İnsanın Dört Zindanı

0
329

Gezgin olarak yeryüzünden yolculuğa çıkan bir bilgin, Merih gezegenine vardığında burada konferans olacağı haberini alınca, bu konferansa katılma kararı alır.

İnsanın Dört Zindanı (Ali Şeriati)

Sunuş

Geçtiğimiz günlerde üstad Ali Şeriati ile ilgili yazı dizisinin girizgahı olan kapsamlı biyografi çalışmasının sonuna üstada ait kitapların incelemesinde bulunacağım notunu düşmüştüm, bu biraz gecikmeli çalışmamın ilk kitabını özellikle “İnsanın Dört Zindanı” olarak seçtim zira yazmaktaki muhatabımızdan, hayattaki muhatabımıza kadar geniş bir alanda benden, bize giden sınırsız yolculukta başat faktör “insan”dır. Zaten Üstad Şeriati, ideolojik içerikli çalışmalarına başlarken start noktasını “insan” ile belirliyor.

Ayrıca bu kitap, Yeni İnsanı Kendinden Kovduran Meyve; Özgürlük başlıklı yazıma ilham ve yol gösterici olması açısından, birçok insanda olduğu gibi bende de yoğun manalar uyandırmaktadır.

İşaret Yayınlarından, Prof. Dr. Hüseyin Hatemi çevirisiyle çıkan bu çalışmada öncelikle, çevirinin uzmanlık gerektiren bir alan olması ve bu uzmanlığı alasıyla gözler önüne seren, dip notlarındaki açıklamalarla ve son sözdeki mana ile taşları yerine oturtan Hüseyin Hatemi beye sonsuz teşekkürlerimle.

İnsanın Dört Zindanı

Merhum Şeriati’nin birçok kitaplaşmış çalışmasında olduğu gibi bu çalışması da öğrencilere yaptığı konuşma notlarından derlenmiştir.

” Hanımlar, beyler, aziz öğrenciler!” diye söz başlayan Şeriati’nin, bu çalışması Ekim 1970′de Abadan’da üniversite öğrencilerine hitaben yapılmıştır. Bir Beraat Kandili gecesine denk gelmesi nedeniyle, Şeriati konuşmasına-kitaba kutlama ile başlar.

Sorumlu olmanın nedenini “insan” ile tanımlayan Şeriati önceliği insanı tanımlamaya verir. Sahi nedir insan?

İnsan- Beşer Ayrımı

Üstad’ın tezi “Dört Zindan” meselesi üzerinedir ve dört zindana geçmeden insanın tanımıyla meseleye girer. Ona göre, varlık olan insan, beşer ve insan olarak ikiye ayrılır. Beşer etten, kemikten, yiyen, tüketen ve durduğu yerde sabit bir varlık olmasına rağmen insan beşerin olabilen, -imek halidir. Yani durmayan, seçebilen, ilerleyebilen, etin ve kemiğin çok üstünde bir varlık. Zaten üstadın dikkat çektiği üzere Kuran-ı Kerim’de bazı yerlerde beşer, bazı yerlerde insan kelimesi seçilmiştir.Üstadın konuşmasında ve Hatemi’nin dip notta seçtiği kıssalar konunun anlaşılır olması açısından önemlidir.

” Gezgin olarak yeryüzünden yolculuğa çıkan bir bilgin, Merih gezegenine vardığında burada konferans olacağı haberini alınca, bu konferansa katılma kararı alır. Bu konferanstaki konuşmacı söze dünyada hayat olduğunun ispatlandığı müjdesi ile başladıktan sonra dünyanın halini kendi tanımlarıyla anlatmaya başlar; Dünya dediğimiz yerde hayat ve hayat açısından çok önemli varlıkların olduğu ispatlanmıştır ancak beşer diye adlandırılan bu varlıklar çok tuhaf davranışlar sergilemektedir. Mesela hiçbir neden yahut tanışma olmadan birbirlerini topluca öldürebilmektedirler, doğada buldukları doğal yiyecekleri gereğinden fazla tüketmek için evlerindeki dolaplara doldurmakta, bu yiyecekleri içlerine garip baharatlar ekleyerek, yakarak (pişirerek) tüketerek hastalanıyor sonra doktor dedikleri varlıklara gidip şifa arıyor ancak sonra bu eylemlerine devam ediyorlar. Beşer ismi verilen bu varlıklar yine hiç nedensiz olarak bir başka beşer gurubuna karşı birbirlerini kışkırtıyorlar ve toplu ölümlere yol açan savaşlara gidiyorlar. Aynı zamanda çok gelişmiş olan bu beşerlerin bu tür deliliklerine anlam vermek mümkün değildir. Hiç bir hayvan türünde bu türde bir vahşilik de görülmemiştir ” ( Ali Şeriati’nin isim vermediği bir yazardan alıntısı)

” Dünya Savaşı sırasında birbirlerini topluca öldüren beyazların, öldürdükleri insanları yemediğini duyan bir Afrikalı kabile mensubu, bu vahşet ve gaddarlık karşısında dehşete düşer ” ( Hüseyin Hatemi’nin Albert Schweitzer’den alıntıladığı dipnot)

Demek oluyor ki, beşerin amacı-ülküsü, insan olmaktır. İnsan sürekli gelişim sürecidir.

İnsanın Sahip Oldukları

Mi-resed merdi ke zencir-i golaman beşkened

Dide-em ez rouzen-i zindan-i şuma / Zebur-ı Acem- Muhammed İkbal

(Tutsakların zincirini kırmaya bir er geliyor/ Zindanınızın duvarındaki mazgaldan gördüm bunu)

“İnna ileyhi ve inna ileyhi raciun” ayetinde insanlık felsefesinin özü vardır. İleyhi raciun, yani insan Allah’a yönelip döner. Bunun sonucunda ne Allah, ne de insan duran değil, sürekli hareket edendir. Bi iznillah Allah’ın yaratması, yaratmaya devam etmesi, kendi durmayışına kanıttır.

Olması gereken ve olma sürecine girmesi gereken insanın üç özelliği vardır: İlk olarak bilinçli varlıktır. İkinci olarak seçme yeteneği vardır. Üçüncü olarak yaratıcı özeliği vardır. (Yaratıcı özelliği derken, şirk boyutunda bir yaratma değil, üretme manasında bir yaratmadan bahsediliyor)

İnsan bilinçli bir varlıktır. Şeriati diyorki; Decartes ” Düşünüyorum, öyle ise varım ” derken, Gide ” Duyumsuyorum, öyle ise varım ” demiştir. Bu iki sözde şüpheyi içinde barındırır ve hedefi vuramamıştır. Ancak Camus ” Başkaldırıyorum, öyle ise varım ” dediğinde doğruyu söylemiştir. Çünkü insan başkaldırınca vardır. İnsan ” La ” ile başlar, yani kendini alıkoyan tüm şeylere ” La-Hayır ” diyerek başkaldırır. Hz. Adem bunun bir örneğidir, cennetten (burada belirtelim birçok düşünür Hz. Adem’in hesap günü sonrası ödülü olan cennette değil, güzel bahçe anlamına gelen bahçede yaşadığını izah ediyor, ki Şeriati de böyle yorumluyor) oranın hali hazırdaki haline başkaldırarak, insanlığın kaderini başlatmıştır. Ve başkaldırma bilincine ulaştıktan sonra itaat eden insanın itaati ise Hz. Adem örneğinde olduğu gibi istenmiş, iradi bir itaattir. Şu halde insan kendi bilincine sahip bir varlıktır.

İnsan seçebilen bir varlıktır. Başkaldırdıktan sonra, bu başkaldırış, çevresi, doğası, toplumu ne olursa olsun, baş kaldırış sonrası seçebilen hatta bu seçimlerden biriyle kendi hayatına dahi son verebilen bir varlıktır.

İnsan yaratıcı özelliği olan bir varlıktır. Doğadaki mevcutlarla yetinmesi bittiği an bir sonraki adımla ihtiyacı olanı üretebilendir. Taştan tekerlek yapımı gibi bir basitten, uçmak istediğinde ve kanadı olmadığında uçak yapmasına kadar üretebilen bir varlıktır. Ayrıca sanat dediğimiz formda kainatın bir benzerini yapması yahut kainata ait olanı bildiği biçimle yorumlaması da buna kanıttır.

Bunun yanı sıra, Üstadın dikkat çektiği üzere Heideger, Sartre ve Kierkegaard gibi varoluşçu akım içerisindeki -Kiekegaard hariç- Tanrı tanımaz feylesoflar dahi insanın bu yönünü inceleyerek, ona muazzam bir yer biçmişlerdir.

İnsanın Dört Zindanı

İnsanın bu üç özelliği diğer bütün özelliklerinin kaynağıdır. İnsanı insan yapan bu üç özellikten sonra onu oluşum sürecinden alıkoyan dört kısıtlayıcı etki vardır.

İşte bu bahsettiğimiz özelliklere sahip insan doğa, toplum, tarih ve ene’sinin oluşturduğu dört duvarın zindanı olduğu, bir maphustur.

İnsan esiri olduğu doğa(naturalizm) zindanından bilim, üretim ile kurtulabilir. Mesela bir çöl insanı, çölün zorluklarını üretim sonucundaki ürünler ile azaltabilir yahut orayı terk edebilir.

İnsan esiri olduğu tarih(historizm) zindanından öğrenerek kurtulabilir. Örneğin İranlı, Şii tarihiyle yoğrulmuş insan, bir dönem bu etkilerin altında ezilmiş-etkilenmiş olsa dahi kendinde mevcut özelliği olan bilinçli seçimler bu zindandan da kurtulabilir.

İnsan esiri olduğu toplum(sosyalizm) zindanından red, seçim ile kurtulabilir.

Üstad doğa, tarih ve toplum baskısından bahsederken onları inkar etmez, bilakis varlıklarını -kah olumlu, kah olumsuz- kabul eder. Ancak bir kısıtlayıcı güç olarak var olsalar dahi yukarıda örneklediğimiz insanda mevcut üç özellik; bilinçli olma, seçebilme ve yaratma(üretme) ile bu zindanlardan kurtulabilineceğini ifade eder.

Bu gerçeği açıklarken Şeriatı şu örnekten yola çıkıyor: zamanın birinde vahşete varan bir suç işlemiş bir caniyi, tutukluluk sürecinde bir Tahranlı halı çizme-dokuma sanaatkarı yanında çalıştırmak istiyorlar. Usta, halı dokumayı öğrettikten sonra salıvermeleri şartıyla bu caniye bu işi öğretme görevini kabul ediyor. Şartı kabul edilip, cani halı dokumaya başladıktan bir süre sonra, bu işi öğrendikten sonra toplumun, tarihin, doğanın baskısıyla bir caniye dönüşmüş olmasından sonra yine toplumun etkisiyle, üretimin-sanatın inceliğinin etkisiyle çok daha farklı, naif bir insana dönüşüyor.

Ancak bu zindanın bir dördüncüsü vardır ki, ondan kurtulmak en zorudur. O dördüncü zindan ene’miz-nefsimizdir. Ve ondan ancak din ile kurtulabilinir. Din ise insanda kendiliğinden var olmayandır.(Elbet insanda fıtraten bir varlığa inanma ihtiyacı mevcuttur)

Çağdaş insan, bahsi geçen ilk üç zindanı içsel ve dışsal mevcut potansiyeli ile kolaylıkla aşmış olsa dahi bu son zindanı bunlar ile yani tek başına aşamamaktadır. Çünkü bu bahsi geçen kurtarıcıların kendileri de bir başka tutsaktır.

Bu zindandan kurtuluşun tek yolu aşktır. Hesapçı ve oportünist akıldan çok yüce bir duygu olan bu aşk, son zindanın tek anahtarıdır. İnsanın kendinden bir parça olan nefs zindanından kurtulmasının yolu kendi içsel devrimiyle mümkündür.

Son Söz Niyetine Üstad’ın Kaleminden…

Şöyle diyor Şeriati: ” Ben sana yalan söylemiyorsam, bu bana yalan söyleme diyedir. Ben sana karşılıksız çek vermiyorsam, ticari itibarım içindir gibi faydacı aklın değil ahlakın etkisiyle bunu yapmıyorsam, yalan söylememek için söylemiyorsam, aldatmış olmamak için aldatmıyorsam, hiçbir karşılık beklemiyorsam, üstelik her şeyimi yitiriyorsam, işte burada beni görüyoruz. Bu insanın ortaya çıkışı muştusudur! Hangi insanın? İçindeki dördüncü zindandan da kurtulabilen ve iman ve aşk güneşiyle insan olma yönüne doğru adım atmaya başlayan insanın!

Nietzsche gençliğinde ” hak zorunludur, zor esastır” gibi sözler sarf etmesine rağmen yaşlılığında sahibinin kamçıladığı ata sarılıp ağlayacak bir insana dönüşür. O darbelerden birinin kendisine isabet etmesi sonucu öldüğü bu olay herkes için bir başka olaydır, sizin her birinizin ‘ben’inde iki kişi vardır: Birincisi Nietzsche’nin bu olaydaki ruh güzelliği ve ahlak karşısında bir heyecan duyar. İkincisi bu manasız olaya; bir dâhinin bir beygir uğruna ölmesine güler. Fakat burada aptalca bir şey yoktur. Bu mantıki veya gayr-ı mantıki bir davranış değildir; sadece mantık dışıdır. Ahlak ve aşk da böyledirler.

Bu dördüncü aşama da insan kendini feda eder ve böylece isar* aşamasına ulaşır. İsar öyle bir aşamadır ki, insan böyle bir aşamada başkasını kendine üstün tutabilir, kendini feda edebilir.

Ali Şeraiti

Hatemi hocanın dediği gibi; bu konu üzerinde düşünmemize vesile olan Üstad Şeriati’yi rahmetle anıyorum.

 

*İsar:  “bolca vermek ” anlamına gelir.

Cemile Bayraktar / Derindüşünce