İlkesizliği yadırgamamak – (Etyen Mahçupyan)

0
117

Medyanın bir diğer kanadı ise Şık ve Şener`i iyi tanıdıklarından hareketle onların Ergenekoncu olmadıklarından o denli emindi ki, tüm yargılamanın bir komplo olduğunu büyük bir özgüvenle iddia ediyorlardı.

Ahmet Şık ve Nedim Şener`in tutuksuz yargılanma kararı herkesi memnun etti.

Oysa tutuklanma sonrası tutumları hatırlarsak bu epeyce garip bir durum, çünkü en azından medyanın bir bölümü bu iki gazetecinin Ergenekon`la bağının tescilli bir gerçek olduğuna ve serbest kalmamaları gerektiğine epeyce emindiler. Medyanın bir diğer kanadı ise Şık ve Şener`i iyi tanıdıklarından hareketle onların Ergenekoncu olmadıklarından o denli emindi ki, tüm yargılamanın bir komplo olduğunu büyük bir özgüvenle iddia ediyorlardı. İdeolojinin bir kimlikle örtüştüğü ve kimlik sahiplerinin kendilerini açık bir kavga içinde tanımladıkları durumlarda bu tür militanca sahiplenmeler şaşırtıcı olmaz.

Ancak eğer serinkanlı bir biçimde bakabilirseniz, ortada şöyle bir durum vardı:

1) Şık ve Şener`in suçlanma nedeni yazdıkları kitaplar ve gazetecilik faaliyetleri değildi. Ergenekon ağının istekleri, yönlendirmesi ve direktifleri doğrultusunda manipülasyon amaçlı metin oluşturma faaliyeti içinde oldukları iddiasıydı. Nitekim söz konusu metinler internete düştüğünde ve aynı metnin başkalarında da olduğu öğrenildiğinde savcılık buna müdahale etmedi. Çünkü onlar söz konusu metinlerin yazılma süreci içindeki ilişki sistemini açığa çıkarmaya çalışmaktaydılar. Diğer bir deyişle metinlerin içeriği hiçbir zaman suç unsuru olarak görülmedi.

2) Öte yandan Şık ve Şener hakkında isnat edilen suç, polisle savcılık arasında oluşmuş olan bir kapalı devre delil üretme faaliyeti çerçevesinde kotarılmış gözüküyordu ve adil yargılanma hakkı açısından sorunluydu.

3) Var olan terör yasasını kabullensek ve savcılığın deliline itibar etsek bile, Şık ve Şener`in tutuklu olmalarının hiçbir inandırıcı gerekçesi yoktu. Çünkü tutukluluk ancak, söz konusu kişilerin diğer tanıkları etkileme, delil karartma veya kaçma ihtimalleri varsa kabul edilebilirdi. Ayrıca bu ihtimallerin geçerli olması halinde bile, kanunen önce başka tedbirleri dikkate alma zorunluluğu vardı.

4) Nihayet normatif bir açıdan ele alındığında terör yasasının meşruiyet zemininin son derece zayıf olduğunu ve Ergenekon ağı ile ilişkileri bulunsa bile Şık ve Şener`in `eylemlerinin` suç teşkil etmemesi gerektiğini, bunun ifade özgürlüğünün açıkça ihlali olduğunu görmek gerekiyordu.

Bu tablo entelektüel namus taşıyan herhangi biri için basit bir kanaatin serdedilmesini ima etmekteydi: Şık ve Şener tutuksuz yargılanmalı, hatta normatif açıdan bakıldığında suçlanmamalıdırlar… Ama bu tespitten hareketle Şık ve Şener`in Ergenekon`la bağlantısı olmadığını iddia etmek mümkün değildir. Nasıl ki, bu kişilerin Ergenekon`la bağlantılı olduklarını iddia etmek de mümkün değilse… Mesele mesafe almayı becerebilmekten ibaretti ama ülke aydınlarının büyük çoğunluğu bu sınavdan geçemedi.

Bir bölümü salt yargılandıkları ve tutuklandıklarından hareketle Şık ve Şener`i hemen Ergenekoncu yapmakta tereddüt etmezken, diğer bölümü ise böyle bir suçun olmaması gereğinden hareketle bu iki kişinin Ergenekon ağıyla ilişki kurmuş olma ihtimalini tümüyle reddettiler. Her iki grup da hukuki olanla siyasi olanı iç içe sokarak gerçekte ahlaki zaaf taşıyan bir tutum aldılar. Çünkü zaaf içeren bir hukuki değerlendirmeyi `gerçek` kabul ederek siyasi kanaate sıçramakla, aynı hukuki değerlendirmenin meşru olmamasından hareketle aksi yönde bir siyasi kanaate sıçramak arasında ilkesel açıdan hiçbir fark yok.

Her iki grubun içindeki siyaseten ayrı noktalarda duran bunca insanın tümden ilkesizlikten malul olduğunu söylemek zor… Ancak ortada epeyce yaygın bir `ilkesizliği yadırgamama` hali olduğu açık… Bunun epeyce sağlam bir sosyolojik zemini var: Her iki tarafta da birer kuşatıcı cemaat mevcut ve tek tek kişilerin cemaatçi yapıların dışında durabilme imkân, istek ve güçleri zayıf.

Açıkça söylemek gerekirse Şık ve Şener`in davranış ve sözleri de bu ilkesizliği besledi. `Dokunan yanar` veya `Hrant için` türünden, en hafifinden hamasi böbürlenmeler bizzat bu iki kişinin de kavganın parçası olduklarını ve kavgayı manipüle etme hevesinde olduklarını ortaya koydu. Tutukluluk halinin kaldırılmasının ardından aynı söylemin devam etmesi ise Şık ve Şener`in kendileriyle ilgili etik bir zihni elek kullanma alışkanlıklarının olmadığını gösterdi. Ama bu belki çok da üzerinde durulacak bir şey değil… Çünkü onları çevreleyen, sahip çıkan ve destekleyen kişiler arasında da bu son derece yaygın ve içselleşmiş bir özellik. Şık ve Şener`in tutukluluk hallerinin bitmesi, meselenin ifade özgürlüğü bağlamında görülmesi için uğraşmak ne denli takdire şayansa, Şık ve Şener üzerinden ve onlarla birlikte ahlaki zemini zayıf bir siyasetin araçları olmayı kabullenmek de o denli süfli… Bu tür ilkesiz davranış birlikteliklerinin rahatlıkla kanıksanabiliyor olması ise herhalde bizdeki `aydın` olma haliyle yakından bağlantılı.

Şimdilik görünen o ki, Şık ve Şener hiçbir şekilde hukuken suçlanmamaları gereken işlere giriştiler ve bunların gerektirdiği ilişkilerin içinde oldular. Ama aynı işlerin ve ilişkilerin siyasi sorumluluğunu üzerlerinden atma şansları yok. Bu yükü ömür boyu taşıyacaklar…

 Zaman

———————————-
Etyen Mahçupyan
 
DİĞER KÖŞE YAZILARI