İslam'ın Vadettikleri

0
176

Bonaparte’ın 1798’de Mısır’ı istila etmesi, gelenek ile modernizm arasındaki ilişkiler problemini en kötü bir biçimde vazetmiştir.

Bu istilayı Arap-İslâm dünyasında Rönesans’ın menşei olarak kabul etmek, bizim garip tarih anlayışımızın ortak noktalarından biridir. Buna göre düşünce ve eylemi donuklaştıran Osmanlı boyunduruğu altında asırlardan beri ezile gelen bir İslâm’da, o zaman bir gedik, bir yenilik, modernlik ufku açılmış olmaktadır.

Böylece daha baştan modernleşme ile Batılılaşma arasında öldürücü bir karışıklık yaratılmış oldu ki, neticeleri bugün bile korkunç bir şekilde etkisini hissettirmektedir. Modernlik sadece Batı değil, fakat aynı zamanda, en kötü şekilleri içinde güç, hem de askeri güçtü.

Bunun üzerine, önce Mısır’da sonra tüm Arap-İslâm aleminde ve yavaş yavaş diğer tüm kıtalarda ve başka medeniyet bölgelerinde iki düşünce akımı ortaya çıktı: Modernlik veya gelenekçilik.

1. Modernistlere göre, gelecek; Avrupa’nın taklit edilmesinden ibaretti. Başta milliyetçilik olmak üzere, öncelikle onun hastalıkları ithal edildi. Avrupa’nın sömürgeci milletleri arasındaki anlaşmazlıklar, savaşlar ve rekabetler sömürgelere de sıçratıldı. İster Latin Amerika, ister siyahi Afrika, isterse İslâm ülkeleri söz konusu olsun. “Milli devletlerin sınırları” bilhassa önceleri İspanya ile Portekiz ve sonraları İngiltere ile Fransa arasındaki yapılan sömürge taksimlerinin bir mirasıdır.

Siyasi alanda modernlik, parlamenter sistemden, yani yapı ve kültürü tamamen farklı olan ülkelere, İngiltere ve Fransa’ya has tarihi şartlarda doğmuş olan ve siyasi müesseseler alanına kapitalizmin ilk dönemine ait (prensip olarak serbest) piyasa kaidelerini aktaran rejimlerin ihraç edilmesinden ibaret idi.

Ekonomik alanda modernlik, Batı pazarına dahil olmaktı. Rekabetçilerin değil, aksine müşterilerin bulunmasına önem verildiği için ilk zamanlar, Batı üretim tarzının transferine (sanayileşme) yardımcı olunmamasına dikkat edildi. Fakat buna mukabil onun tüketim tarzının taklit edilmesi sıkı bir şekilde teşvik edildi. Bunun neticesi olarak, önce sömürgeleştirilen sonra da gayri adil mübadelelere maruz bırakılan ülkeler, hammaddelerini ve el emeklerini, elit olarak vasıflandırılan bir azınlığın, yani işgal edenin ya da hakim olanın bir kaç aracısı ve işbirlikçisinin bu tüketim tarzına katılmalarını sağlamak üzere vermek zorunda bırakılmışlardır.

Kültür alanındaki modernlik ise, Batı tipi üstü kapalı büyüme felsefesinin yani; tabiat ve insanlar üzerindeki gücün arttırılmasından başka bir şey olmayan (sözüm ona) tekamülün benimsenmesinden başka bir şey değildi.

Bunun sonucu olarak:

1. Tüm aşkınlık reddedilmiştir; çünkü teknokratik gücün bizatihi gayesi onun yerini almış ve onun fonksiyonunu icra etmiştir.

2. Ferdiyetçilik yüceltilmiştir; çünkü kapitalizmin başlangıcından itibaren Hobbes’un da, yerinde olarak öngördüğü gibi, pazarlar arasındaki rekabet insanı insanın kurdu haline getirmiştir.

3. Akıl araçların araştırılmasına indirgenmiştir. Çünkü gayeler, büyüme ve güç politikası ile tespiti zaten tespit edilmiş bulunmaktadır.

O halde modernlik, modernizm, modernleşme, başka milletler tarafından (iyi ya da kötü) bir şekilde kendi ihtiyaçlarına cevap vermek üzere ortaya konan bir hayat tarzının naklinden başka bir şey değildi. Yabancı ihtiyaçların İslâm ülkelerine nakledilmesi Müslüman’ı, bizzat kendisine, yakınlarına, tarihine, kültürüne, kendi geleceğine yabancı bir hale getirmiştir. Demek ki, modernleşmesi için Arap İslâm dünyasına teklif edilen; onun dört asırdan bu yana Avrupa tarafından aşılan etapları yeniden aşması ve başkalarının geçmişini bizzat kendi geleceği gibi görmesiydi.

2. Gelenekçilere göre, “Arap-İslâm dünyası, var olma hakkını nasıl kabul ettirebilir?” sorusu tamamen aksi bir cevabı gerektirir. Modernistler gibi, “bizi öldürenleri taklit ederek ve onlar gibi olarak” diyecekleri yerde, onlar öncelikle şu hususa dikkati çekmektedirler: Arap-İslâm dünyası çökmüşse bunun sebebi, Müslüman’ın dininden, selefin öğretisinden uzaklaşmış ve kendini Batı Şeytanı’nın iğvalarına bırakmak için geleneğinden kopmuş olmasıdır.

Bu görüşten hareket eden gelenekçiler İslâm’ı, dışa açılan penceresi ve kapısı bulunmayan ve hatta göğe bile açılmayan bir kale içerisine kapamaya ve böylece Kur’an öğretisini, O’na sonradan çeşitli milletlerce yapılan ve O’nu çok defa boğan katkılardan ayırmak istemeden geleneği bir bütün halinde savunmaya karar verdiler.

Bütün dinlerde tüm entegrizmler böyle ortaya çıkarlar. Entegrizm ise, imanın uzun tarihi boyunca alabilmiş olduğu kültürel ve kurumsal şekliyle karıştırmaktan ibaret olan dogmatizm ve sertliktir. Böylece o zaman herkes, geçmişteki devirlerden bugünkü davranışlarını en iyi bir biçimde haklı çıkaran devri seçer.

Oysa İslâm asla donuk bir entegrizm demek değildir. Nitekim Kur’an-ı Kerim Allah’ın, her millete, herkese mesajı anlatabilecek tarzda peygamberlerin gönderilmiş olduğunu çok defa tekrar eder. Aynı şekilde, her ne kadar Hz. Peygamber’e nazil olan vahiy son teşriî nübüvveti teşkil etse de, o, İslâm’ın yayılmasıyla, Medine cemaatinden farklı olan cemiyetlerin karşılaştıkları yeni problemlere, Kur’an-ı Kerim esas alınarak çözüm getirmek için gerekli içtihadın yapılmasına karşı çıkmaz. Nitekim Hulefa-ı Raşidin’in ve onlardan sonra, fıkhi mezheplerin yaptıkları ictihadlar bu hususu kanıtlar. İctihad kapısının kapanmasına yani, yeni problemleri Kur’an vahyinin ruhu içinde çözmek için karar verilmesinin yasaklanmasına imparatorluğun geliştiği bir dönemde siyasi şefler tarafından karar verilmiştir.

Aslında bu kapatma anlayışı Kur’an-ı Kerim’in ruhu ve lafzıyla tam bir çelişki halindedir, Çünkü Hz. Peygamber kendini yeni bir dinin kurucusu olarak değil fakat Hz. İbrahim’in temel imanının yeniden canlandırıcısı olarak göstermiş ve dolayısıyla Yahudilik ve Hıristiyanlığın katkısını kabul etmiştir. O halde bu sürekli katkıların artırılması[1] ve önceki peygamberleri peygamberlik halkasının zincirleri kabul ederek tahriflerin ve sertliklerin yok edilmesi zaruridir. Bu araştırma kitap ehlinin de ötesinde tüm dünya hikmetlerinden beslenmektedir. Nitekim Hz. Peygamber’in de ifade etmiş olduğu gibi “Çin’de de olsa ilmi aramaya çıkmak gerekir.”

İranlı bir ayetullah “İslâm kendi kendine yeter” diye haykırırken, onun, Batı’nın süprüntülerini veya sapıklıklarını bir bütün halinde reddettiği kolayca anlaşılmaktadır. Ancak bu yeterlikten kast olunan İslâm’ın diğerlerinden öğrenecek bir şeyi olmadığı ise, böyle bir anlayış İslâm’ın öğretisiyle taban tabana zıt düşer. Çünkü başlangıcından itibaren ve zirvesinde İslâm’ın büyüklüğü, yepyeni bir sentez yapmak ve daha yüksek bir seviyeye ulaştırmak üzere, öncelikle vahye dayanan eski dinlerin mirasına ve sonra da tüm kültürlerin en iyi yönlerine sahip çıkarak onları bünyesinde eritmiş olmasındadır. Çöküşü ise, bu anlayışa karşı çıktığı zaman başlamıştır.[2]

Aynı şekilde ne Kur’an-ı Kerim’de ne de Hz. Peygamber’in sünnetinde hiç bir dayanağı olmayan bir takım örf ve adetler “Gelenek” ile sürekli bir şekilde karıştırılmıştır. Mesela, kadınlara peçe takmaları mecburiyeti getirilmiştir; oysa bu İslâm öncesi basit bir örf ve adetten başka bir şey değildir ve bazı Orta Doğu ülkelerine sonradan girmiştir. Bu entegrizm, İslâm dininin ruhunu oluşturan Tevhid’in ihlaline yol açar; çünkü T.S. Elliot’un “Batı’nın en büyük günahı” olarak ifşa ettiği düalizmi devreye sokar. O halde, bir cemiyette özel ilişkilerde dini en dar kalıpları içinde tut; sosyal hayatta ise çılgınca tüketim tarzından, iş bölümüne, hiyerarşisine ve medeni cemiyeti siyasi cemiyetten ayıran ferdiyetçiliğine varıncaya kadar Batı’nın tüm müesseselerini adapte etme iddiasından daha kötü bir düalizm var mıdır? Aşkınlık ve cemaat İslâm’dan ayrı düşünülemez. Öyle ise sentez yolunda mıyız yoksa birilerinin “modernliğinde” diğerlerinin ise gelenekçiliğinde kötü olan ne varsa onları bir araya getirme çabasında mıyız?

İngiliz tarihçi Toynbee “Doğu meselesinin” öncelikle bir “Batı meselesi” olduğunu söylüyordu. Batı Arap-İslâm ülkelerinde hakim olan donukluktan söz edilirken, Batı’nın bu konudaki sorumluluğunu gözden uzak tutmamak gerekir. Tüm sömürgeleştirme veya protektora döneminde ve yeni sömürgecilik ve çok uluslu şirketlerle de günümüzde, karar verme ve güç merkezleri büyük ölçüde bugün olduğu gibi dışarıda idi. O halde ilk savunma tepkisi dışarı ile ilişkiyi kesip kendi içine kapanmaktı. Bu son on sene zarfında daha da açık bir şekilde ortaya çıkan ikinci sebep ise sadece hayata bir anlam ve gaye vermek hususunda değil fakat aynı zamanda dünyada ve her ülkenin içindeki eşitsizlikleri azaltmak hususunda da aciz kalan Batı tipi sözde gelişme modelinin başarısızlığa uğramasıdır.

İşte Batı gelişme modelinin reddi için gösterilen tepki buradan kaynaklandığı gibi, ne kapitalizmin ruhsuz kaosu ne de Sovyet hapishanesi olmayan tam anlamıyla İslâmi bir hayatın keşfedilmesine duyulan ümit de buradan kaynaklanmaktadır. Batı’nın çözüm yolları iflas etmiştir; donuklukların ortaya çıkıp varlıklarını sürdürmesi bunun en açık delilidir.

Eğer bazılarının imanı asırlarca süren egemenlik ve zulmün yol açtığı pastan temizlenmez ve başkalarının teknokrasisi de, insani anlam ve insani gaye problemini asla vazetmeyen bir sistemin içerdiği temel bozukluğun bilincine varmazsa, diyalog çıkmaza mahkum olmuş demektir.

Batı’nın yani daha somut bir şekilde, Avrupa, Amerika Birleşik Devletleri, Japonya gibi aynı büyüme sistemini uygulayan son derece sanayileşmiş ülkelerin oluşturduğu OECD (İktisadi Kalkınma ve İşbirliği Teşkilatı)’nın sorumluluğu ise daha geneldir. Dünyayı tek bir bütün olarak gören ve sadece Batı noktainazarını dikkate almayan kimse, tüm hayati problemlerimizin anahtarı durumunda olan şu temel gerçeği kavramakta güçlük çekmez: Bazılarının büyümesi diğerlerinin ise, az gelişmesi yeryüzünün kötü gelişmesinin birbirinden ayrılamayan iki veçhesinden başka bir şey değildir.

Batı’da, büyüme dediğimiz şey evren açısından az gelişmişliğin büyümesinden (yani, Gunter Franck’ın ifade ettiği gibi, az gelişmişliğin gelişmesinden) daha başka bir şey değildir; çünkü bu bir kaç ülkenin büyümesi ancak dünyanın dörtte üçünün maddi ve insani kaynaklarının yağma edilmesiyle mümkündür.

Dünya çapında bilinçlenmenin ilk sonucu, az gelişmiş[3] ülkelere bizim gelişme yolumuzu takip etmelerini teklif etmekten ibaret olan öldürücü yalan maskesinin düşürülmesidir; çünkü bir kaç ülkenin büyümesinin, dünyanın dörtte üçünün yağmalanmasını ve az gelişmesini gerektirdiği bir sistem bizzat prensip icabı olarak evrensel olamaz, yanı tüm evrene uygulanamaz.

Bu bilinçlenmenin ikinci sonucu şudur: Bu bilinçlenme sadece bizim büyüme teorimizin yalan olduğunu ortaya koymakla kalmaz aynı zamanda, az gelişmiş ülkelerle olan ilişkilerimizdeki uygulamamızın da samimi olmadığını, yalana dayandığını ortaya koyar: Bizim büyümemiz, az gelişmişliğe neden olmuş ve hatta onu daha da arttırmışsa, bu duruma son verme hususunda tek çare büyüme modelimizi değiştirmektir. Bu; Başkan Bumedyen’in 1974’te yayınlanan bir yazısında belirtildiği gibi “dünya çapında yeni bir ekonomik düzen”in ilk şartıdır.

Üçüncü Dünya Ülkeleri’ne yapılacak başka her türlü yardım, aldatmacadır, öldürücüdür. Ancak bu, sadece az gelişmiş ülkeler için öldürücü olacaktır. Çünkü Ahmed bin Bella’nın ifade etiği gibi “tüm dünya felakete sürüklenircesine yönetilmektedir.”[4]

Batı modeli büyümenin değiştirilmesi ahlâki bir vaaz konusu değildir, fakat dünyanın topluca intihara sürüklenmesini önlemek için kaçınılmaz bir zarurettir. Aksi halde hammaddelerin tükenmesi ve biyosferin (yani hava, su, toprak gibi hayatı mümkün kılan şartların tamamının) imha edilmesi sonucunda dünya intihara sürüklenmiş olacaktır.

O halde Üçüncü Dünya Ülkeleri’nin sömürülmesine devam edilmesi sadece ahlâki bir problem olarak karşımıza çıkmamakta fakat aynı zamanda dünyanın geleceğini de ilgilendirmektedir. Yine Batı, sömürüsünü yardım adı altında riyakarca sürdürmektedir. Oysa söz konusu olan insanlığın tümünün hayatını devam ettirmesidir. Gelişmiş ve az gelişmiş ülkelerden bahsetmek öldürücü bir yanılgıdır; zira dünyada sadece hasta ülkeler ve aldatılmış ülkeler vardır. Batı ülkeleri gibi hasta ülkeler vardır: Çünkü bu ülkeler, ekonomik büyümelerinden, kültürlerinin az gelişmiş olmasından ve imanlarından dolayı hastadırlar. Bu sebeple bunlar, insani gayeler teklif edip onları gerçekleştirmekten acizdirler. Aldatılmış ülkeler vardır; çünkü onlar, Batı’nın büyüme modeli ile yardımının kendilerine mutluluk getireceğine inandırılmışlardır. Oysa bu aldatmaca ile sadece onların yapılan ve kültürleri parçalanmaktadır.

Açlıktan silahlanmaya, Batı’daki[5] hayatın anlam ve gayesini yitirmesinden fertlerin, grupların ülke içinde şiddet ve baskı hareketlerine başvurmasına varıncaya kadar, yaşadığımız dünyadaki problemlerin tümünün temelinde Batı modeli büyüme yatmaktadır. Bu model, giderek daha hızlı, faydalı, faydasız zararlı ve hatta öldürücü (nükleer veya nükleer olmayan silahlanma), nasıl olursa olsun üretmekten ve sonra da reklam ve pazarlama ile, fakat daha çok sosyal eşitsizliklere yol açan iğrenç bir şekilde rekabete başvurarak herkesi bu üretilen şeyleri tüketmeye zorlamaktan ibarettir. Yine bu model Batı’yı mutluluk ve gelişmenin hayat seviyesi ve tüketilen maddelerin miktarıyla eş değer olduğuna inandırmıştır. Böylece o, içinde bulundukları sefaletten kurtulup düşlerinin gerçekleştiğini görmeleri için dünyadaki açların kafalarına bu yola girmelerinin mümkün ve hatta zaruri bile olduğu kuruntusunu iyice sokmak amacıyla, onların sefalet ve düşlerini istismar etmektedir.

Şimdi vereceğimiz bir kaç rakam dünyadaki bu kötü gelişme sisteminin, yeryüzünün kötü yönetiminin iflas ettiğini ve bunun sonucu ortaya çıkan felaketin ne boyutlara ulaştığını gözler önüne sermektedir. Öncelikle temel eşitsizlik: Sovyetler Birliği dahil olmak üzere Avrupa’nın, Kuzey Amerika’nın sanayileşmiş ülkeleri ile Japonya ve Avustralya, dünya nüfusunun %30’unu oluşturmaktadırlar. Hal böyle iken bu ülkeler, dünya üretiminin %82’sini ellerinde bulundurmakta ve silahlanmaya ayrılan miktarın %85’ini harcamaktadırlar. Buna mukabil, yarım milyar insan asgari olan beslenme sınırının çok altında yaşamakta ve hatta bu yüzden ölmektedir (günde iki bin kalori). Bir diğer yarım milyar insan ise mutlak fakirlik sınırının altında yaşamaktadır (yılda 70 santimden az).[6]

Gelişmiş ülkelerin silahlanma masrafları 380 milyar dolardır. “Tüm dünyanınki ise 450 milyar dolara ulaşmaktadır.” Oysa aynı sene Üçüncü Dünya Ülkeleri’ne yaptıkları yardım, 1/3’ü silahlanmaya ayrılmak üzere 22 milyar dolardır.

Dikkat edilecek ikinci husus: Bu eşitsizlik ve -onun ayrılmaz parçası olan bağımlılık- giderek artmaktadır. Mesela, az gelişmiş ülkeler, 1980 yılında borçlarının faizlerini ödemek için 13,2 milyar dolar yani yapılan yardımın yarısı kadar parayı vermek zorunda kalmışlardır. Bu sistemde zenginler daima daha zengin fakirler ise daha fakir olmaktadır. Egemen olanlar daha egemen olmakta; eskiden sömürmüş olanlar ise daha çok sömürmektedir. Çünkü bu; Ahmed Bin Bella’nın biraz önce zikredilen mülakatta belirttiği gibi, hepsi de “eşit olmayan mübadele ve bağımlılığın sürdürülmesine” yardım etmekle görevli kuruluşların marifetiyle gerçekleşmektedir. Sadece bir misal ile yetinmek için şunu hatırlatalım ki Dünya Bankası ve şubesi IDA “Uluslararası Gelişme Ortaklığı” ile IMF “Uluslararası Para Fonu” gibi (oy sayısının yatırılan kapitalin miktarıyla orantılı olduğu) kuruluşlar fakir ülkelere ancak şu korkunç şartlarla borç para vermeye razı olmaktadırlar:

– İhracat gelirlerini artırmak (bu, halkları temel ihtiyaç maddelerinden mahrum bırakmaktadır);

– Yabancı yatırımları kolaylaştırmak (bu, yatırım yapanlara, bu ülkelerde elde ettikleri kazançların en büyük kısmını dışarı çıkarmalarına imkan vermektedir);

– Sosyal politikanın zararına devletin masraflarını azaltmak;

– Ücretleri kontrol altında tutmak (bu ise, milyonlarca işçiyi asgari hayat seviyesinin altına düşürmektedir).

Bu siyasi egemenlik ve ekonomik sömürüyü sağlamak için başvurulan birçok mali yol arasından sadece biridir.

Sanayileşme ve teknoloji transferleri de bir başka tuzaktır: Her ülke, yine Ahmed Bin Bella’nın ifade ettiği gibi “kendi hedeflerine varılmasını sağlayacak ilim ve teknolojiyi amaçlar.”[7] Oysa Üçüncü Dünya Ülkeleri’nin ihtiyaçları Batı ülkelerinin askeri sanayi kompleksleri ile tespit edilen hedeflerden açık bir şekilde farklıdır. Bu bakımdan o, teknoloji transferlerini bir yandan yeni bir egemenlik, diğer yandan da var olma ve düşünme modellerini aktarma vasıtası olarak tahlil etmekte ve şu sonuca ulaşmaktadır: “Bu teknoloji yeniden gözden geçirilmedikçe gelecek olmayacaktır.”

O halde, Arap-İslâm ülkelerinin petrol ihraç edip elde ettikleri gelirleri, ya Batı bankalarına yatırmak ya çok uluslu şirketlere yatırım yapmak ya da Avrupalıların fabrikalarını anahtar teslimi satın almak için kullanmalarının yeterli olduğuna inanmaları aldatıcı olduğu kadar öldürücü bir oyun olurdu. İran’ın servetine Amerika Birleşik Devletleri tarafından el konması, Batı bankalarına yatırılan paraların nasıl bir güvence içinde olduğunu gözler önüne sermiştir. Çok uluslu şirketler de bugün Üçüncü Dünya Ülkeleri’ni sömüren en önemli güçlerden biridir. Avrupa’nın fabrikalarını satın almanın da pek yararı yoktur; çünkü patentlerini, teknisyenlerini ve teknokratlarını ellerinde bulundurmaları sebebiyle, yerleştikleri ülkelere sosyal ilişkilerini hayat ve tüketim tarzlarını empoze etmekte, mahalli işbirlikçilerine para verip onları satın almakta ve yerleştikleri ülkenin temel ihtiyaçlarına hiç bir şekilde ilgi duymamaktadırlar.

Sanayinin tüm dalları için da durum aynıdır. Enerji sektöründe Batılı büyük petrol şirketleri Arap ülkelerinde bulunmaz bir av yakalamışlardır. Üretici ülkelere gelince, basit bir mukayese ile geleceklerinin ne olacağını tasavvur etmek mümkündür: Şayet Avrupa, 18 ve 19. asırlarda kömür üretiminin hemen hemen tamamını ihraç etmiş olsaydı kalkınması nasıl olurdu?

Bu asla çözüm yolunun, üretici ülkelerin her türlü petrol satışını reddederek veya teçhizatları için yabancı ülkelere başvurmaktan kaçınarak kendi yağlarında kavrulmaları olduğu anlamına gelmez. Mühim olan problemler üzerinde düşünmek ve onları çözüme kavuşturmaktır. Ama bu çözüm yolu, sırf dünya pazarına katılmak, eski sömürgeciler ve Amerika Birleşik Devletleri tarafından tespit edilen kurallara uymak suretiyle varılacak Batılı bir çözüm olmamalıdır. Yine problemler, petrol kaynakları bakımından imtiyazlı olan ülkeler açısından da çözüme kavuşturulmamalıdır. Fakat problemler hem Arap-İslâm dünyası, hem de tüm dünyanın hayatını sürdürebilmesi açısından ele alınarak çözüme kavuşturulmalıdır.

Bunu yaparken de, Üçüncü Dünya Ülkeleri’nin ekonomik, sosyal ve kültürel bakımdan hayatlarını devam ettirecek seviyeye ulaşmalarını sağlamaya öncelikle önem verilmelidir.

Ahmed Bin Bella’ya sık sık başvuruyorsam bunun sebebi onun, Arap-İslâm temel değerlerinden hareket ederek, özerklik ve bölgecilikten kurtularak uluslararası ilişkiler problemini global bir şekilde ortaya koymuş olmasıdır. O, kalkınmamız, öncelikle Üçüncü Dünya Ülkeleri’nin kalkınmasıyla ilgili problemlerin çözümünde İslâm’ın nasıl bir katkıda bulunabileceğini göstererek eşyaların değil insanların, öncelikle ele alınması gereken farklı hususların gerçek bir gelişmesini önermiştir.

Önce tarımı ele alalım. Rudolph Strahm, “fakirlerin yiyeceğinin hangi yollarla zenginlerin hayvanlarına verildiğini” gözler önüne sermiştir.[8] Nüfusları dünya nüfusunun 1/6’sını teşkil eden sanayileşmiş ülkeler, dünya tahıl üretiminin %60’ını ellerinde bulundurmakta ve bunun 2/3’ünü de hayvanların beslenmesi için kullanmakta[9] ve böylece Üçüncü Dünya Ülkeleri’ndeki açlığı arttırmaktadırlar. Buna mukabil ortak pazar ülkeleri 1974 yılında 130 milyon ton sığır etini yani şahıs başına 5 yıllık tüketim için 500 kilogram eti stok olarak ellerinde bulunduruyorlardı. Bu stoklama işi ise Ortak Pazar’ın tarım fonuna 28 milyar eski Frank’tan fazlaya mal oluyordu.

Misalleri çoğaltmak mümkündür: 1 kg. soya insana, 3 kg. sığır eti, 10 litre süt veya 60 yumurta kadar protein temin etmektedir. Oysa dünya soya üretiminin ancak %3’ünden insanların beslenmesinde yararlanılmaktadır; gerisi ise hayvanlar için ya da sentetik iplik yapımında kullanılmaktadır.

Şimdi de tarım sahasındaki Batı tekniklerini ve Üçüncü Dünya Ülkeleri’ndeki etkilerini gözden geçirelim: Bangladeş’te 140 milyon dolara inşa ettirilen su gibi petrol harcayan ve bin işçi çalıştıran bir fabrikada elde edilen gübre miktarı 26 bin köy tarafından metanlı teknelerde üretilebilir. Böylece aynı miktar gübre üretilmekle kalınmamakta aynı zamanda yakacak, aydınlanma ve 130 bin kişiye iş imkanı sağlanmakta ve üstelik bütün bunlar 140 milyon yerine sadece 125 milyon dolara mal olmaktadır. İşte tipik bir teknoloji transferi örneği, ama kimin yararına?

Tarımın önde gelen problemlerinden biri de sulamadır. Aynı şekilde, gübre, ilaçlama ve hidrolik sistemin dışında ekilen hektar başına 905 litre petrol tüketen Amerikan çiftçilerinin kullandıkları sulama sisteminin önemsenmesi de, bu yardımı alan ülkelerin mahvolması demektir. Oysa bu konudaki gerçek yenilik suyun buharlaşmasını önleyerek İran’ın platolarını sulamaya imkan veren yeraltı kanallarının (kanat) yeniden inşa edilmesinden; IX. asırda Ağlebiler hanedanı zamanında toprakların sulanmasını sağlayan su kemerlerinin yeniden hizmete sokulmasından.[10] Mürsiye bahçelerini efsaneleştirmiş olan su sevkiyatı sistemlerinin modernleştirilmesinden ibarettir.

Tarıma bağlı sanayiler içinde de aynı problem söz konusudur: İhraç edilecek kahve veya süt, ana sütüyle beslenmeyen binlerce çocuğun öldürülmesi pahasına da olsa, Nestle gibi çok uluslu şirketlere bırakılmaktansa, uzun süre dayanacak şekilde yerinde işlenebilirdi.

Ticari işlemler düzeyinde de aynı tutarsızlıklarla karşı karşıya kalınmaktadır. Üçüncü Dünya Ülkeleri’nde, üretici ülkelerin karteller meydana getirmesi şimdiye kadar sadece petrol üreticileri (OPEC) bakımından bir başarı sağlamıştır; çünkü operasyon ancak şu belli şartlar içerisinde mümkün ve etkilidir:

– Talep güçlü ise ve ürünün (petrol) yeri doldurulamazsa;

– Üretici ülkelerin sayısı az ve dayanışma içinde iseler;

– Ürün dayanıklı ve dolayısıyla üreticilerin uzun süreli bir boykotuna dayanabilecek durumda ise.

Operasyonun geçersiz olması için yukarıdaki şartlardan birinin (mesela üçüncüsünün) yerine getirilmemesi yeterlidir. Nitekim bu durum; dünya ihracatının %44’ünü gerçekleştiren beş Orta Amerika ülkesini bir araya getiren (Muz İhraç Eden Ülkeler Birliği) UPEP’in başına gelmiştir. Yine bakırla ilgili girişimler için de aynı durum söz konusu olmuştur; çünkü bakırın yeri, bilhassa elektrik sanayinde kısmen başka metallerle, özellikle alüminyumla doldurulabilir. Bakırla ilgili işleri CIPEP (Bakır Üreten Ülkelerin Hükümetler Arası Konseyi) yürütmektedir.

Bu anlattıklarımızdan şu sonuç çıkmaktadır: OPEC içinde oynadıkları kesin rol dolayısıyla, sadece Arap ülkeleri tüm Üçüncü Dünya Ülkeleri’nin öncülüğünü yapabilir. Çünkü 1968’de bir tahminden öteye gitmeyen “büyüme için maddi sınırlar mevcuttur” yolundaki görüşün doğru olduğunun maddi kanıtını 1973’ten itibaren onlar, sadece onlar gösterebilmişlerdir. Bir kalkınma modelinin seçimi gibi temelinde bir kültür problemi bulunan bir problem hiçbir zaman, ekonomik planda bu kadar açık bir tarzda vazedilmiştir. İslâm bu noktada da, imanının ve gayelerinin Batı modeli büyümenin, ekonomik, siyasi ve ahlâki çöküntüye sevk ettiği bir dünyanın sıkıntılarına bir çare olduğunu gösterme hususunda tarihi bir şansa sahip bulunmaktadır. Tıpkı vaktiyle doğduğu ve yayıldığı sıralarda imparatorlukları dağılmaktan kurtardığı gibi…

Bugün OPEC ve bilhassa onun temelini oluşturan Arap ülkeleri sadece tüm Üçüncü Dünya Ülkeleri adına, Batı’yı büyüme modelini değiştirmeye zorlayabilecek bir oyun kaidesi empoze edebilirler. Bu aynı zamanda Batı’nın da yararına olacaktır. Bunu yapmak için de, onların, Üçüncü Dünya’nın petrol üreten diğer kartelleri ile dayanışma içerisine girerek Üçüncü Dünya Ülkeleri’nden gelen diğer hammaddelerin fiyatının Batı’dan gelen sanayi ürünlerine göre belirlenmesini empoze etmeleri yeterlidir. Bugün sadece onlar paralarını Batı bankalarına yatıracakları yerde dünya bankasının aksine politik şartlara bakmadan, Üçüncü Dünya Ülkeleri’ne temel ihtiyaçlarını karşılamalarını sağlayacak parayı ödünç veren geleceğin bankasını kurabilir ve bilhassa Batı boyunduruğunu ağırlaştırmaktan başka bir işe yaramayan tek ürüne dayalı tarım lehine terk edilmiş olan yiyeceğe dayalı tarımların yeniden gelişmesini kolaylaştırabilirler.

Önceki İçerikHayatın Normale Dönmesi İçin
Sonraki İçerikHatim Programı