İslâm, İslâmcılar ve Demokrasi – (Raşid El Gannuşi)

0
172

İslâmcılara ve bizzat İslâm`ın kendisine düşmanlık eden çevreler, yaygın bir şekilde İslâmcıları demokrasi düşmanı olmakla suçluyorlar ve onların yasal siyasi yapılanmalara girmelerinin engellenmesi için uyarılar yapıyorlar.

İslâmcılara ve bizzat İslâm`ın kendisine düşmanlık eden çevreler, yaygın bir şekilde İslâmcıları demokrasi düşmanı olmakla suçluyorlar ve onların yasal siyasi yapılanmalara girmelerinin engellenmesi için uyarılar yapıyorlar. Bu, İslâm?ı ve İslâm davetçilerini hedef alan uluslararası platformlarda dile getirilen tehlikeli bir suçlamadır. Acaba bu suçlamadaki doğruluk derecesi nedir? İslâm ve İslâmcılar demokrasi için bir tehlike midir? 1- Demokrasinin ne olduğu konusunda yapılan tarifler arasında kaybolmadan, demokrasi ile siyasi bir sistemi kastettiğimizi söyleyelim. Başkanlık sisteminden parlamenter sisteme kadar, farklı şekillerde uygulansa da, yine dinle olan -Hıristiyanlık, Yahudilik, Budizm veya Hinduizm- ilişkilerindeki kültürel arka planından dolayı radikal laiklik veya mutedil laiklik şeklinde bir niteliğe sahip olsa da, demokrasi ile kastettiğimiz siyasi bir sistemdir. Demokrasi, uygulamadaki ve arka planındaki farklılıklarına rağmen, temel ilkelerde ve önceliklerde birleşmektedir. Bu ilkelerin ve önceliklerin en önemlisi, siyasi sistemin, vatandaşlık ilkesi üzerine kurulmasıdır. Yani buna göre vatanın sahibi ülke halkının tamamıdır ve bu vatanda herkes eşit haklara sahiptir. Devlet, halk arasında gerçekleşen açık bir sözleşme ile kurulduğu için, iktidar ve otoritenin (hükmetme ve yönetme yetkisinin) sahibi de halktır. Devlet onların değil, onlar devletin sahibidir. İşte halk, bunun gibi ilkeler vasıtasıyla yetkilerini kullanarak barış içinde iktidarın el değiştirmesini sağlar. İktidarın el değiştirmesi, bütün vatandaşlara tanınmış olan ve herkesin eşit olarak katılma hakkına sahip olduğu şaibesiz seçimler yoluyla gerçekleşir. Hatta seçimlere katılmak sadece bir hak değil, aynı zamanda yerine getirilmesi gereken bir görev de olabiliyor. Devlet içindeki iktidarların meşruiyet kaynağı seçimlerdir: Devlet başkanının veya başbakanın temsil ettiği ve belirlenmiş yetkiler çerçevesinde hareket eden yürütme erki seçimlerle belirlendiği gibi, (yasama erkini oluşturan) parlamentolar da seçimle belirlenir. Aynı şekilde belediyeler gibi yerel idarelerin, sendikalar gibi sivil kuruluşların ve toplumsal ihtiyaçları karşılayan diğer sosyal müesseselerin yöneticilerinin belirlenmesinde olduğu gibi, ikinci derecedeki yürütme organlarının yöneticilerinin belirlenmesi de seçimlerle olabiliyor. Böylece yetki sahiplerine karşı, kamuoyundaki yönelişler tespit ediliyor ve çoğunluğun tercih ettiği taraf belirleniyor. Taraflar da, seçimlerin ortaya koyduğu veriler ışığında siyasetlerini yeniden gözden geçiriyorlar. Diğer taraftan, azınlık durumunda olup da, kamuoyunun yönelişi kendi lehine değişerek çoğunluğu elde edenler için iktidar olma kapısı her zaman açık olduğu gibi, azınlık durumunda kaldıkları müddetçe muhalefet etme hakları da garanti altında bulunuyor. Özgürlük ve bu özgürlüğün getirdiği farklılıklar insanın fıtratının bir sonucu olduğundan, demokratik sistem, farklı olma ve özgürlükleri açıktan ve sistemli bir şekilde kullanma hakkını garanti altına alıyor. Örneğin düşünce hakkı, inanç hakkı, dini vecibeleri yerine getirme hakkı, düşünceleri ifade etme hakkı, cemiyetler ve partiler kurma hakkı, yargılanma şartları önceden bilinen bağımsız ve adil mahkemelerde yargılanma hakkı gibi. Aynı şey özel alanlardaki özgürlükler için de geçerlidir. Yine bu sistem çalışma, sağlık ve öğrenim gibi, insan onurunun gerektirdiği en asgari imkânları sağlamaya çalışır. Bu haklar konusunda, neredeyse insan hakları beyannamelerine ortak olur. Diktatörlük rejimlerinde yetkilerin tek merkezde toplanmasına karşın, bu sistemin en önemli kurallarından biri de yetkilerin olabildiğince geniş bir çevreye dağıtılması ve bu çevrelerin birbirlerini denetlemesidir. Yine yetki sahiplerinin gerek basın, gerekse anayasal kurumlar aracılığıyla sorgulanıp hesaba çekilebilmesi de bu sistemin en önemli kurallarındandır. Böylece yetki sahiplerinin bütün faaliyetlerinin kanunlara uygun olarak yapılması garanti altına alınmış olur. Bu sistem hesap sorma ilkesini de garanti altına alıyor ve böylece verilen yetkilerin kolay bir şekilde geri alınmasını ve el değiştirmesini de sağlamış oluyor. Bütün bu ilkelerin hedefi insan onurunun gerektirdiği şartları sağlamaktır. Özetleyecek olursak, yönetilenler, açık ve şeffaf bir şekilde yöneticilerini hesaba çekebiliyorlarsa ve onları zorluk ve şiddet olmaksızın değiştirebiliyorlarsa, ortada demokratik bir sistem var demektir. Yani kanunlar insanların iradesini ve en yüksek seslerini ifade ettiklerinde, demokratik sistemin varlığından söz edilir. Demokrasi, genel işlerin yürütülmesi için farklı kesimlerden seçilenlerin, zorlama olmaksızın ve anlaşmaya dayalı olarak, üzerinde ittifak ettikleri iyi ve güzel düzenlemelerin toplamıdır. Bu düzenlemeler, haklar ve görevler noktasında bütün vatandaşların eşitliği esasına dayanır. Çünkü bütün vatandaşların eşit bir şekilde vatanın sahibi olduğu kabul edilir. Bununla birlikte, iktidarın meşruiyet kaynağının, -hâkim durumdaki inanışlar dikkate alınmaksızın- kamuoyunun hükmü olduğu da teslim edilir. 2- Bu sistemin bu şekliyle bilinmesi ancak modern zamanlarda oldu. Birçok aşamalardan ve deneyimlerden geçerek bu hale geldi ve halen deneyim aşamasında olmaya da devam ediyor. Hiç kimse onu mükemmel olarak nitelendirmiyor; aksine onu tarif etmek için buldukları en uygun ifade şu oluyor: ?Sistemlerin en az kötü olanı.? Çünkü pek çok kusuru bünyesinde barındırıyor. Örneğin paralı kimselerin, sahip oldukları yayın organlarıyla kamuoyunu etkilemesi gibi. Bu durum eşitlik ilkesine zarar veriyor ve neredeyse zenginliği ve iktidarı sadece zenginler arasında dolaşan bir meta haline getiriyor. Ancak bir şeyin kusurlarını ve eksikliklerini kolay bir şekilde ortaya çıkaran insanlar çoğu zaman aynı kolaylıkla bu kusur ve eksikliklerin yerine daha iyi olan alternatifleri koyamıyorlar. Demokratik sistemin tercihe şayan oluşu hususundaki en büyük tanıklık, diğer sistemlerin onun kıyaslanıyor olmasıdır. Dolayısıyla bazı kimselerin, eksiklikleri olan bir demokrasiyi beğenmeyerek, işi diktatörlük rejimini daha üstün görmek gibi bir noktaya vardırmaları gerekmiyor. Acaba özgürlüklerden tamamen mahrum olmayı, eksik ve kusurlu bir özgürlüğe sahip olmaktan daha üstün görecek kadar ahmak mı olmalıyız? Veya özgürlüklere hiç sahip olmamayı, bizimle birlikte başkalarının da özgürlüklere sahip olmasına tercih mi etmeliyiz? Demokratik sistemin tercihe şayan olduğunu gösteren fiili delil, demokrasiye ve demokrasinin olduğu yerlere artarak devam eden yöneliş ve hicrettir. Hatta bazıları da geçimlerini, demokrasinin koruması altında demokrasiyi hicvederek ve kötüleyerek sağlar. İnsanlar genel olarak daha iyi şartlara sahip olma arayışıyla hicret ederler. Tıpkı İslâm medeniyetimizin revaçta olduğu zamanlarda halkların İslâm diyarlarına hicret ettikleri gibi. Bugün de bütün olumsuzluklarına rağmen demokrasiye bir yöneliş vardır. Aslında söz konusu olumsuzluklar demokratik ilkelerden ve önceliklerden değil, doymak bilmeyen bir açgözlülüğü esas alan kapitalist değerlerden kaynaklanıyor. 3- Radikal/aşırı laikler, sürekli olarak demokratik sistem ile ?değişik versiyonlarıyla birlikte- laik sistem arasında koparılamayacak bağlar kurup, dini kamu alanından hatta özel alandan uzaklaştırmaya çalışsalar da, demokratik sistemin çeşitli şekillerde tatbik ediliyor olması, bu sistemin, -laiklik veya dinî- her hangi bir ideolojik bakış açısından bağımsız ve tarafsız bir şekilde uygulanabileceğine tanıklık ediyor. Demokrasi, ister aynı ırk, din ve dile sahip olsunlar, ister bütün bunlarda veya bunların bir kısmında farklılık göstersinler, farklı grup
ların, aralarındaki anlaşmazlıkları şiddete başvurmadan, barışçı yollarla çözerek, beraberce yaşayacakları düzgün bir ortama ulaşma esası üzerine bina edilen bir sistemdir. İnsanlar, ortak bir vatanın özgür vatandaşları olduğu ve barış içinde birlikte yaşamaktan başka çıkar bir yol bulunmadığı hususunda anlaştıklarında, herkesin eşit haklara sahip olmasını ve ortak çıkarlarını garanti almasını sağlayacak ilkeleri demokratik sistemde bulabilirler. Sonra bu sistem, aynı devlet içinde, birden fazla kanunî düzen bulunmasına imkân verecek bir kolaylığa ve hoşgörüye de sahiptir. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri, Almanya, Hindistan, Malezya veya Nijerya gibi federal devletlerde, eyaletler farklı kanunlar tatbik edebiliyorlar. Örneğin bir eyalette, herhangi bir eşya/madde, diğer eyaletlerden farklı olarak yasak veya serbest olabiliyor. Bu şekildeki çoksesliliği sağlayan hoşgörünün, laiklikle ayrılamaz bir ilişkisi de yoktur. Çünkü laiklik, dünyadaki çoğu demokratik rejimlerin fikrî temelini oluşturduğu gibi, Nazi, komünist ve pek çok Arap rejimlerinde olduğu gibi diktatörlük rejimlerinin esasını da teşkil edebiliyor. Aynı şey din için de geçerlidir. Gerçekte din hoşgörüyü, çoksesliliği veya en azından barış içinde birlikte yaşamayı temsil ederken, hem bizim hem de diğer hakların tarihlerinde görüldüğü üzere, diktatörlük rejimlerinin kurulmasına esas alarak da alınabiliyor. Örneğin Japonya ve Sri Lanka?da demokratik sistemin arka planını Budizm oluştururken, Hindistan?da Hinduizm oluşturur. Yine Avrupa ve Amerika?daki demokratik sistemlerin Hıristiyanlık ile sıkı bağları vardır. Hatta Amerika Birleşik Devletleri (ABD)?nde olduğu gibi, bu devletlerden bazıları aslında kanunlarında laikliğe hiç yer vermezler. Bu yüzden örneğin bir kraliçenin şahsında hem dinî hem de siyasî başkanlık birleşmektedir (İngiltere Kraliçesi, aynı zamanda Anglikan Kilisesi?nin Başkanıdır). Bugün hiç kimse örneğin Amerika, İsrail, Sri Lanka, Japonya ve Hindistan gibi devletlerde dinin önemli bir yere sahip olduğunu inkâr edemez. İslâm âleminde sürekli olarak çoksesli demokratik sistemlerin kurulmasına çalışılıyor. Ancak bu çalışmalar çoğu zaman zorluklarla karşılaşıyor. Belki de bu konuda en fazla başarıya ulaşılan yerler Malezya, Lübnan, İran, Ürdün, Yemen, Bahreyn, Fas, Endonezya, Pakistan, Bangladeş ve Sudan?dır. 4- İyi bir şekilde incelendiğinde, İslâm?ın öğretilerinde, hedeflerinde, Hz. Peygamber ve râşid halifeler dönemindeki örnek uygulamalarında, diktatörlük felaketinin ortadan kaldırılması için demokratik sistemin getirdiği düzenlemeleri men eden herhangi bir şeyin olmadığı görülür. Zaten hem İslâm tarihinin, hem de diğer halkların tarihinin büyük bir bölümünde diktatörlük felaketinden çok çekilmiştir. Elbette bu konu, birbirine zıt iki tarafın, yani aşırı laikler ile İslâmî akımlar içindeki aşırı cemaatlerin yaklaşımlarından uzak bir şekilde değerlendirilmelidir. Radikal laikler Batı?nın her şeyinin olduğu gibi ve bir bütün olarak alınmasında veya bütün iddialarının kabul edilmesinde ısrar ederlerken, İslâmi akımlar içindeki aşırı cemaatler de, diktatörlüğe karşı direniş gösterecekleri yerde ?ki kendileri de diktatörlüğün kurbanları arasında yer alır- demokrasiye karşı direniş gösterme yoluna giderler. Bu cemaatlerin davetlerinde demokrasiyi tekfir etmek, ondan tiksinmeye çağıracak derecede, önemli bir yer tutar. Ancak hiç biri Batı?nın geliştirdiği iletişim araçlarını veya diğer araçları tekfir etmez. Elbette Batı medeniyeti bu sonuçlara, kendisinden önceki diğer medeniyetlerle, özellikle de din temeli üzerine kurulan ve en önemli amacı insanı saygın ve onurlu kılmak olan İslâm medeniyetiyle ilişkiye girerek ve onlardan yararlanarak ulaşmıştır. İslâm bütün insanları, tek bir Rabbin yarattığı, aynı atadan gelen kardeşler olarak kabul eder. Onları iyilikte yardımlaşmaya, birlik olmaya ve adalet, iyilik ve şûra temeli üzerinde ilişkiler kurmaya çağırıp, şirkin kardeşi olarak gördüğü zulümden de sakındırır. Kur?an-ı Kerim?de, -şirkten sonra- en fazla zulmün, azgınlığın ve peygamberlerin düşmanları olan Firavunların üzerine gidilir. Elbette bunların sembol ismi Firavun?dur. Hz. Peygamberin uygulaması, adalet, şûra ve hoşgörü için örnek bir model oluşturuyor. Bu model, ?Medine Vesikası?nın somutlaştırdığı gibi, Medine?deki bütün toplumsal ve dinî gruplar arasındaki ilişkileri, -Müslüman veya kâfir, kadın veya erkek- bütün vatandaşların haklarının kabul edilmesi esasına göre düzenlemiştir. Medine Vesikası, tarihte ilk anayasa olma niteliğindeki son derece önemli bir metindir. Bu metin, dinî ve mezhebî hoşgörü, tek devlet içindeki çoklu hukuk ve eğitim sistemi konularındaki sapmalara rağmen, İslâm medeniyetinin ayırıcı özelliği durumundaki çok sağlam bir kuralı temsil eder. Aynı şekilde çok önemli bir İslâmî ilkeyi de, yani bütün özgürlüklerin temelini oluşturan inanç ve din özgürlüğü ilkesini de somut bir şekilde ortaya koyar: ?Dinde zorlama yoktur?, ?Sizin dininiz size, benim dinim bana.? Bunun için İslâm tarihinde, diğer medeniyetlerde yaygın olarak görülen, etnik veya dinî temizlik savaşları gibi kara bir leke yoktur. Çünkü İslâm medeniyeti, şu ayeti kerimenin belirlediği sağlam bir temel üzerine kurulmuştur: ?Dinde zorlama yoktur.? Hz. Peygamberin vefatının ardından, sahabelerin önde gelenlerinin ?Sakîfe? denen yerde toplanmaları parlamenter şeklin güzel ve ileri düzeydeki bir örneğini temsil ediyor. Yine bu durum İslâm?daki şûranın değerini somut bir şekilde ortaya koyduğu gibi, devlet mefhumunun sağlamlığını ve devletin devamının yöneticinin şapsına bağlı olmadığını da ifade ediyor. Bu devlette iktidar meşruiyetini, varis olmaktan, vasiyetten veya teokratik iddialardan almıyor. Aksine meşruiyetin biricik kaynağı insanlardır. Hz. Ebu Bekir, ?Ehl-i hal ve?l-akd? tarafından mescitte Müslümanların geneline aday olarak teklif edilince, Müslümanlar da onu kendilerine halife olarak kararlaştırdılar ve ona biat ettiler. Biat gerçek bir sözleşmedir (karşılıklı ahitleşmedir). İşte râşid halifelerin yönetimi bu esas üzerine kuruldu. Ancak râşid halifelerden sonra, iktidarın zorla ele geçirildiği yönetimlerde ?ki bu, yaygın ve genel bir durum haline gelmiştir- yöneticiler bu sözleşmeyi (biatı) şekil olarak muhafaza etmişler, fakat içini boşaltmışlardır. İslâm medeniyetinin gerilemesindeki ana sebep de budur. Çünkü şûranın devre dışı bırakılmasıyla yönetimlere zorba rejimler hâkim olmuştur. Büyük İslâm devletlerinin kurulduğu dönemlerde, kabile sistemi ruhu, teokratik imparatorluk kültürleriyle karışarak geri dönmüş ve bu ruhun dönüşüyle ümmet iktidarının sembolü olan şûranın içeriği neredeyse tamamen boşaltılmıştır. Hilafet Hz. Peygamber?e halife olmak demektir ve halife Hz. Peygamber?e niyabet eder (devlet başkanlığı görevinde onun yerine geçer). Ancak namaz kılma, zekât verme ve İslâm?ın diğer bütün hükümlerini yerine getirme sorumluluğunu bildiren ilâhî hitap halifeye değil ümmete yöneltilmiştir. Dolayısıyla halife ancak ümmet tarafından sözleşme ile kendisine havale edilen işleri yerine getiren bir vekil durumundadır. Bunun zaruri bir sonucu olarak ümmet istediği zaman halifeyi kontrol eder ve yönlendirir. Ancak Müslümanlar bu işi kolaylaştıracak düzenlemeleri yapmada ve öncelikleri belirlemede kusurlu davranmışlardır. Müslümanların şûra konusundaki görüşleri ve anlayışları, (o dönemde) dünyada revaçta olan teokratik modeller ve kabile sistemi tarafından bulandırılıp bozuldu. Bu durum ise, râşid halifeliği ısırıcı melikliğe dönüştürmek için çalışan zorbaların işini kolaylaştırdı. Şûra il
e ilgili düzenlemelerdeki eksiklikler, İslâm?a yeni giren bölgelerin taleplerini karşılama meselesinde ve üçüncü râşid halifenin azledilmesi meselesinde açık bir şekilde ortaya çıkıyor. Medine toplumu için yapılmış düzenlemeler, artık bir imparatorluğu idare etmeye yetmiyordu. Halifenin, görevinden ayrılmasını isteyen isyancılara verdiği ret cevabındaki üslup, sahip olduğu iktidarın ona sanki Allah tarafından verilmiş olduğu hissini uyandırıyor. Halife, iktidarın sahibinin ?kendisinden önceki halifeleri de tayin etmiş olan- Muhacir ve Ensar?dan bir grubun (ehl-i hal ve?l-akd) olduğu hususunda tam bir kanaate sahiptir. Çok büyük yeni bölgelerin temsilcilerinin ise bu işle herhangi bir ilgileri yoktur. Bütün bunların anlamı şudur: Küçük bir toplumu, yani Medine toplumunu idare etmek için belirlenen şûra esasları, geliştirilip çok geniş topraklara yayılmış bir ümmeti idare edecek bir hale gerilmemiştir. Kabile ve imparatorluk çağının ruhu, İslâm?ın şûra ruhuna galip gelmiştir. Hatta ümmetin, yöneticileri ile yapmış olduğu sözleşmenin sembolü olan biat, satış sözleşmesi ile kıyaslanmıştır. İktidarın sahibi olan ümmet, şahitliğe kıyaslanarak bir veya iki kişiyle sınırlandırılmıştır. Böylece ümmet, kendi iktidarından soyutlanmış ve iktidar birilerinin şahsi mülkü haline dönüşmüştür. Sonuçta şûra yönetiminden yani ümmetin yönetiminden, zorba yönetime geçilmiştir. Çünkü o dönemde revaçta olan teokratik imparatorluk ruhu, çok geçmeden İslâm?daki demokratik şûra ruhunu yok etmiş ve ortaya bu ikisi ile kabilecilik mirasının karışımından oluşan bir sistem çıkarmıştır. Ancak bu durum, râşid halifeler döneminden sonra iktidarı ?genel çerçevesi itibarıyla- mutlak merkeziyetçi bir diktatörlüğe dönüştürmemiştir. Çünkü iletişim ve ulaşım araçları yöneticiye, elini ülkenin her yerine uzatma ve her yeri gözetleme imkânı vermemiştir. Bu bir taraftan istibdadın dozunu azaltırken, diğer taraftan da şûranın önündeki bir engel olarak ortaya çıkmıştır. Aynı şekilde İslâm da yöneticilerin yetkilerini sınırlandırmıştır. Kanun koyma yetkisi toplumun elinde olup, toplum bu yetkisini, dinin kaynaklarından kanun çıkarabilecek güçte olan fakihler aracılığı ile kullanır. Yargı yetkisi de yine ?iktidar mücadelesi ile ilgili meseleler hariç- âlimlerin elindedir. Yine vergi koyma yetkisi de yöneticilerde değildir. Çünkü vergi miktarları şer?î nasslar tarafından kesin olarak belirlenmiştir. Kültür ve eğitim alanında da yöneticilerin hiçbir yetkisi yoktur. Çünkü bunlar tamamen âlimlerin uzmanlık alanıdır. Yönetim, idareciler ile âlimler arasındaki bir nevi ortaklık durumundadır. Oysa günümüz İslâm dünyasındaki diktatörlükler, din sahası da içinde olmak üzere bütün yetkileri kendinde toplamıştır. Âlimler ise onların ellerindeki küçük görevlilere dönüşmüşlerdir. Yine bu diktatörlükler geleneksel bütün toplumsal müesseseleri yutmuşlardır. Buna sivil toplumun ve âlimlerin bağımsızlığının temelini oluşturan vakıflar da dâhildir. Bütün bunlar bu rejimleri, çağdaş demokratik modeller olmaktan son derece uzak, daha çok feodalite Avrupa?sının derebeylik sistemlerine benzeyen, garip ve ne olduğu belirsiz yönetimler haline getiriyor. Çağdaş demokrasilerin, demokratik ilkelere verdiği zararlar, insanî olmanın aleyhine olacak şekilde, ırkî eğilimler içine girmelerinden ve maddi çıkarlar ve değerler üzerine odaklanmalarından kaynaklanıyor. Demokratik öncelikler ve düzenlemelerden yararlanarak, İslâm?ın kendisine yeniden bir denge sağlaması mümkündür. İncelendiği takdirde söz konusu önceliklerin ve düzenlemelerin İslâm?la çakışmadığı, aksine ona hizmet ettiği görülür. Acaba nasıl oluyor da bazıları İslâmcıların demokrasiye düşman olduğu iftirasını atabiliyor? Bu makale Halil Kendir tarafından Dünya Bülteni için tercüme edilmiştir.


Dünya Bülteni
———————————-
Raşid El Gannuşi
 
DİĞER KÖŞE YAZILARI