Ana Sayfa Kategoriler Haberler ‘İslami Hareket Kesintisiz Bir Mücadelenin Adıdır!’

‘İslami Hareket Kesintisiz Bir Mücadelenin Adıdır!’

0
‘İslami Hareket Kesintisiz Bir Mücadelenin Adıdır!’

Genişletilmiş İstişare Toplantısı’nda konuşan Anadolu Platformu Başkanı Turgay Aldemir, “İslami hareket, tarihsel ve dönemsel bir olgu değildir. Geçmişten geleceğe bir yürüyüşün, kesintisiz bir mücadelenin adıdır” dedi.

Anadolu Platformu’nun “Genişletilmiş İstişare Toplantısı” 17-18 Aralık’ta Nevşehir’in Kozaklı ilçesinde yapıldı.

Çok sayıda davetlinin katıldığı programda Anadolu Platformu Başkanı Turgay Aldemir bir konuşma yaptı.

İşte Aldemir’in konuşmasının satırbaşları:

Anadolu Platformu’nun değer merkezli kurumsallaşma dönemini objektif bir şekilde değerlendirmek için bir aradayız.

Bir araya gelişimiz, bugüne kadar yapılanların muhasebesi ve bundan sonraki sürecin bu yapılanları bir basamak kılarak bu fikriyatın daha ileri bir noktaya taşınması için son derece önemlidir.

Bu istişarelerimizin temel amacı her birimizin kabullendiği ortak değerler ve ortak stratejileri en kapsayıcı yaklaşımlarla ortak söylemlere dönüştürmektir. Ortak değerler etrafında mutabakatı olmayan oluşumlar varlıklarını sürdüremez ve İslam medeniyetinin yeniden varoluşuna katkı yapamaz. Değerlerimiz yerel ve bölgesel gerçeklikleri gözetmeli ancak evrensellikten de uzaklaşmamalıdır.

Ülkemizin, İslam dünyasının ve dünyanın içinden geçtiği mevcut durumun analizini yapmalıyız. Nerede olduğumuzu bilmeden nereye gideceğimizi belirleyemeyiz.

Dünyadaki siyasal değişim, Türkiye’deki sosyal, siyasal dönüşüm, 15 Temmuz sürecinde yaşananlar, yedi yılı aşkındır İslam dünyasındaki toplumsal hareketlilik ortaya koymaktadır ki, ülkemiz, İslam dünyası ve dünya birçok açıdan bir geçiş sürecine tanıklık ediyor. Bu süreçlerde ortaya çıkan yeni durumlara karşı inisiyatif almak ve sorunlara yenik düşmemek için her zamankinden daha fazla istişareye ihtiyacımız var.

Dünya baş döndüren hızla gelişmeler yaşamakta. Bu hız, çağlar silsilesini bile anlamsız kılmış durumda. Hızlı akan bu süreçleri idrak edemez ve bu idrake uygun adımlar atamazsak tarihi akışın dışında kalırız.

İslami hareketin serüveni açısından son 40-50 yıl doğrudan bizim şahit olduğumuz bir süreçtir. Ancak biz 40-50 yıldan ibaret bir hareket değiliz. İnsanlık tarihinde yaşanmış tüm tecrübeler bizim için imkân ve fırsattır.

İslam dünyasının ve insanlığın mirasını önemsemeliyiz. Bu dinamik süreci doğru kavramak için çaba sarf etmeliyiz. Aksi takdirde bedenimiz bu çağda, zihnimiz başka bir çağda asılı kalır; zamandan ve mekândan koparak bir yersizlik ve yurtsuzluğa sürükleniriz.

Ortaya çıkan birçok alanda yürüttüğümüz faaliyetler tek başına kimsenin çabası değildir. Ne yaptıysak birlikte yaptık ve Allah’ın yardımıyla kolektif bir şuur ve akılla birlikte başardık.

Bizler bu süreçte elitist, dar kadro hareketi olmaktan; ya da popülist yığın hareketine dönüşmeden; yerli, münevver ve yaşadığı hayata dair çözüm üreten bir İslami hareket olma gayreti içinde olduk.

28 Şubat sürecinde ezildik, sürgün edildik, hapsedildik, yok sayıldık, yenildik, ama asla irademizi teslim etmedik. Kendi ruh kökümüze ve inandığımız ulvi değerlere yaslanarak var olma çabamızı sürdürdük.

Sivil direnişimiz bu süreçte de devam etti, şiddete yeltenmedik. Her daim hareket olarak dengeli, vasat bir çizgiyi koruma gayretinde olduk. Tarihi tecrübeyle de sabittir ki sürekli bir şiddet ortamı, fikri ve düşünceyi zayıflatır.

Bu süreçte bütünden kopmadan fikriyat, o fikriyata uygun teşkilat ve bu fikre, teşkilata inanmış insanların yetiştirilmesi için bu dönemde en önemli şiarımız ders halkalarımız olmuştur. İnsan anlayışımızın temeline cinsiyeti değil şahsiyeti, ehliyeti ve liyakati koyduk. Bizim yapımızı güçlendiren dayanak noktası ailelerimiz oldu.

Görünürlülüğümüzü taşıyan ve hayatın birçok alanında bizi var kılan bu harekete inanmış insanlarımız bu davanın en kadim ocağı olan ders halkalarında yetişti.

Anadolu Platformu’nun hayata, olaylara bakışını, ülkenin ve İslam dünyasının sorunlarının konuşulduğu, istişare edildiği, ülkemizden ve İslam dünyasından birçok aydın, âlim ve entelektüelinin katıldığı sempozyumlar, çalıştaylar, konferanslar vesilesiyle önemli bir müktesebat oluşturduk.

Bu sürecin şekillendirilmesinde en önemli prensiplerimizden biri katılımcı meşveret, yani istişare olmuştur. Bu vesile ile en uçtaki insanımızın görüş ve düşüncelerini dikkate alarak merkeze taşıma fırsatı bulduk. Yönetim felsefemizin bu dönemde öne çıkan temel prensiplerinin bir kısmını şöyle sıralayabiliriz:

Katılımcı meşveret, kurumsal önderlik, aile merkezli çalışma, açıklık, şeffaflık, hesap verebilirlik, gönüllülük…

Kendimizi bir kuşağa mahkûm etmedik. Eve, aileye, çarşıya, pazara indik. Hakkın değerlerine bağlı kalarak halkın içinde olduk, yaşadığımız şehirlerin ve süreçlerin vicdanı olduk. İslam coğrafyasında ve dünyada olup bitenlere hareket olarak duyarlı davranma çabamızı her daim sürdürdük.

İslami hareket, tarihsel ve dönemsel bir olgu değildir. Geçmişten geleceğe bir yürüyüşün, kesintisiz bir mücadelenin adıdır. İslami hareket adeta büyük ummana akan bir nehir gibidir. Coğrafyanın koşulları içerisinde yer yer daralır, yer yer genişler ama menziline ulaşmak için bazen coşar, bazen sükûnetle her daim akmaya devam eder.

İslami hareket tarihtir, kültürdür, sanattır, edebiyattır, siyasettir, idaredir, sosyolojidir, stratejidir, çevredir, hayatın bizatihi kendisidir.

İslami hareketi kompartımanlara ayırma ve bir kompartıman üzerinden yaşamın içinde tek başına yer alma İslami harekete en büyük kötülüktür. İslam’ın, bizatihi yaşamın kendisi olduğunu idrak edemeyenler İslam’ın ruhunu anlayamaz ve bu çağa tanıklığını taşıyamaz. Bu çerçevede tarih boyunca hakiki İslami hareketler temelinde bazen ruhsal arınma, bazen ekonomi, bazen kültür, bazen sanat, edebiyat, bazen siyaset, bazen savaş ve bazen barış öne çıkmıştır.

Önemli olan daima İslami hareketin bütüncül hakikatidir, özüdür. Dava adamları ayaklarını bu özde ve hakikatte sabit-kadem kıldıkları sürece yaşamın dağdağası, girdabı, iniş çıkışı ne olursa olsun; savrulma ve yozlaşma, olmayacaktır.

Bu coğrafyanın bağrından çıkmış bir hareket olarak bizler; siyaset, edebiyat, tarih, mahalle, yeni şehir, yeni devlet perspektifi, toplumsal ve siyasal yönetim tarzları, mazlumlara yaklaşım, vatan, devlet, sınır olgularına bakışımız, ümmet perspektifi, azınlık topluluklarla ilişkilerimiz, batı değerleri, uzak Asya’ya bakış ve uluslararası ilişkiler başlıklarının tamamını bir Müslüman şuuruyla, tarihi birikimiyle, ferasetiyle, basiretiyle ve duyarlılığı ile ele alırız.

Tüm bu başlıkları bir hukuk ve adalet telakkisine yaslanarak ancak gerçekleştirebiliriz. Bilmekteyiz ki hukuksuz birlikteliklerden adalet, merhamet ve sağlıklı bir gelecek çıkmaz.

İslami hareket muhtaç değildir. Ne devlete, ne şöhrete, ne mala, ne makama ne de diğerlerine. Asıl dava Rıza-i Bari’dir. 

İslami camiaların içine düştüğü devleti ele geçirme telakkisi yaşanılan son olaylarla çökmüştür. Önemli olan milletin içinde, milletin yüreğinde inandığımız değerlerle var olabilmektir, yer tutabilmektir. Bu topraklarda yurt edinebilmektir, geleceğe doğru ve onurlu bir miras bırakabilmektir.

Millete rağmen kurulan devletlerin açtığı yaraların kanı hâlâ sıcaklığını koruyor. Hedefimiz inanç değerlerini içselleştirmiş, millete yaslanan adalet devletleri kurmak olmalıdır.

İslami camiaları tehdit eden en önemli olgulardan biri orta sınıf tehlikesi olmaya başlamıştır. Bu duruma ‘orta direk sendromu’ da diyebiliriz. Okumuş, sabit geliri olan, sırtını devlete yaslayan insanların varlığı büyük bir yekûn oluşturmaktadır. Bu durum iddiaları olan kapsayıcı bir hareket için gelecekte muhtemel bir tehdit olabilir. 

Hareket olarak içinde yaşadığımız şehirlerin tamamını kuşatan çabalarımızın yanında şehirlerin aşağı tarafına, varoşlara, garip ve zayıfların sesine daha fazla duyarlı davranmalıyız.

Uzun yüzyıllardan sonra ilk defa devletle milletin aynı ufka baktığı, aynı zihne ve fikre yaslandığı bir süreci yaşıyoruz. Tarihte devletle milletin aynı ufka baktığı dönemler İslam ümmetinin yükseliş dönemleri olmuştur.

Bu toplumun bağrında yurt tutmuş bir İslami hareket olarak bizlerin siyasetle, devletle ve diğer milletlerle ilişkilerimizi doğru bir zeminde şekillendirmemiz gerekir.

Ümmetçilik söylemi 10 yıl önce teoriydi. Ama bugün Türkiye’deki tüm İslami camiaların çabası ve siyaset kurumunun önderliği tarafından Türkiye’nin uluslararası alanda siyasi söylemi oldu. Türkiye tüm Müslümanların ve dünya mazlumlarının yönünü, yüzünü döndüğü bir merkez oldu.

İslam coğrafyasında muhtemel bir mezhep çatışması ve savaşı konusunda camia olarak daha hassas ve aklıselimle davranmamız gerekmektedir. Bu sürecin bize yüklediği sorumluluklarımızı kuşanarak bize yönünü ve yüzünü dönen mazlumları kucaklamamız gerekir.

Kaç yüzyıldır İslam dünyasını kasıp kavuran kültürel istilayı sonlandırarak buradan yeniden düşünsel, fikri ve kültürel iktidara geçebilmek için büyük bir cehde, gayrete ihtiyaç var.

İslam topraklarında emperyalistlerin istila ve meydan okumalarına kendi değerlerimizle karşı koymalıyız. Bu nedenle kendi aramızda ve diğer din ve kültür havzalarıyla ilişkilerimizi şekillendirecek bir hukuk sistemini bu çağın idraki ile buluşturmalıyız.

Bu çerçevede;

1.   İçinde yaşadığımız tüm varlık âleminin hukukunu korumak önceliğimiz olmalıdır.

2.   Tüm insanlığın hukukunu gözetmeliyiz.

3.   Tüm Müslümanların hukukunu önemsemeliyiz.

4.   İçinde bulunduğumuz hareketin, cemiyetin hukukunu gözetmeliyiz.

5.   İçinde doğduğumuz ailemizin hukukunu korumalıyız.

6.   En son olarak da kendi hukukumuzu gözetmeliyiz.

Bu öncelikler sistemi bizi yeniden geleceğin dünyasında adaletin başkenti yapar. Ancak dünyada cari olan sistem bu hukuk telakkisinin tam tersidir.

Bizler, bu toprakların kurucu iradesi ve asli unsuruyuz, bir yabancı gibi davranamayız.

Yetişmiş insan gücümüzün çağın sorunlarına, ihtiyaçlarına cevap verecek donanımda olması için daha stratejik çalışmalara ihtiyaç var. Geçiş dönemlerinde daha kapsayıcı ve kuşatıcı söylem ve eylemlerimiz olmalıdır.

Bu hareket bir kuşak hareketi değil, toplumun tüm katmanlarını içine alan büyük bir ailedir.