İstanbul’dan Kudüs’e giden yolun haritası

0
152

Kudüs’te 1967 yılından beri süren haksız işgali kaldırmak için pek çok adım atılmıştır. Başarısız savaşlar, sonuçsuz anlaşmalar ve her seferinde yeni kayıpları beraberinde getiren “intifada” hareketleri. Ancak ilk defa 13 Aralık Çarşamba günü İslâm dünyası birlikte ses vererek umutları yeşertmiştir. Sn. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çağrısı ile toplanan İslâm İşbirliği Teşkilatı (İİT) üye ülkeleri güçlü bir ses ile “(Doğu) Kudüs’ü bağımsız Filistin’in başkenti” ilan etmişlerdir.

Bu karar Filistin’in son yüz yıllık tarihindeki en büyük dönüm noktasıdır.  Ayrıca bu karar sadece Kudüs için değil, İslâm dünyası için de büyük anlam taşımaktadır. Zira İslâm dünyası son yüz yılda ilk defa tavsiyeden öteye geçen “net ve gür” bir ses çıkarmıştır. Ancak bu karar ile zor bir yola girilmiştir. Bu yüzden, “İİT bu iddiasını ne kadar başarabilir, gücü buna yeter mi?” sorusu da zihinlerde yerini almıştır.

KUDÜS NİÇİN KAYBEDİLDİ?

İstanbul’da toplanan İİT zor ve meşakkatli bir yolu açmıştır. Bunun yolcuları da kuşkusuz konunun nesnesi olan Filistinlilerden ziyade, diğer İslâm ülkelerinin siyasetçileri, bilim adamları ve aktivistleridir. Yani Kudüs ancak bu üç gurubun dirayet ve azmi ile kurtulabilecektir. Bunlardan biri eksik olur veya birbirinden bağımsız hareket ederlerse sonuç bugüne kadar olduğu gibi hüsrandan başka bir şey olmayacaktır. Her vesile ile tarihe referans vermekten hoşlananlara hatırlatalım. Kudüs’ün elden çıkışı 1967 işgali ile olsa bile bu tarihten çok önce başlamıştır.

Kudüs’ün kaybı, Kudüs konusundaki hassasiyeti ve siyonistlerin talepleri karşısında gösterdiği güçlü siyasi duruşuna rağmen II. Abdülhamid zamanında başlamıştır. Müslümanların halifesi sıfatı ile onun güçlü siyasi duruş ve kararlılığının altını dolduramayan yetersiz bürokrasi; iddialarını destekleyecek bilimsel yeterlilik; bu davayı üstlenebilecek şuurlu aktivistlerin yokluğu ve nihayet savaş Kudüs’ün kaybına neden olmuştur. O halde çözüm bellidir. O da kaybın nedenlerini ortadan kaldırarak işe başlamaktır. Ancak bu yöntemle İstanbul’dan dünyaya yayılan o gür sesin altı doldurulabilir ve böylece Kudüs’e giden yol açılabilir.

TÜRKİYE KUDÜS ARAŞTIRMALARINDA NEREDEDİR?

İstanbul deklarasyonu ile bir kere daha tescil edilmiştir ki Kudüs Türkiye’nin meselesidir.  Ama isterseniz burada önce bir durum tespiti yapalım. İleride zaman zaman kaleme alacağım ve çözüm önerileri de içerecek olan ‘Kudüs Yazıları’nın da altyapısını hazırlayalım. ABD Başkanının Kudüs’ü kendi malı imiş gibi İsrail’e hediye etmesi, hepimizin ve aslında bütün dünyanın kalbine bir hançer gibi saplanmıştır. Tabii olarak İslâm dünyasında ve Türkiye’de de tepkiler ortaya çıkmıştır. Ancak -İİT’nin doğru ve isabetli tepkisi bir tarafta- ortaya konan tepkiler geçicidir. Bunların çoğu darbeyi hisseden her canlı organizmanın verdiği tepkilerden farklı değildir.

Türkiye, Filistin ve Kudüs meselesi konusunda 1917 yılından beri hassastır. Her olayda tepkisini verir. Zira Filistin meselesi Türkiye için hükümetler üstü bir devlet meselesidir. Medyamız da eskiden beri duyarlıdır ve her seferinde oradaki zulmü teşhir eder, Türkiye’ye bağlanmış umutları anlatır. Ama maalesef ne medya, ne akademi ne de bürokrasimiz bu duyarlılığı sürdürecek bilgi birikimine, siyaseti yönlendirme yeterliliğine ve aktivistleri sürekli sahada tutma kabiliyetine sahiptir.

Dikkatlerinizden kaçmamıştır. Doğu ile Batı Kudüs’ü ayırt edemeyenler uzman sıfatıyla art arda, kanal kanal dolaşarak konuşmaya başladılar. Diğer taraftan pek çok yerde sahneler hazırlandı, son elli yıldır bugün için hazırlık yapmış gibi boy gösteren ve yapılabilirliği zayıf projeler sunanlar ortaya çıktı. TV’lerden racon kesme, sahnelerden Filistin’e elbise biçme yarışı başladı. Olayın cesameti ve vahameti karşısında anlaşılabilir bir durum olsa da bunun böyle devam etmesinin Kudüs’e, hele hele 13 Aralık’ta belirlenen hedeflere hiçbir faydası olmayacaktır.

ÜNİVERSİTELER SORUMLULUK ALAMAMIŞLARDIR

Durumu daha açık ve rakamlara dökerek anlatalım. 30 yıldır bu alanda kurumlaşmayı savunan, gerekli girişimleri yapan ama sonuç alamayan, buna rağmen geri durmayan birisi olarak tekrar ediyorum. Bu konuda üniversiteler ve konuya taraf olması gereken kamu ve özel kurumlar devletin gösterdiği hassasiyeti gösterememiş, zamanında gereken sorumluluğu da üstlenememişlerdir. Kudüs Osmanlı’nın elinden çıktıktan sonra kurulan Türkiye Cumhuriyeti kendisini dağılan imparatorluğun resmi varisi ilan etmiştir.

Nitekim bu doğrultuda pek çok sorumluluğu da yerine getirmiştir. Ama varisi olduğu İmparatorluğun bakiyesi coğrafyalar hakkında bilgi üretmeyi başaramamıştır. 200’e yaklaşan ve bir kısmı gece gündüz eğitim veren Üniversitelerimizde bugüne kadar Kudüs üzerinde kaç tez yapıldı dersiniz? Tarih, Edebiyat, Uluslararası İlişkiler, Sanat ve Dini İlimler alanında, on 11’i  doktora, diğerleri Yüksek Lisans olan sadece 33 tez yapılmıştır. Sahayı büyütüp “Filistin” için sorgularsak, sayı biraz daha artmakta ise de büyük bir bölümü tekrar olan bu tezler de yaraya merhem olmaktan uzaktır.

Peki, Türkiye’de Kudüs üzerinde araştırma yapacak olanlara sunulan imkanlar nelerdir? Malum asker için teçhizat, top, tüfek ne ise araştırmacı için de kitap odur. Yani işe kitapla başlar, kitap ile bitirir. Ülkemizdeki İslâm dünyası araştırmalarına en büyük hizmeti veren kurum İSAM Kütüphanesidir. Bu kütüphanenin kataloğunda Kudüs ile ilgili Kitap sayısını verdiğimizde diğer kütüphanelerimizin durumu da ortaya çıkacaktır. İyi ki var, dediğimiz bu kütüphanede bile 383 adet kitap kayıtlıdır. Bunlardan 215’i Arapça, 115 tanesi İngilizce iken sadece 54 adet Türkçe kitap bulunmaktadır.

Peki, Kudüs’ü pazarlamaya kalkanların üniversitelerinde durum nedir?  Mesela, ortalama bir kütüphaneye sahip olan Chicago Üniversitesinde Kudüs hakkında 6 bin 504 basılı, 2 bin 898 adet de dijital kitap bulunmaktadır. Bunların bin 516 tanesinin sadece Kudüs şehrini konu edindiğini söylediğimizde daha büyük kütüphaneleri örnek vermeden bizim neden uzmanlarımızın olmadığı anlaşılacaktır. Oysa bizim hâlâ bir Osmanlı Filistini Atlasımız bile yoktur.

İşte durum budur. Türkiye’nin önderliğinde İİT büyük bir siyasi duruş sergilemiştir. Ama bunun altı doldurulmazsa sonuç alınması mümkün değildir. Alınan tarihi karar aynı zamanda bütün kurumlar için bir başlama işaretidir. Türkiye’nin potansiyeli buna yeterlidir. Yeter ki bilimsel üretimi engelleyen noktaların dirençleri kırılabilsin.

Zekeriya Kurşun / Yeni Şafak

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.