Ana Sayfa Kategoriler Dosyalar İslam İnsanlığa Ne Vaad Ediyor

İslam İnsanlığa Ne Vaad Ediyor

0
İslam İnsanlığa Ne Vaad Ediyor

Gerçek, Lacan’a göre tahayyüllerimizin massedemediği, fethedemediği ya da hazmedemediği dünyanın/hayatın o sert çekirdeği. Hayaller ve semboller üzerinden ürettiğimiz kendimize ait o dünyadan, yani somut olarak yurtlandığımız, mülkleştirdiğimiz dünyadan geriye kalan o direnen, ele geçirilemez kısım.

Tahayyüller ve Gerçekler

Gerçek, Lacan’a göre tahayyüllerimizin massedemediği, fethedemediği ya da hazmedemediği dünyanın/hayatın o sert çekirdeği. Hayaller ve semboller üzerinden ürettiğimiz kendimize ait o dünyadan, yani somut olarak yurtlandığımız, mülkleştirdiğimiz dünyadan geriye kalan o direnen, ele geçirilemez kısım. İnsanoğlu da, gariptir, her daim elinin altında olandansa, tam da buna, yani ehlileştiremediği o direnen unsurlara diker gözlerini. Âdem’in cennet kıssasındaki yasak ağaç ya da Davut kıssasındaki 99 koyun karşısındaki o tek koyun, bir bakıma tahayyüllerimizin gerçekleşme sınırlarının dışında oldukları ölçüsünce, üzerine bayrağımızın dikilmediği o en son ada olarak, bir kızıl elmadır; yani uğruna tüm edinimlerimizi bile tehlikeye atabileceğimiz o sınır/hayal ötesi imkânsızlık.

Beri yandan tahayyüllerimizin dünyası da, birer tahayyül olarak kaldıklarında, sorunsuzdur belki. Üzerlerinde dilediğimiz gibi at koşturabiliriz. Ama bir kez cin şişeden çıkmaya görsün. Tahayyüllerin gerçekliklerle yüzleştikleri yerde, oldukça sert anaforlar çıkar ortaya. Elimizin altından kaçar her şey. Artık tahayyüllerimiz üzerinde egemen olan bizler değilizdir; tam aksine onlar koştururlar artlarından bizi ve olmadık serüvenlere çıkarırlar.

İslamcılığın ya da Müslümanların da bir zamanlar kurdukları tahayyüllerden veya düşlerden fırlayan eğilimler, şimdilerde dünyanın dört bir tarafına saçılmış durumda. Elbet tahayyüllerle olgular arasındaki fireyi de göz önünde tutsak bile, bariz bir memnuniyetsizlik, dünün düşlerine ya da ütopyalarına itiraz etmekte.   Bu tahayyüller, olgusal gerçeklerle yüz yüze gelmediğinde, belki masum düşlerdi, hoşgörüyle bakılan. Ama dünya üzerinde dolaşmaya ve yurtlanmaya, hele hele de birbirleriyle çatışmaya başlayınca, giderek sevimsiz canavarlara dönüşmeye başladılar. Türkiye Hizbullah’ı, bir bakıma bizim tahayyüllerimizin nasıl bir canavarlaşmaya dönüşebileceğinin, maliyeti 28 Şubat olan erken bir uyarısıydı. İsrail karşısında yine tahayyüllerimizin bir kahramanı olan Lübnan Hizbullah’ı ise, sıra Suriye’deki mevzilerini kaybetmek istememesine geldiğinde, bu kez çabucak bir şeytana dönüş-türül-ebilecektir. İkiz Kuleleri vurduklarında imkânsızı gerçekleştiren kahramanlar olan El Kaide savaşçıları, saldırılarını Müslüman hedeflere de yöneltince, çirkin hainler haline geldiler. Batılılarla savaşırken kahraman olan Şebab mensupları, Müslümanlara, özellikle de Türklere saldırınca, bu kez aynı batılıların maşasına ya da ajanına dönüştüler. Esed’e karşı savaşırken romantik ve çılgın savaşçılar olan Nusra cephesi, bu kez Türkiye’nin Kürt stratejisine aykırı bir pozisyona yönelince, uslandırılması ve hatta arıtılması gereken zararlılar haline geldiler. Devrim yaptığında bayraklaştırılan İran, kendince bir hegemonik strateji içerisinde Türkiye ile karşıtlaştığında ve karşıtlaştığı alanlarda,  bu kez hiç de hakkaniyetli ölçülere başvurulmaksızın doğrudan şeytanlaştırılmaya başlanacaktı. Daha düne kadar mezheplerin birleştirilmesinden ve hatta reddinden söz edenler, bu kez karşı tarafın mezhepçiliğinden yakınmaya, dahası mezhepçileşerek, karşı tarafı İslam dışılıkla suçlamaya girişecektir. Beri yandan düne kadar kalkınmacılığın ve projeciliğin itibarına toz kondurmayan bakış açısı, bu kez kalkınmacı projelerin çevre, ücret adaleti, sömürü ve hatta insan hakları bariyerleriyle her karşılaşmasında, geri adım atmak şöyle dursun, bu itirazlar olacaktır suçlanan ve küçümsenmeyle (üç-beş ağaç, üç-beş çanak çömlek gibi) karşılanacak olan da.

Elbet bu tahayyüllerin yapıbozumuna uğrattığı ya da ezberlerini bozduğu tek cephe, yerleşik İslam düşüncesi ya da geleneksel Müslüman yapılar değil. Belki ondan daha fazla da şaşıran ve zorlanan, dünya üzerindeki hükümranlığının karşıtsızlığından oldukça emin olan batı dünyasıdır. Düne kadar pervasız işgalleriyle, doğrudan kendi ülkelerindeki petrol istasyonlarının musluklarına bağlanmış petrol kuyularının cennetinde yaşayan batı dünyası da, bir cennetten düşme sendromu içerisindedir. 1973 petrol ambargosuyla başlayan sürecin zirve noktasını İkiz Kuleler saldırısının teşkil ettiğini söylemek için henüz çok erken. Çünkü batı dünyasının da kendince birçok tahayyülü bulunmaktaydı. Aydınlanma, sömürü, demokrasi, küreselcilik, insan hakları ve demokrasi ve hatta oryantalizm gibi.  Ama bu tahayyüllerin cennet bahçesinden, zehirli dikenlerle dolu olan bir cangıla düşmüş durumda şimdilerde dünya. Oryantalize ettiği her sahadan birer bumerang gibi geriye dönen her proje(ct), batı dünyasında yeni bir “Tanrının ölümü” sendromuna yol açmakta. Hem bu kez “Tanrının katilleri olma payesi”, üzerinden kendilerine ait bir efsane üretme kabiliyetine de sahip değil. İkonaklastlar bu kez tam da karşı cepheden gelmekte; yani Tanrı katlinin öcünü alma iddiasına sahip olan bir cepheden. Yani bu kez sorun sadece çıplak silahların kan kusturucu şiddetiyle çözüleceğe benzemediği gibi, bir Tanrı katliyle çözülecek gibi de değil; bir de Tanrı koyabilmeliler istihkâmlarının üzerinde dalgalanmakta olan bayraklarına, muarızlarının saldırılarını savuşturabilmek için.      

 

Edilgenlikten etkenliğe ya da projecilikten tahayyüllere

 

Tahayyüllerle gerçekliklerin karşılaştıkları kriz anları, karşıtlıkları dönüştürerek, farklı mecralara doğru akışlara neden olur. Yetmişli yıllar boyunca, şehrin kenar mahallelerine doğru akan, buradaki yoksullara sofrasını ve gönlünü açan Müslümanlar, Türkiye siyasetinin krizinden, sola ait değerlerin ve sosyolojinin Müslüman’ca bir mecraya doğru akışıyla çıktılar. Bu kriz anları, hakikatin de zuhur ettiği; olağan anlara karşı trajik ya da istisnai olan anlardır. Korkulur ki Gezi Parkı da bu dönüşümün farklı bir yönde gerçekleşiminin işaretidir. Ancak bu kez onuru savunulan, kendisine gönlünün açıldığı, kenar mahalle yoksulları yerine, bir o kadar savunmasız ve dilsiz olan ağaçlar ve onların dostları olmuştur.

Bir zamanlar kalplerinde duydukları haşyet, iştiyak ve hakikati, kendilerine yakın buldukları yoksullarla paylaşmak için kenar mahallelere davete giden ve hatta oralara hicret eden Müslümanlar yok artık. O ortak ruh ikliminden giderek uzaklaşılmakta ne yazık ki. Burjuvazinin değerlerine bağlanmış olan Müslümanlar (daha doğrusu muhafazakârlar, çünkü devrimci tahayyüllerinden uzaklaştıkça, muhafazakârlaşacaklardır), şimdilerde sitelerde oturuyor ve kendilerini yoksul mahallelere götürecek olan otobüslere ya da minibüslere binmiyorlar artık. Yürümek, yormakta şimdilerde bir başka sınıfa aitleşen bu bedenleri. Bedenler kadar gönüller de yaşlanmış sanki. Ve sanki insanlara vaat edeceği hiçbir şeyi kalmamış gibi. Ya da artık buna ihtiyaç hissetmiyor. Gömülmüş olduğu iktidar (yanılsamasın)’ın hissiyatınca, tüm davetçi arzuları körel-til-miş ya da dış dünyalara dönük fütuhatçı bir ideolojiye dönüştürülmüş durumda. Bir zamanlar mahrumlar için çarpan kalbi şimdilerde uluslararası stratejilerle meşgul. Dolayısıyla o artık kenar mahallelerin yoksullarıyla karşılaşmadığı gibi, onları anlamaya çalışan bir kalbe de sahip değil. Hatta onun da ötesinde, yaşadığı dünyaya dair olan sorumlulukları üzerinde de düşünmekte değil artık. İnşacı bir zihniyet tarafından massedilmiş olan hissiyatı, yoksulları anlamaktan uzaklaştığı gibi, giderek bir “nekropol”e dönüşen şehrin hissiyatını anlamak hususunda da duyarlı değil. Hatta bu tür bir duyarlılığı geliştirecek hissiyat ve yeteneklerinin köreldiği bile söylenebilir. O artık, belki de “çılgın Türkler” efsanesine karşı geliştirilen “çılgın proje”ler peşinde. Dolayısıyla yalın, basit, sıradan, mütevazı duyarlılıklara karşı, bir zamanlar laik cumhuriyetçilerde görüp nefret ettiği, kendisine karşı geliştirilmiş olan şu horgörü gibi, ötekiler önünde gönlünü indirmesini engelleyen, enikonu bir kibre sahip. Üstelik kendisini hakikate karşı körleştiren bu kibrin onu “bir yerlere” çıkaracağına dair de bir zehab içerisinde.

Oysa hayatın sahici anlamda değişimi, bu çoğu israfla neticelenen “çılgın projeler”le gerçekleşmemekte. Projeciliğin anlamlı olduğu tek yer, rutin faaliyetlerin sürdürüldüğü alanlardır; yani somut mühendislik alanları. “Çağdaş batı toplumunun gerçekliklerine yeni bir hayat ve ivme kazandıracak yeni bir fikir sistemi doğarsa, bu sistem kompüterler, yığınla veri toplama ve depolama şöyle dursun ya da problem tanımları ne kadar kesin olursa olsun veya araştırma dizaynı ne kadar kuşku götürmez olursa olsun metodolojinin ürünü olmayacaktır. Aksine bu, bilim adamının sanatçıyla paylaştığı şu entelektüel sürecin ürünü olacaktır: aklın disipline ettiği ve kökleri gerçeklikte (olan) ikonik tahayyül ve agresif sezgi.” (Robert Nisbet, Sosyolojik Düşünce Geleneği, Paradigma Y. s. 434)

Çılgın projeler ve tumturaklı yardım çabalarına karşı, temel sorunlarımız el değmemiş bir biçimde orta yerde durmakta ve ısrarla görmezlikten gelinmekte. Sözgelimi kimi fetvalarla etrafından dolanmamız mümkünleştirilen bir faiz sorunu ve unutulmaya yüz tutan bir faizsiz ekonomi tahayyülü. Yardımlar, yoksulların gözetilmesi, madunların çığlıklarının duyulması elbette güzel davranışlar. Ama bunlarda bir yandan da kolaycı ve kötülük savıcı bir taraf yok mu? Ümmetin onca parası ve imkânı, her yıl kurban kesimine, umre ziyaretlerine, şatafatlı mabetler inşasına ya da benzeri birinci derecede zorunluluk arz etmeyen yerlere sarf edilirken, faizli bir iktisadi sistem (kapitalizm) giderek daha fazla içselleştirilmekte. Bir başka açıdan ise Müslümanlar, küresel sistem tarafından giderek daha fazla evcilleştirilmekteler. Oysa bizim asli yükümlülüğümüz, Müslümanları sömürü çarklarından kurtarmak kadar, dünya yoksulları açısından da sahici bir umut olacak olan faizsiz bir iktisadın, insanca ve adil bir bölüşümün imkânını ve alternatif (kapitalizm dışı) ticaret biçimlerini ortaya koyabilmektir. İşte bunun için de Müslümanların artık büsbütün teksif oldukları ve tüm tasarruflarını/iktisadi fazlalarını aktardıkları “sınırsız ve sorumsuz” yardımlaşma kampanyaları yerine, biraz da bu asli sorunlara kaynak ayırmaları ve bunların çözümü için iktisadi bir zemin (sözgelimi faizsiz bankacılık, kredi, yatırım, şirketleşme, ortaklık veya yardımlaşma modelleri) için kafalarını yormaları ve dikkatleri kadar imkânlarını da bu alanlarda teksif etmeleri gerekmekte değil mi? Yani bu yardımlar, salt tüketici kredisi mantığından çıkarılıp, biraz da üretici kredisi mantığına yöneltilmelidir. Zira ümmetin en acil derdi olan yoksulluk bile, temelde bu sorundan neşet etmekte.

İslam: Bir savunma mı, bir vaat mi?

İslam ise, bu anlamda dünyevî bir ütopya önermediği gibi, temel olarak dünyada bir “Tanrı Krallığı”nın kurulmasını da amaçlamaz; ve hatta böylesi bir düşünceyi doğru da bulmaz. İslam’ın amacı nihai bir homojen (türdeş ya da ırktaş) toplum oluşturmak olmadığı gibi, böylesi bir düşünce, her şeyden önce Kuran’a aykırıdır. Toplumsal idealler için sürekli bir savaşım ve çabayı öngören İslam açısından dünya, bir imtihan dünyasıdır ve öyle de kalacaktır. Adaletli bir toplumsallık ise, hiç bir zaman güvence altına alınamayacak olup; bu, tıpkı özgürlük gibi, sürekli bir mücadeleyi gerektirmektedir. Bu tür bir stabilleştirilmiş toplumun varlığı ve sürekliliği, eşyanın tabiatına ve dünyanın bir imtihanlar dünyası olmasına da aykırıdır. Kaldı ki bu tür stabiliteler daima egemen sınıfların lehine ve madun ve mahrumların aleyhine olarak, siyasetin, yani özgürlük ve adalet mücadelelerinin de bir durdurulma çabası ve söylemidir. Doğa toplumu, tarihselcilik, ütopyacılık gibi dünyevî sürekliliklere ve belirlenmişliklere dayanan anlayışlara karşı İslam, süreksiz, biricik ve kazanımsal olan bir insanlık tanımını ve kesintisiz bir özgürleşme ve adalet mücadelesinin sorumluluğunu ortaya koyar. Tarihselciliği doğrulayan bir ilerleme telakkisi ve özdeşçil bir toplumsal homojenleştirme, İslam’ın özüne aykırıdır. İnsan, doğa sisteminin bir parçası ve süreği olmadığı gibi, kazanımları da mutlak bir anlamda temellük edilmiş değildir.  Dolayısıyla toplumsal ve insanî kazanımlar, uğruna sürekli bir mücahede ve elde tutulması için bir ihtimam gerektirdiğinden; bu, insanoğlunu daimi bir biçimde görevli ve mesul kılar. Unutkanlık ve idraksizlik, elde edilenlerin kaçırılması anlamında, sürekli olarak başa dönülmesini gerektiren bir imtihanla yüz yüze olduğumuzu gösterir. Hiç kimse ayrıcalıklı ya da kayrılmış değildir ve herkes için ancak kendi amellerinin karşılığı vardır.

Bu ise insanın türdeşleştirilmediği, ırksal, üretimsel ve homojen bir saflaşma içerisinde olmadığı ve buna tâbi tutulamadığı bir özgürlüğe açıklığı gerektirir. Aydınlanmanın değerden yoksun pozitivizmine karşı, insanı bir değerler ahlâkının yükümlülüğüne ve ufkuna tâbi tutan İslam, temel anlamda bir türdeşleştirilmeye imkân tanımayacak ölçüde bireysel bir yükümlülükle özgülleştirmektedir insanları. Asimile edilerek düzleştirilmiş bir dünya kadar İslam’a uzak bir ideal olamaz. Çünkü insanlar temel anlamda özgürdürler. Bu, Müslümanlar arasındaki farklılaşmaların imkânına kadar, İslam dışı bir dünyanın farklılaşmalarına tahammüle de açık oluşu gerektirmektedir. Açıklık, her şeyden önce belirli bir dizin ya da dizgeye tâbi tutulmayışın insanoğlunun bu özgürleştirici tanımında bulunmaktadır. Bir sınıfın, bir ırkın, bir coğrafyanın çocuğu olmamak kadar, dinsel bir kast ya da kurumun bir üyesi olmaya da indirgenemez bir Müslüman. Zorlayıcı bir eşitleşme ya da dindarlaşma, iktidar önünde türdeşleştirilmiş bir eşbiçimlileşme, İslamî bir ideal olarak ortaya konamaz. İslam, her açıdan farklılaşmaları ve asimetrileri güvenceye alır. Bir insan toplumunun zenginliği ve insanın özgürlüğü, ancak bu şartlarda mümkündür çünkü.

İman, Eminlik, Aile, Cemaat ve Cihad

İslam bir dünya görüşü, yani hayata bir anlam mı sunar, yoksa bir yönetim biçimi mi sorusuna farklı cevaplar vermek mümkündür belki. Bu biraz da nasıl bir arayış içerisinde olduğumuzla ilgili bir cevap olacaktır. Ama bu tür, bir ölçüde indirgemeci ve hatta tabir caizse acilci yaklaşımlar, sonuçta belli bir İslam yorumu üretirler ya da aslında almak istedikleri cevabı bulmaya çalışırken, hakikatle olan rabıtalarını kaybederler. Ama insanların daima acil sorunları vardır ve onların çözümü bazen her şeyin, her türlü arayışın önüne geçebilir. Beri yandan hakikaten insanlığın içerisine düştüğü kimi durumlar, gerçekliği hakikatin önüne geçirebilir. Sözgelimi günümüzdeki modernite sorunu, bu tür bir katastrofik sınır durumudur.

Günümüz modernitesinin insanlığa (batı dünyasına) belli bir istikrar (üretim, güvenlik, yönetim vb) kazandırmasına karşı, insanlığın dünyadaki yerine ve anlamına ilişkin suskunluğu, insanların geçmişteki pagan dünyadan daha anlamsızlaştığı ve yalnızlaştığı bir bunalıma atmıştır. Hayatın hızının bastırdığı bu bunalım, demokrasilerin belki insanlığı siyasal krizlerden uzaklaştıran ama değer yoksunu bir dünyada yapayalnızlaştıran bir nihilizmine duçar kılmaktadır. Demokrasinin evrenselliğinden söz etmek ise, aşırı bir tanımlamayla, demokrasiyi bir dine çevirmektir. Oysa demokratik bir estetik, iktisat ya da ahlak sorularının bir karşılığı ya da cevabı yoktur. Anlamsal tarafı boşaltılmış bir hayat anlayışı ise, insanların önüne yaşamak için güç yetiremedikleri bir amaçsızlıktan, yani nihilizmden başka bir şey koyamaz.

İslam’ın/Müslümanların tasvir/tahayyül ettiği hayata dair belli bir anlam dünyası, modern insanın tutulduğu bu hız çıkmazı karşısında, insanı büyük bir anlam dünyasına yerleştirmek için, belli şartlandırmalar ve yönelişlerden  dışarı uğratan bir hayat vaat eder; daha doğrusu bu, ötesi olan, hesap vermekle yükümlü olduğumuz bir dünyadır. Bu ise ister istemez hayatı belli tutkulara ve tatminlere adamaktan öte, hayatın bir bütün (öteye de açıklığı olan bir bütünlük) olarak kavranmasıdır. Öyle ki bu bütünlük içerisinde çevre kadar madunlar, mazlumlar kadar eşyanın kullanılma biçimi de vardır. Oysa günümüz batı dünyasının yaratmış olduğu hız döngüsü, insanları her şeyden önce tüm bu bütünlük üzerindeki serinkanlı bir düşünüşten alıkoymakta ve insanlık kendisini, kendisine yüklenmiş olan sorumluluklarını ifa etmekten arî olarak hissetmektedir. Tikel tutkuların, çıkarların ve başarıların somut galebesi, sorumluluğu başkalarına ya da başka zamanlara bırakan bir günü çalma utkusunda körelmektedir. Bu körleşmenin maliyetlerine hazırlık, sadece çığırından çıkmış olan bir dünyaya hazırlıklı olmak anlamına gelmemelidir. Gündelik hazlarından, tutkularından ve tatminlerinden vazgeçmeyi öğrenmeye yönelmiş bir serinkanlılığın ahlakına hazır olmak; rasyonelleştirilmiş dünyasal gerçekliğin ve bunun irrasyonelleştirdiği hayata dair anlamın öne alındığı yeni bir kalkınma modelini de ilkeselleştirmektir. Oysa günümüz Müslümanları da bu hız saplantısının girdabına kapılmıştır. Bunun en somut örnekleri ise nükleer enerjiye duydukları tutku, faizli (yani haksız kazanca ve başkasının emeğini sömürüye dayanan) bir hayatı sorgulamaktan giderek uzaklaşmaları ve alternatif bir hayat üretme ideallerini giderek yitirmeleridir. İnsanların bir üretim ve tüketim mekanizması haline getirildikleri bu üretim-tüketim döngüsünün aşkınlaştığı hız-yoğun hayata daha ne kadar tahammül edebilecekleri bir yana, hayatın bir yerlerinde de, bu hız ve üretim-tüketim döngüsüne dair olan tepkiler (Baudrillard’ın sözünü ettiği o lanetli pay) giderek birikmektedir. Bu belki farklı bir modernitedir ama asla yeni bir şey değildir. Kuran kıssalarında bahsi geçen, geçmiş toplumlara yönelik eleştiri ve uyarılarda da, buna dair belli ipuçları bulunmaktadır.

İslam iman’dan, yani eminlikten çıkar yola. Bu, insanın yaşadığı dünyadan ve dolayısıyla da Allah’tan eminliği (tevhid) kadar, kendisinin de emin (mümin) olması, yani insanların elinden ve dilinden zarar görmeyeceğinin vaadidir. Bundan sonraki adım ise cemaattir. Yani insan ancak bir toplum içerisinde gerçekleşir ve kendi kâmil anlamına kavuşabilir. Bu toplum, bir anlamda kendi eminliğinin ve evrenselliğinin ortaya konduğu ve somutlaştığı alandır. Bu toplum, zulme maruz kalmak ve boyun eğmek kadar, zulme tevessül etme ve Allah’ın arzında tanrılık taslamaktan (tekebbür) da beri olduğunun vaadidir. Orada yegâne otorite (egemenlik, mülk) Allah’a aittir ve insan, varlıklar âlemindeki ortada oluşu gibi (yaratıcı ve yaratılmışlar arasındaki arada olma) , her açıdan da ortayolcu bir tutum içerisinde olmayı vaat eder. Bu ortada oluş, ruhçuluk ve maddecilik, sağ ve sol, dünya ve uhra, batı ve doğu, israf ve çilecilik, ruhbanlık ve sekülerlik gibi sapmalar arasındaki dengenin korunmasının vaadidir.

Allah bizim sahici özgürlüklerimizi sınırlamaz. O, bir mabut olduğu kadar bir dost (velî)’dur. İslam’ın nihai amacı, insanları baskılayıcı yersel otoritelerin, köleci ve sömürücü sistemlerin tasfiyesidir. İnsanı ve toplumsallığı üretimsel veya tüketimsel esaslara dayalı olarak tanımlamayan ve tanzim etmeyen İslam, böylece ırksal uyruklaştırmalar kadar, üretimsel-tüketimsel dizgeler tarafından şeyleştirilen (çifçi, işçi) ve disipline edilen insan hayatı ve emeği üzerinde tasarruf edici ve özgürlükleri kısıtlayan bir toplumsallık inşası savından yola çıkmaz. İnsanlar özgürlük ve anlam arayışı açısından değerlendirilir ve bireysel kimlikleri baskı altına alınamaz. Mesela en önemli ve somut toplumsal kurum olan ailenin tarımsal sistemde toprağa ve erkeğe bağımlılığı ile burjuva ailesinin mülkiyet ve çocukların üretimsel sisteme hazırlanmasına matuf disiplinine karşı İslam, aile bağlarının tarafları sıkboğaz eden disiplini ve zorlayıcılığı kadar, aileyi imkânsızlaştıran bir toplumsal dağılmanın da ortasında bir yol önermektedir. Evlenme ve boşanmanın kolaylaştırıldığı ve mülkiyetin kişisel bir hak olarak korunduğu bu yol, hayatın kadın ve erkek tarafından paylaşımın anlamını, özgürlüklerin kısıtlandığı ve tarafların biri ya da yönetimsel dizgeler tarafından temellük edildiği bir raddeye kadar genişletmez. Aslolan kişisel özgürlüklerin korunmasıdır çünkü. Bu durumda çocukların yetiştirilmesi ve gözetilmesi dahi kişisel özgürlükleri baskılayıcı bir gerekçe olamaz. Çünkü başlangıç dönemlerinde oldukça gevşek yapılı ve kişisel özgürlükleri batırmayan evlilik bağları, giderek çekirdek aile modeline ve bu modelin baskılayıcı sürekliliğine evrilmiştir. Oysa temel olan kişisel özgürlükler ve tarafların birlikte yaşamayı özgürce tercihleridir. Kuşkusuz ki birbirine sabır ve tahammül de güzel ve ödüllendirici erdemlerdir. Ama evlilik bir mahkûmiyet değildir ve aile, geçişsel kolaylıklarıyla kişiler değişse de varlığını koruyan bir model olarak da sürdürülebilir ve sürdürülmelidir. Bu, hem kişisel özgürlükleri koruyacağı gibi, hem de farklılaşan ilişkilere açıklığıyla tarafları besleyici ve toplumsal ilişkilerin akışkanlığını sağlayarak, toplumu da özgürleştirecek ve dinamikleştirecektir.

Müslim olmak, yasaların biçimselliğine riayettir. Oysa mümin olmak, bu biçimselliği derinleştirmek, hakikate riayettir. Hakikat ise farklı biçimlerde zuhur edebilir. Müminin feraseti, bu anlamda biçimsellik karşısında körleşmeyerek ya da şartlanmışlıkla davranmayarak, mahiyet araştırmasına girebilmektir. Olguların temsil değerinden ziyade, hakikatin zuhuruna kesilebilmektir dikkati. Çünkü hakikat, daima olgulardan bir adım öndedir ve umulanın aksine, çoğu kez olgusal gerçeklikle hakikatin çığır açıcılığı birbiriyle çatışarak yeniler dünyayı. Ama insan, her daim; Allah, ahlâk ve tabiatla uyum içerisindeki bir hayatı savunmak mecburiyetindedir. Bu insicamın bozulması, hayatın genelini çığırından çıkaracaktır çünkü.

İyiliğin yaşanması/yaygınlaştırılması ve kötülükten uzak durulması/kötülüğün önlenmesi ilkesi, “cihad”ın gerçek anlamı olarak, başlı başına en önemli ahlaki ve siyasal bir tutum ve ilkedir. Cihad, yani kendisini ve toplumu değiştirmek için sürekli bir cehd içerisinde olma; kendisi kadar çevresinden de sorumlu olmadır.  İslam’ı, özellikle modern devletler gibi sistemsel tortulanmalar yerine, iyiliğin yaşanması ve kötülükten uzaklaşılması gibi ilkeler ekseninde sürdürülmeye çalışılan süreklilikler ve yolculuklar (hicret) olarak ele almak, daha doğru bir yaklaşım ve tutum olacaktır. Bu, fıtrata dayalı olan ahlakı (marufu) savunulur kılacağı gibi, bir müminler toplumunu da daimi bir siyasal bilinç içerisinde tutacaktır. Yani ahlak ve bir anlamda onun toplumsal türevi olan siyaset, dolayısıyla da bütünsel anlamıyla din, belli kurumsal yapılara tevdi edilen resmî bir görevlendirme olmak yerine, belli bir toplumsal yaşama hali, sorumluluğu  ve bilinci olarak sürdürülebilecektir. İktidar ya da devlet ise, kurumlaşmış bir somutluk olarak, siyasetin belli bir halidir. Eminliğin belirginleştirildiği bir tutum, (devlet gibi) bir çökelti bırakmasa da ardında, hakikatle ve toplumla kurulan rabıta dolayımıyla, kalıcı toplumsal sürekliliklere yol açar. Bir yönüyle metafizik olan bu süreklilik, emin olmanın sadece bu dünya ile sınırlı bir bakış açısını aştığı ölçüsünce, insanı da beşerilikten insanlığa doğru sürükleyen bir tutuma dönüşür.

Müslümanlar hakikatin, adaletin ve mustazafların yanında (olmalı)’dır. Ancak çoğu kez hak ile batıl o denli kolay ayırt edilemez. Şeytan insana soldan yaklaştığı gibi sağdan da yaklaşabilir ve sureti haktan da gözükebilir. Hakikatin ayırt edilemezliği noktasında, müminin feraseti, durması gereken yeri aydınlatmalıdır. Özellikle Müslüman toplum ile hakikat, adalet veya mustazaflar arasındaki çatallanmalar sırasında, toplumsal çoğunlukla birlikte olmak güdüsü yolumuzu şaşırtabilir. Bu zamanlarda yollarını şaşırmayanlar, adalet ve hakkaniyet duyarlılıklarını yitirmeyenler, azın azı olabilir. Bizim yönümüzü belirleyecek olan ise çoğunlukların isterisinin yanında saf tutmak değil, hak ve adaletten şaşmamaktır.

|Ümit Aktaş, Özgün İrade, Sayı:113