّدٌ أَبَا أَحَدٍ مِنْ رِجَالِكُمْ وَلَكِنْ رَسُولَ اللَّهِ وَخَاتَمَ النَّبِيِّينَ وَكَانَ اللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمًا :Muhammed, sizin erkeklerinizden hiç birinin babası değildir; ancak o, Allâh’ın Rasûl’u ve nebîlerin sonuncusudur. Allâh her şeye ʻAlîm’dir.”(el-Ahzâb: 40)

İslâmî risâletin Muhammed’le –sav- son bulduğuna, aynı şekilde ondan sonra da vahyin kesildiğine ve insânların Kur’ân, sahîh Sünnet ve selîm ʻakla ittibâʻyla mükellef olduğuna inanıyoruz.

5. Kur’ân-ı Kerîm’in tahrîfden, oynanmakdan, ziyâdeden ve noksânlıkdan sâlim olduğunu te´kîd ediyoruz. Şübhesiz Allâhu Teʻâlâ onun muhâfazasını tekeffül etdiğine dâir şöyle buyurur: “إِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ : Şübhesiz Kur’ânı biz indirdik onu muhâfaza edecek de biziz.”(el-Hicr: 9) (Bunun ʻaksine) söylenmiş her şey veya eski kitâblarda vârid olan zaîf hadîsler ğulât tarafından Ehl-i Beyt mîrâsına konulmuşdur. Târîh boyunca Şîʻa ʻâlimleri bu zaîf hadîsleri tenkîd etmiş ve onlardan beri olmuşlardır. Şîʻa’nın baʻzı hasımlarının, Kur’ân’ın tahrîf edildiği efsânesini tekrârlamaya devâm etmelerini, târîh boyunca tahrîf iddiʻasıyla onları ithâm etmelerini, bunu onlara vurmak için bir araç olarak kullanmalarını, onları küfürle ve ʻakîdeden inhirâfla ithâm etmelerini esefle karşılıyoruz.

6. Rasûlullâh’ın temiz ashâbından olan Muhâcir, Ensâr ve Ehl-i Beyti’ni yüceltir ve onların sâlihlerinden râzılığımızı belirtiriz. Ancak maʻsûm olduklarına inanmayız. Onları kötülemeyi veya onlara sövmeyi, husûsan Ümmu’l-Mü’minîn Seyyide ʻÂişe’yi kötülemeyi, harâm kabûl ediyoruz. İfk mes´elesinde, Allâh’ın bu husûsda onu tezkiye etmesi sebebi ile, ʻÂişe’nin berâetine îmân ediyoruz.

7. İslâm’ın, siyâsî, iktisâdî ve ictimâî hayâtı selîm ahlâk esâsları üzerine tevcih eden bir dîn olduğuna, fakat muʻayyen bir siyâsî nizâma dâir taʻyînde bulunmadığına, şûrâ ilkelerini tavsiye etdiğine, zamânın ve mekânın şartlarına göre siyâsî nizâmlarını seçme hürriyetini Müslümânlara bırakdığına inanıyoruz. Bunun için Rasûl-i Aʻzam –sav- kendisinden sonraki halîfeye dâir bir nas vazʻ etmemişdir. Sahâbe-i Kirâm ictihâd ederek beş raşîd halîfeyi -Ebû Bekir, ʻÖmer, ʻOsman, ʻAli ve Hasen, -Allâh hepsinden râzı olsun- seçmişlerdir.

8. İmâmetin, nübüvvete mülhak bir cüz´ olduğuna veya onun uzantısı olarak teşekkül etdiğine de inanmıyoruz. Ona usûlu’d-dînin aslından olarak da, rükünlerinden biri olarak da iʻtibâr etmiyoruz. Zira Kur’ân-ı Kerîm ondan bahsetmemişdir. Fakat imâmet, siyâsî fıkıh bâbına dâhil olan fer’î bir mes’eledir. Çünki o, münâkaşası kâbil olan bir takım rivâyetleri ve Kur’ân-ı Kerîm’den uzak zannî te´villeri esâs alan bir mes’eledir.

9. İmâmın (devlet reîsinin) de nebîler gibi maʻsûm olmasının zarûraten vucûbuna veya onlar gibi Allâh’dan vahy aldıklarına ya da insânlar üzerinde tasarruf hakkı olduğuna yahud emir ve nehiylerinin Rasûl’ünki gibi olduğuna da inanmıyoruz. İslâm ümmetinin, Allâh tarafından taʻyîn edilmiş bir reîse dâima ihtiyâcı olduğuna veya yeryüzünün hüccetsiz kalmasının mümkün olmadığına, aksi takdirde Allâh’ın ğazâblanacağına da inanmıyoruz.

10. Ehli Beyt’in şûrâ nizâmına inandıklarına ve muʻayyen bir sülâle içerisinde dikey bir verâsete dayalı “İlâhî İmâmet” nazariyesini bilmediklerine, kendilerinin maʻsûm olduğunu iddiʻa etmediklerine ve ğaybe dâir ʻilimleri olmadığına iʻtikâd ediyoruz. Onlar ʻâlim ve Nebevî hadîs ravîleriydi. Allâhu Teʻâlâ tarafından taʻyîn ve nasb edilmiş de değildiler. Ğaybı da bilmezlerdi. Ğulât’ın iddiʻa etdiğinin aksine onlar, herhangi bir teşrîʻî ve tekvînî velâyete de sâhib değillerdi.

11. İmâm &#