İnfaz edilenler mezarlığı.. – (Abdullah Muradoğlu)

0
135

Meclis komisyonunda verdiği bilgilerle İbrahim Güçlü, PKK`nın kuruluşunun arkasındaki giz perdesini de aralıyor. Güçlü`nün raporunda asıl mevzu, PKK`nın diğer Kürt örgütlerine mensup kişilere yönelik cinayetler ile örgüt içi infazlar.

1970`lerin başlarından itibaren Kürt siyasi hareketlerinin içinde yer alan İbrahim Güçlü`nün “Terörden dolayı yaşam hakkı ihlallerini araştırma komisyonu”na yaptığı açıklamaları dikkatle okudum.

1970`lerin sonlarında PKK`nın hedef aldığı Kürt örgütlerinden “Ala Rizgari”nin kurucusu olan İbrahim Güçlü hafızasını ve bilgilerini tazeleyerek hazırladığı bir raporu da Komisyon`a vermiş.

Meclis komisyonunda verdiği bilgilerle İbrahim Güçlü, PKK`nın kuruluşunun arkasındaki giz perdesini de aralıyor. Güçlü`nün raporunda asıl mevzu, PKK`nın diğer Kürt örgütlerine mensup kişilere yönelik cinayetler ile örgüt içi infazlar.

Öyle sayılar veriyor ki İbrahim Güçlü, bu cinayetler ve infazlar yüzlerle, binlerle ifade edilebilir. O kadar çok isim veriyor ki bir süre sonra insan artık birer sayı haline gelmiş bu kayıplar karşısında ne düşüneceğini şaşırıyor.

Sırf PKK`lı olmadığı için, sırf PKK`yı eleştirdiği için öldürülen yüzlerce insandan söz ediyor Güçlü. Öte yandan “örgüt içi infazlar” konusunda da insanı dehşete düşüren örnekler veriyor.

Bu infaz listesinde örgütün bazı kurucuları ile örgütte önemli mevkilere gelen militanlar da yer alıyor. Örgüt sadece kamplarda, dağlarda, köylerde, şehirlerde, kasabalarda, cezaevlerinde değil Avrupa`nın çeşitli kentlerinde de kendi mensuplarını acımasızca infaz etmiş.

Devlet, geçmişteki faili meçhul cinayetler ve karanlık olaylarla yüzleşmeye başladığı gibi elbette PKK`nın gerçekleştirdiği infazları da aydınlatmalıdır. Örgüt içi infazlara kurban gidenlerin yakınlarının da kayıplarının başlarına nelerin geldiğini bilme hakları vardır. Bu infazlarda yaşamlarını yitiren talihsiz gençler de, ailelerinin başlarında dua edecekleri mezarları hak ediyorlar.

Gerek İbrahim Güçlü`nün Komisyona verdiği bilgiler ve gerekse Baki Karer gibi eski PKK`lıların yazılarından çıkardığım sonuçlardan birisi, infazların bir kısmının örgütün karanlık ilişkilerine yapılan itirazlardan kaynaklandığıdır.

Çıkardığım bir başka sonuç ise, 1970`lerde PKK`nın içerisine “ayrı bir PKK”nın yerleştirilmiş olduğudur. Örgütün pek çok önde gelen ismi ileriki yıllarda birer ikişer tasfiye edilirken bu yerleştirilenler konumlarını korudukları gibi bugün PKK`nın iplerini de büyük ölçüde ellerine geçirmiş görünüyorlar.

Bunu en iyi bilenlerden biri Abdullah Öcalan ama o bile PKK`ya yerleştirilenler karşısında pek de güçlü görünmüyor. Çünkü örgütün kara kutuları bunlar. Öcalan efsanesinin üretilmesinde ve onun belli noktalara doğru yönlendirilmesinde rol oynayanlar da bunlar.

Şeytanla sofraya oturmak..

Türkiye`nin dış politikasına yönelik olarak “içeriden” yapılan eleştirilerde dikkatimi çeken hususlardan birisi, maalesef “olması gereken politika” konusunda ufuk açıcı herhangi bir fikir vermemesi.

Aydınların görevi iktidara gerçeği söylemek olduğuna göre elbette AK Parti`nin dış politikası da eleştirilebilir, eleştirilmelidir de.

Çevresindeki gelişmelerden yalıtılmış bir Türkiye ne kadar risk taşıyorsa, bölgesel sorunlara müdahil olan bir Türkiye de o kadar risk taşıyor.

Eleştirirken bile bunun belirli bir takım ilkelere göre yapılması ve düşüncelerimizin çok açık olması gerekiyor. Lastik gibi her tarafa çekilebilen eleştiriler, sadece eleştirmiş olmak için yapılan eleştirilerdir.

Öte yandan dış politika sadece iyi niyetler ve duygular üzerine bina edilemeyecek kadar hassas bir konu. İyi niyetlerin, duyguların olgularla ve somut çerçevelerle uyumlu hale getirilmesi de gerekiyor.

Türkiye bir İzlanda değil ve üzerinde oturduğumuz coğrafya çeşitli faktörler nedeniyle adeta bir iğneli fıçı. Adını hatırlamadığım bir Özbek tarihçi bu durumu şöyle ifade etmişti: ” Tarih boyunca nerede olduğunuz kim olduğunuzdan çok daha fazla öneme sahip olmuştur.”

Tabii ki bir Rus atasözünde ifade edildiği gibi şunu da unutmamak gerekiyor:

“Şeytanla sofraya oturan uzun kaşık kullanmalı”.

Sarkozi`nin dilinin altındaki bakla ne?

Fransız Senatosu`ndan geçen tasarının kemale ermesi için bir iki adım daha var. O adımlar da atılırsa Türkiye-Fransa ilişkileri bir daha eski haline avdet edemeyecek. Sarkozi kuyuya öyle bir taş attı ki kırk akıllı biraraya gelse çıkaramayacak.

Sarkozi`nin Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Ermeni oylarını kazanmak için bu tasarıya sığındığında bir parça gerçek payı bulunmakla birlikte tek sebebin bu olduğunu düşünmüyorum. Türkiye`ye karşı Fransa`yı içinde çeşitli riskler barındıran yeni bir pozisyon almaya zorluyor Sarkozi. Bu pozisyonun Fransa`nın çıkarlarıyla tam olarak örtüştüğü de söylenemez ya da bu örtüşme açık değil.

Gelecek seçimlerde Sarkozi`nin Cumhurbaşkanı seçilebileceğine pek ihtimal vermiyorum. Ama tasarının yasalaşması halinde Sarkozi`nin arkasında bırakacağı Fransa`nın eski
Fransa olmayacağı çok açık. Çünkü Türkiye`ye karşı “özel bir düşmanlık” alemeti olarak algılanıyor tasarı. Bu düşmanlığın Fransızlarla bir alakası olduğunu da söyleyemem. Belki de Sarkozi`yi zorlayan başka nedenler vardır, gün olur ortaya çıkar bunlar.

Olanları açıklamak, nedenleri açıklamaktan daha kolay, bu yüzden tasarının sebebiyet verebileceği gelişmeler üzerine düşündüğümüzde Sarkozi`nin Türkiye`ye karşı uluslararası bir koalisyonun inşa edilmesinde rol aldığı anlaşılıyor.

Elbette Türkiye eli bağlı oturmayacak, Fransa`ya karşı kendisine yakışan ciddiyette bir tutum geliştirecektir. Ancak bunun için tasarının yasalaşmasını beklemek gerekiyor. Umulur ki bu süre içerisinde Fransızlar, başlarına Sarkozi`nin sarmaya çalıştığı bu tasarıdan kurtulmayı başarırlar. Çünkü tasarının Fransa`ya bir faydası dokunmayacağı gibi, Türkiye-Ermenistan ilişkilerini zehirlemeye devam edecektir.

 Yenişafak

———————————-
Abdullah Muradoğlu
 
DİĞER KÖŞE YAZILARI