İslâmî Varlığın Avrupa`daki Geleceği – (Raşid El Gannuşi)

0
144

Bir Danimarka gazetesinin yayınladığı, Hz. Peygamberi (SAV) tahkir eden, alaya alan ve çirkin gösteren karikatür, İslâm`a, İslâm`ın sembol ismine ve bağlılarına karşı kin ve nefretle dolu Batı`nın toplumsal hafızasındaki olumsuz resmin üzerine benzin dökmüştür.

İslâm`ı ve Müslümanları tahkir eden Danimarka?daki karikatür krizinden ve daha önce meydana gelen olaylardan, özellikle de 11 Eylül 2001 saldırılarından sonra, Batı?da ve daha özel bir şekilde Avrupa`da, İslâm ve Müslümanlar, kendilerine karşı kin, korku, nefret ve küçümse duygularıyla dolu bir topluluğun saldırılarına maruz kalmıştır. Bu saldırılara, yayın kuruluşları, araştırma merkezleri, akademiler, ırkçı gruplar, Yahudi ve Hıristiyan Siyonist lobiler ve her türlü suçu, kötülüğü, düzensizliği ve kirliliği, Avrupa`ya dışardan gelmiş insanlara ve onların dinlerine yamayarak beslenen siyasi gruplar da iştirak ediyor. Bir Danimarka gazetesinin yayınladığı, Hz. Peygamberi (SAV) tahkir eden, alaya alan ve çirkin gösteren karikatür, İslâm`a, İslâm`ın sembol ismine ve bağlılarına karşı kin ve nefretle dolu Batı`nın toplumsal hafızasındaki olumsuz resmin üzerine benzin dökmüştür. İşte bu durum, “Avrupa`daki İslâmi varlığın geleceği nedir”? sorusunun güçlü bir şekilde gündeme getirilmesine yol açtı. Avrupa`daki mustazaf Müslüman azınlıktan korkmaya dayalı siyaset, doğuşundan itibaren İslâm`a düşmanlık besleyen -ve ısrarla İslâm`ı, diğer peygamberlere indiği gibi, Hz. Peygamber`e de inen ilâhî rahmetin bir parçası olduğunu kabul etmeyen- geleneksel kilise düşmanlığı üzerine kurulmuştur. İslâm, ilâhî rahmetin, diğer bütün peygamberlerin getirdiği dinleri ve onların bağlılarını içine aldığını itiraf etmesine rağmen, diğerleri İslâm için aynı şeyi yapmamışlardır; hatta şirk ve putçuluk inancını İslâm`dan üstün tutmuşlar ve desteklemişlerdir. Her ne kadar çağımızda misyonerler, teslis inancını (Hıristiyanlığı) Müslümanlar arasında yayma konusunda başarısız olmuşlarsa da, bunun yerine dinsizliği ve inançsızlığı teşvik etmeye başlamışlardır. Çünkü bunların alternatifi İslâm`dır. Avrupa`daki dinî ıslahın İslâm`a ve Müslümanlara duyduğu kin ise daha şiddetlidir. Aydınlanma döneminde Fransa`nın sembol isimlerinden Volteir ve başta Renan olmak üzere çok sayıda müsteşrikin sürekli bir şekilde İslâm peygamberini karalama ve tahkir etme yoluna gitmelerine rağmen, Gothe ve Le Martin gibi çok sayıda edebiyatçı ve yine pek çok insaflı araştırmacı da, övme derecesinde İslâm`a ve İslâm peygamberine karşı hoşgörülü bir çizgi benimsemişlerdir. Cehâletten kaynaklanan sebepler ve akılları kayıt altına alıp özgürlükçü halk devrimlerinin önünde engel teşkil eden geleneksel dinî bilgiler dolayısıyla, İslâm konusunda Aydınlanma dönemi düşünürlerinin kafaları karışık olsa da, yine de Batı`daki İslâmi varlığı savunmanın temelini Aydınlanma dönemi düşüncesi oluşturmaya devam ediyor. Daha doğrusu bu temel, -akıllara vurulmuş prangayı kırması, insanların ve vatandaşların eşit haklara sahip olduğunu itiraf etmesi, din adamlarının (kilisenin) sultasını yıkıp onları dar bir alana hapsetmesi, farklı renkleri, dinleri ve kültürleri bünyesinde barındıran bir Avrupa için azınlık haklarını kabul etmesiyle- bu düşüncenin ürünü olan modern demokrasidir. Dinsel taassup, İslâm`ı Avrupa`dan en kötü şekilde uzaklaştırdıktan sonra, İslâm`ın ikinci kez Avrupa`ya girişi, Hıristiyanlık kapısından değil, aksine Hıristiyanlığa başkaldıran Aydınlanma kapısından olmuştur. Diğer taraftan, Siyonizm tarafından safları parçalanmış olsa da, Avrupa`daki İslâmi varlığa en yakın müttefik sol hareketlerdir. Özellikle de en uçtaki sol hareketler, Yeşiller, küreselleşme ve savaş karşıtı gruplar ve insan hakları örgütleri. Yoksa sömürgeci ve faşist arka planıyla ve tevarüs ettiği gelenekleriyle sağ hareketler değildir. Bununla birlikte, kapitalist güçleri, sanayi sahasındaki ihtiyaçları karşılamak için, sömürülen ülkelerden yüz binlerce kişiyi getirmeye sevk eden sebep, kapitalist ekonomik düzenin getirdiği zorunluluklardır. Ve bu zorunluluklar halen, dışarıdan Avrupa`ya göç edenlere, ki bundan kasıt Müslümanlardır, karşı gittikçe alevlendirilen düşmanlık ateşinin önündeki en büyük engel olmaya devam ediyor. Bu düşmanlık ateşini yakan Siyonistler ve onların müttefikleri olan sağcı ırkçılar, bir taraftan, özellikle de, tamamen kontrolleri altına aldıklarını hesap ettikleri kalenin içinde, yani Avrupa ve onun uzantısı olan Amerika da bu ateşi körükleyerek İslâm`a ve Müslümanlara karşı olan düşmanlığı daha da alevlendirmek, diğer taraftan da İslâm aleminin yağmalanmasında bu güçleri bir sopa olarak kullanmak için gece gündüz çalışıyorlar. İslâm?ı Avrupa`dan söküp atmak, eğer bu mümkün olmazsa, onu karalayarak nitelik ve nicelik yönünden gelişmesine engel olmak için son derece hummalı bir gayret içindedirler. Ancak bu planın hedefine ulaşmasının önündeki somut durum sadece, Bosna`da yaşanan cinsten bir zulüm ve ırksal temizlik savaşını kabul etmeyen, çağımız siyasî kültürünün içine serpilmiş durumdaki Aydınlanma düşüncesi kalıntıları değildir. Evet, bu planın önündeki engel, bir düşünce engeli değildir. Aksine, gittikçe artan oranda göçmenlerin işgücüne duyulan ihtiyaçtan kaynaklanan ekonomik bir engeldir. Bunun sebebi de Avrupa kıtasının batısındaki ve hatta doğusundaki nüfusun yaşlanması ve çalışamayacak duruma gelmesidir. İşte bu durum, aleyhlerinde koparılan onca gürültüye rağmen, Avrupa Birliği`ni göçmenlere mahkûm ediyor ve her yıl milyonlarca yeni göçmeni Avrupa`ya getirmelerine yol açıyor. Durum bu iken ve büyük bir bölümü de zaten yaşadıkları ülkelerde vatandaşlık hakkı kazanmışken, 30 milyon göçmenin Avrupa`dan çıkarılması zaten nasıl mümkün olacak ki? Bu kolay bir iş değildir ve mevcut durum, aslında Avrupa`daki İslâmî varlığa karşı yapılan hamleleri, siyasî partiler arasında cereyan eden bir yarışa çeviriyor. Bu yarışta göçmenler kurbanlık koçtur: Sağcılar -solculara karşı- terörizme ek olarak, işsizliğin ve hatta zaman zaman kirlenmenin (yozlaşmanın) sorumluluğunu göçmenlerin üzerine atıyor. Solcular ise bu hamleye, seçmen tabanını savunmak için, mevcut göçmenlerin sıkıştırılması ve yeni göçlerin sıkı bir şekilde kontrol altına alınması hamlesiyle karşılık veriyor. Ancak her iki taraf da, iktidara geldiklerinde yeni göçmenlere kapıları açıyorlar. Taraflar, göçmenlerin oylarıyla seçimden galip çıkabilmek için, onlarla yakınlaşma yarışına girmeyi de ihmal etmiyorlar. Öyle ki, bu yarış, göçmenlerden bazılarının parlamento seçimlerinde aday gösterilmelerine kadar uzanıyor. Fransa Ulusal Cephesi`nin liderine varıncaya kadar, hiç kimse böyle bir siyaset izlemekten geri kalmıyor. Nitekim Cezayir asıllı göçmenleri, seçimlerde aday listesine almıştır. Aynı şekilde Britanya Muhafazakârlarının yeni lideri de vekillerinden birini Müslümanlardan seçmiştir. Parlamento, belediye ve partilerdeki Müslüman adayların sayısı her geçen gün artmaktadır. İşte bu durum Siyonistlerin uykularını kaçırıyor ve geleneksel müttefikleri olan ırkçı ve dinci sağcılarla birlikte, İslâmi varlığa karşı düşmanlık ateşini şiddetlendirmek için derin bir çalışma içine giriyorlar. Amaç İslâmî varlığı Avrupa?dan uzaklaştırmak veya göçe zorlamak. Örneğin sağcı Danimarka gazetesi, İsrail yanlısı neo-conların sembol isimlerinden Daniel Pipes ile çirkin bir ilişki içindedir. Avrupalı İslâm, Varlığı ve Medeniyete Ortaklığıyla Köklü ve Orijinaldir İslâm`ın Avrupa`daki varlığı yeni değildir. Müslüman fetihçiler, sekizinci yüzyıldan itibaren önce İspanyalı muvahhidlerin, sonra da Boşnak muvahhidlerin, Roma imparatorluğunun teslis inancı örtüsü altında süren zulmünden kendilerini kurtarma çağrısıyla karşılaştılar. İslâm bu çağrıya cevap verdi ve o ül
keleri büyük bir kolaylıkla fethedip, çok kültürlü ve parlak bir medeniyet kurdu. Hatta sekizinci yüzyılda neredeyse Fransa`nın kalbine ve İsviçre`ye ulaşmıştı. Gerçi oralardan geriye döndürüldüyse de, İberya yarımadasında (Endülüs/İspanya) müthiş bir medeniyet havzası kurmayı başarmıştır. Bu medeniyet havzası Avrupa`yı aydınlatan ve onu içinde bulunduğu karanlıktan çıkaran ışığın nakledildiği köprülerin ve kanalların en önemlisidir. Ancak İslâm, Avrupa`nın kalbine ulaşma konusunda ümitsizliğe düşmedi. Gırnata`nın düşüşünün üzerinden daha otuz yıl geçmeden, Balkanları fethederek ve pek çok Avrupa ülkesini yararak, önce Roma, sonra da Viyana önlerine ulaştı. Her ne kadar İslâm buralardan ikinci kez geriye döndürüldüyse de, Balkanlarda oluşturduğu medeniyet vahalarını korumuştur. Bu vahalardaki harika medeniyet modelini en güzel bir şekilde, cami, kilise ve sinagogun yan yana bulunması temsil ediyor. Üstün bir medeniyet modeli olarak Sarayova (Saraybosna), Avrupa`nın tevarüs ettiği her türlü ırkçı ve dinci taassup kalıntılarına karşı direnmiştir ve halen de direnmeye devam etmektedir. İslâm, Avrupa`daki cehalet ve taassuptan dolayı çektiği zorluklara rağmen, Batı`nın karanlık kalesini aydınlatacak ilk kıvılcımı oraya nakletmeyi başardı. Batı bu kıvılcımla, İslâm ordularının yıkmayı başaramadığı, kilise taassubunu, cehalet ve derebeylik kalelerini yerle bir edecek devrimleri gerçekleştirebildi ve İslâm da içinde olmak üzere özgür her düşüncenin önünü açtı. İslâm, Avrupa`daki ilmî, fikrî keşiflerden ve demokrasiden en fazla istifade edenlerden oldu. Çünkü dinî özgürlükleri yücelten, dinî, insanî özgürlüklerin ve adaletin baş tacı yapıldığı yerleri dâru`l-İslâm kabul eden İslâm şeriatının bakış açısına göre, Avrupa bir asırdan fazla süredir fethedilen ülkeler hükmündedir. Zaten Hz. Peygamberin gönderilişindeki en büyük amaç da yukarıda sayılan hususlardır: “De ki: Hak, Rabbinizdendir. Öyle ise dileyen iman etsin, dileyen inkar etsin.” (Kehf suresi: 29). Günümüze gelirsek, Avrupa`daki İslâmî varlık, geçmişte olduğu gibi ordular tarafından korunan ve orduların zayıflamasına ve yenilmesine bağlı olarak, zayıflayan bir olgu değil, aksine dinleri, ırkları, medeniyetleri ve kültürleri farklı da olsa, bütün insanların eşit haklara sahip olduğunu kabul eden ve herkesin haklarına ve mukaddeslerine saygı gösterilmesini şart koşan kanunlar ve uluslararası insan hakları sözleşmelerinin -bütün engellere rağmen- kabul edilmesiyle ulaşılmış medenî bir ilerleme tarafından korunan gerçek bir durum ve sabit bir veridir. Bu, İslâm`ın müjdelediği bir durumdur. Çünkü İslâm, medeniyetleri, dinleri, ırkları, kabileleri ve halkları barış içinde yaşamaya çağırmıştır ve halen de çağırıyor: “Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık.” (Hucurat suresi: 13). Bu, Rabbin birliği ve insan aslının aynı oluşu çerçevesinde gerçekleşen bir çokluk ve ulaşım teknolojisinin gerekli kıldığı bir durumdur. Siyonist tuzak: Batı`nın derinliklerine girip, kendisine teslim olması için, onun pek çok savunma dinamiğini parçalamış olan Siyonist projenin hedefi, bölgemizi parçalayıp tamamen hakimiyeti altına almak ve bölgenin yeniden toparlanıp kalkınmasını sağlayacak bütün projeleri engellemektir. Bu hususta en küçük bir şüphemiz yoktur. Siyonizm bu hususta, kapitalist Batı egemenliği peşinde koşanlarla bütünleşmekte ve kendisini onların hizmetine sunmaktadır. Siyonizm`in Batı`nın içindeki durumu tıpkı bir bedene girip, onun direncini felce uğratmak için savaşan bir mikrobun durumu gibidir. Ancak bu mikrop başarısız olmaya mahkûmdur. Çünkü bedenin direncini kırmak için yaptığı savaş, bedendeki direnç dinamiklerini harekete geçirecek ve sonuçta beden, içeriye girmiş mikrobu dışarıya atarak, sağlığına ve vücut bütünlüğüne yeniden kavuşmayı başaracaktır. Bu onun mukadder olan görevidir. Belki de Batı`nın, pençesine düştüğü bu urdan kurtulmasının ve İslâm ile olan ilişkilerini Siyonist engellerden arındırmasının en kısa yolu bu olacaktır. Bugün Siyonizm, İslâm`ı, İslâmî uyanışı ve özellikle de Batı`daki Müslüman azınlığı karalamak için çalışan birinci faktör sayılıyor. Amaç doğru istikametteki her yükselişi ve ilerlemeyi engellemektir. Batı`yı da kendi projelerinde görevlendirerek İslâm`a ve Müslümanlara karşı bir sopa olarak kullanmak için uzun süredir çalışıyorlar. Örneğin Batı`nın Irak`a karşı giriştiği savaşların başlamasında, Siyonist lobiden daha önemli bir faktör var mıdır? Bu durum söz konusu savaşı vekâleten yapılan bir savaş durumuna sokmuyor mu?- Batı`nın Siyonizm`e verdiği desteğin devamını garanti almayı hedefleyen Siyonist planlamacılar, İslâm`ın Batı`daki gittikçe yükselen varlığını gördükçe uykuları kaçıyor. Bunun sebebi, gittikçe yükselen bu varlığı, kendi varlıklarına karşı bir tehlike olarak görmeleridir. Çünkü Müslümanlar bu yükselişle nitelik ve nicelik yönünden nüfuz sahibi olabilirler ve Batı`nın kararlarında etkili bir konuma gelebilirler. Oysa Batı, Siyonizm`e sadece bekası için sınırsız destek vermekle kalmıyor, aynı zamanda Siyonistlerin bölgeyi hâkimiyeti altına alıp, İslâm`ın ve İslâmi yükselişin önüne set çekmek isteyişine de destek veriyor. İşte eğer İslâm`ın Batı`daki yükselişi devam ederse, Siyonizm`e gelen bu kesintisiz desteğin kaynağı kuruma tehdidiyle karşı karşıya gelebilir. Bu yüzden soğuk savaşın bitmesi ve Sovyetler Birliği`nin müttefiki olan Arap ırkçılığının çökmesiyle, Batı`da, komünizme ve müttefiki olan ırkçılığa karşı koyma hususunda, Batı Siyonizm`inin görevinin bittiği şeklinde bir görüşün ortaya çıkışına şaşmamak gerekiyor. Tam da bu noktada, İslâm?ı vitrine çıkartan yeni bir Siyonist strateji gündeme geldi. Buna göre, Batı`nın ve Siyonizm`in yeni stratejik düşmanlığına aday olarak İslâm gösteriliyor. Rabin, Avrupa Parlamentosu`nda yaptığı konuşmada, bu tehlikeye vurgu yapıyor, Batı`nın, -Batı`yı da içine alacak şekilde- yükselen bu tehlikenin farkında olmayışından duyduğu üzüntüyü ifade ediyor ve bu konuda Siyonizm`in tecrübesine itimat edilmesini istiyor. İşte Siyonistler bu şekilde, Batı`nın İslâm hakkında tevarüs ettiği her türlü geleneksel düşmanlıktan da yararlanarak, İslâm`a karşı bir korku kampanyası başlattılar. Hatta, bu konuda geleneksel düşmanları olan mutaassıp ırkçı ve dinci sağcılarla ittifak içine bile girdiler. Öyle ki, muhafazakâr Hıristiyan sağcılar, “Hıristiyan Siyonizm modeli” olarak değerlendirildiler. Böylece Yahudi unsurlar bir anda en uç solculuktan, en uç sağcılığa geçiş yaptılar ve Amerika`ya arka çıkıp, onu, Siyonist projeye hizmet etmenin dışında hiçbir haklı gerekçesi olmayan savaşlara sokmak için sağcı partilerin yönetimlerine girdiler. Muhafazakâr sağcıların en önemli sembol isimleri olan Paul Wolfowitz, Douglas Feith, Daniel Pipes ve hepsinin de üstadı olan Bernard Lewis, Irak`a ve İslâm`a karşı açılan savaşın teorisyenleri olarak kabul edilirler. Hepsinin de likutçular olduğu bilinir. Amerika`daki düşünce kuruluşlarının, siyasi hatta savaş karar mekanizmalarının kalbine girmeyi başarmışlardır. Donald Rumsfeld, Dick Cheney ve oğul Bush gibi muhafazakâr Hıristiyan sağın geleneksel ahmak liderlerini de ayartıp, Amerika`yı, hatta Avrupa`yı, Arap ve İslâm ülkelerini peşlerine takarak, terörizme karşı savaş adı altında İslâm`a karşı savaşa sürüklemişlerdir. Aslında bu, sadece İslâm`a değil, bütün medeniyetlere ve uluslararası güçlere karşı açılmış bir savaştır. Amaç dü
nya üzerinde Siyonist Amerika hâkimiyetini kurmaktır. Ne yazık ki, bazı akılsız Müslümanlar ve Araplar da, masum insanlara ve halklara karşı, cihad adına yaptıkları ateşli açıklamalar ve şiddete yönelik eylemlerle, bu kimselerin değirmenlerine su taşıdılar ve onlara birbiri ardına fırsatlar verdiler. Oysa o insanlar ve halklar da, bizler gibi emperyalist Siyonizm`in planlarının kurbanlarıdır ve onlar da bizler gibi hükümetlerine karşı Londra`da, Madrid`te, Roma`da ve Paris`te, milyonların katılımıyla protesto yürüyüşleri yapmışlardır. Maalesef akılsız insanların kendilerine yaptığı kötülüğü, düşman düşmanına yapamıyor. Yine de bütün bu tuzaklara, planlara ve akılsızlıklara rağmen, İslâm`ı, diğer bütün halkları, medeniyetleri ve dinleri kendi hâkimiyetine boyun eğdirmeye çalışan emperyalist Siyonizm`in bu hedefi asla gerçekleşmeyecektir. Çünkü bu durum, kainat binasının üzerine kurulu bulunduğu ilâhi adalet sünneti ile, yani adalet ve çok seslilik sünneti ile çatışıyor. Yine bu durum, bilginin her tarafa yayıldığı bir çağda, halkların ve İslâm`ın uyanışı gerçeği ile çatıştığı gibi, insan haklarıyla ilgili temel ilkelerin, değer yargılarının ve demokrasinin yayılıp yerleşmiş olması gerçeği ile de çatışıyor. Örneği Siyonistler, Batılıları İslâm`a, sembollerine ve Batı`daki Müslüman azınlığa karşı saldırtma planları yaparken, Avrupa Birliği ülkelerinde yapılan kamuoyu yoklamaları, dünya barışı için en büyük tehlikenin İsrail ve müttefiki Amerika Birleşik Devletleri olduğunu düşünen Batılıların varlığını ortaya koyuyor. İşte bu noktada çirkin planlar yavaş yavaş devreye giriyor. Tabi bunda İslâmî uyanıştaki yükselmenin, demokratik zaferler kazanmasının ve bir taraftan İslâm ülkelerindeki diktatörlüklere ve Siyonist projelere, diğer taraftan da uluslararası platformda vahşi küreselleşmeye karşı mücadelen eden güçlerle geliştirdiği ittifakların da etkisi var. Çünkü bu hareketler, birinci önceliğini, emperyalist Siyonizm ile ve onun bölgedeki işbirlikçileriyle mücadele etmeye veren İslâm ve İslâmî hareketler ile stratejik hedefler noktasında buluşuyorlar. Evet İslâm, adalet şeriatının (kanununun) hükmedeceği bir dünya istikametinde bütün ilerici ve özgürlükçü hareketlerle ittifaka giriyor: “Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Allah katında en üstününüz, en takvalı olanınızdır. ” (Hucurat suresi: 13).


Dünya Bülteni
———————————-
Raşid El Gannuşi
 
DİĞER KÖŞE YAZILARI