Ana Sayfa Yazarlar Gazi Kılıçparlar İFK-İ MÜBİN – (Gazi Kılıçparlar)

İFK-İ MÜBİN – (Gazi Kılıçparlar)

0
İFK-İ MÜBİN – (Gazi Kılıçparlar)

Uhud savaşının yenilgi atmosferinde civar kabilelerin Medine şehrine bakışı değişmişti. İrili ufaklı birçok kabile içeride Yahudilerin dışarıda ise müşrik Kureyş’in kışkırtmaları ile Müslümanlara karşı tehdit içerikli söylem ve eylem içerisine girmişti.

Uhud savaşının yenilgi atmosferinde civar kabilelerin Medine şehrine bakışı değişmişti. İrili ufaklı birçok kabile içeride Yahudilerin dışarıda ise müşrik Kureyş’in kışkırtmaları ile Müslümanlara karşı tehdit içerikli söylem ve eylem içerisine girmişti.

Bütün bunlar karşısında Hz. Peygamber, istihbarat konusuna her zamankinden biraz daha fazla önem vermeye başlamıştı. Çok seri bir şekilde art arda değişik yerlere seriyeler gönderiliyordu. Bu sırada gelen bir istihbarat bilgisi Müreysi kuyuları civarında yaşamakta olan Beni Mustalik kabilesinin Medine’ye karşı bir hazırlık içerisinde olduğunu bildirmekteydi.

Hz. Peygamber hızla yaklaşık yedi yüz kişilik bir ordu hazırlayıp Müreysi kuyularına doğru yola çıktı. Sabahın ilk ışıkları ile birlikte İslam ordusunu karşılarında gören Mustalik oğulları panik içerisinde sağa sola kaçmaya başlamıştı.

Gerçekleşen küçük bir çatışmanın akabinde Mustalik oğullarının askerleri etrafa kaçışmış, geriye kalanlar ve ailelerinin tamamı esir olarak ele geçirilmişti. Hz. Peygamber her zaman yapmakta olduğu bir uygulamayı emretti. Ele geçirilen bu bölgede birkaç gün kalınacaktı. Bu şekilde etrafa ciddi mesajlar verilecek, düşmanın psikolojik güvenlik duvarı çökertilecek ve civar yerleşim birimleri ile saldırmazlık anlaşmaları yenilenecekti. Salt bu durum bile Resulullah’ın sünneti olarak okuduğumuz uygulamaların arka planını görmemizin ne kadar önemli olduğunu gösterir niteliktedir.

Fethedilen Müreysi kuyularının başında Muhacirler’den Cahcah ile Ensar’dan Sinan arasında meydana gelen özel bir olay çok kısa süre içerisinde büyümüş ve ordunun tamamının üzerine odaklandığı bir probleme dönüşmüştü. Fahr-i Kâinat anında bir karar almış ve daha önceki sünnetini uygulamaktan vazgeçerek orduya Medine’ye doğru hareket emrini vermiş; bir başka sünneti ile bizlere başka bir ders vermişti. Anlıyoruz ki sünneti ehim-mühim, elzem-lazım açısından da ele almamız gerekmekteydi ve sünnet, donuk olan bir uygulamadan ziyade süreç analizi ile birlikte okunması gereken bir vaziyetti.

Ordu dönüş yolunda iken yaşanan başka bir olay ise, bir anda İslam toplumunun en ciddi meselelerinden birisi haline gelecekti. Zira bu olay Fahr-i Kâinatın ailesi ile alakalı idi. En genç yaşta aile-i saadete girerek Hz. Peygamberin zevceleri arasına katılan, 2100 hadis rivayeti ile el-muksirundan olan, eşine “Beni nasıl seviyorsun?” diye sorduğunda, Fahr-i Kâinatın “Kördüğüm gibi!” şeklinde cevap verdiği, aradan yıllar geçtikten sonra eşine “Kördüğüm nasıl?” diye tekrar soran ve efendimizin de “İlk günkü gibi!” diye yanıtladığı, üçüncüleri Allah olan iki kişiden birisi olan Hz. Peygamberin hicret yoldaşı Sıddık lakaplı Ebu Bekir’in kızı Hz. Aişe maalesef bu olayın kendisi hiç istemese de konuşulan ismi idi.

Hz. Aişe (r.a), verilen bir mola esnasında ihtiyaç gidermek için kervandan ayrılmış, geri dönüş esnasında ise gerdanlığını düşürmüştü. Kaybettiği gerdanlığını bulmak için geri dönünce de gecikmişti. Hicap ayetleri indikten sonra kadınlar, yolculuk esnasında develerin üzerine yerleştirilen hevdec denilen üzeri kapalı bir mekan ile yola çıkıyorlardı.

Hz. Aişe’yi hevdec içerisinde zanneden kişiler bunu devenin sırtına yerleştirdikten sonra kervanla birlikte yola çıktılar. Konaklama yerine varan Hz. Aişe, ordunun kendisini almadan gittiğini gördü. Yokluğunu fark ederek geri dönme ihtimallerini düşünerek oradan ayrılmamayı uygun görüp beklemeye başladı.

Bu sırada İslam ordusunun arkasından gelerek, geriye kalan eşyaları toplamak üzere görevli olan Saffan b. Muattal konaklama yerine ulaşmıştı. Peygamberin eşi olan Hz. Aişe’yi hemen tanıdı. Onu devesine bindirerek ordunun peşi sıra yürümeye devam ettiler. Ordu Medine’ye yakın bir yerde bir başka konaklama mahallinde iken Hz. Aişe devenin üzerinde Saffan ise devenin yularından tutmuş olduğu halde orduya kavuştular.

Aslında ifk hadisesinin zuhur etmesine neden olan tek görüntü de bu idi. Abdullah b. Übey b. Selül bu manzara karşısında yanındakilere tek bir cümle ile şunu söyleyiverdi; “Ben öyle zannediyorum ki, ne Aişe kendini Saffan’dan; ne de Saffan kendini Aişe’den kurtaramamıştır!”  Beni Mustalik gazvesinin geri dönüş yolunda hakkında Münafikun süresi inmiş olan ve bizzat oğlu Abdullah tarafından şehre “İzzet ve şeref yalnızca peygambere ve inanlara aittir, bana değil!” demek şartı ile girebilecek olan bir kişi söylüyordu bunları. Abdullah b. Selül’ün bu tavrı münafıkların karakteristik özelliklerini göstermekle birlikte bir anlık bile boş vermeye gelinmeyecek bir tehdit olduklarını bizlere hatırlatmış olmaktadır.

Aslında İslam tarihinde meşhur olan hadiselerden bir tanesi olan “İfk Hadisesi” sadece yukarıda anlatmaya çalıştığımız bir tek fotoğraf karesinden yola çıkarak ve b. Selül’ün ortaya atmış olduğu tek bir cümle ile başlamıştır. Tek bir fotoğraf karesi ve tek bir cümle…

Onların (ift
iracıların) da bu konuda dört şahit getirmeleri gerekmez miydi? Mademki şahitler getiremediler, öyle ise onlar Allah nezdinde yalancıların ta kendisidirler.

Eğer dünyada ve ahirette Allah`ın lütuf ve merhameti üstünüzde olmasaydı, içine daldığınız bu iftiradan dolayı size mutlaka büyük bir azap isabet ederdi.
Çünkü siz bu iftirayı, dilden dile birbirinize aktarıyor, hakkında bilgi sahibi olmadığınız şeyi ağızlarınızda geveleyip duruyorsunuz. Bunun önemsiz olduğunu sanıyorsunuz. Hâlbuki bu, Allah katında çok büyük (bir suç) tur.
Onu duyduğunuzda: “Bunu konuşup yaymamız bize yakışmaz. Hâşâ! Bu, çok büyük bir iftiradır” demeli değil miydiniz? (Nur, 13-16)

Bu cümle anında kalplerinde etkin bir virüs programı olmayanlar ya da var olan programlarını güncellememiş olan kişilerde etkili oldu. Dilden kulağa, kulaktan kalplere bu cümle, bütün toplumun birincil gündem maddesi haline gelmeye başladı. Öyle ki Fahr-i Kâinat, yakın çevresi ile bu durumu istişare etme gereksinimi hissedecek, hatta minbere çıkıp, “Ehlim konusunda bana niye bu kadar eziyet ediyorsunuz?” diyecek kadar da mahzun olacaktır. Fahr-i Kâinatı üzen, bu fitneye münafıklardan ziyade iman sahibi olan insanların karışmış durumda olması idi. Özellikle peygamber şairi olarak da taltif edilecek olan Hassan b. Sabit, Zeynep binti Cahş’ın kızkardeşi Hamne ve Mistah b. Usase bu işin en önünde giden isimlerdi.

Bu iftirayı işittiğinizde erkek ve kadın müminlerin, kendi vicdanları ile hüsnü zanda bulunup da: “Bu, apaçık bir iftiradır” demeleri gerekmez miydi?(Nur, 12)
Ebu Eyyup el-Ensari gibi Hakiki iman erleri ise bu durum karşısında mümince tavır takınacak ve şöyle diyeceklerdi. “Ya Ümmü Eyyub, sen olsan böyle bir şeyi yapar mıydın?” eşi hiddetle “Hayır!” deyince, ona “Vallahi Aişe senden daha iyidir ve ben inanıyorum ki bu apaçık bir iftiradır.”

Bütün bu olanlardan daha acı olanı ise şehre yayılmış olan bu iftiradan Hz. Peygamberin pak eşi Aişe’nin hiçbir şekilde haberinin olmamasıydı. Hatta öyle ki, bir akşam vakti Mistah’ın annesi ile defi hacet için dışarıya çıkmışlardı. Yolda elbisesinin ucuna basarak tökezleyen Ümmü Mistah gayr-i ihtiyari bir şekilde “Allah Mistah’a lanet etsin!” deyince, temizlik ve saflık timsali olan Hz. Aişe, “Subhan Allah! O ne biçim sözdür. Bedir ehlinden birisine nasıl böyle bir şey söylersin!” şeklinde itiraz edince, Ümmü Mistah bütün hadiseyi kendisine anlatacak ve Hz. Aişe’nin dünyasının alt üst olmasına neden olacaktır. Bir anda yıkılan Hz. Aişe, son günlerde rahatsızlanmış olmasına rağmen kendisine her zamankinden farklı olarak soğuk davranan ve sadece birkaç geçiştirici cümle ile hal ve hatırını soran peygamberin bu davranışının nedeninin de bu olduğu kanısına varır ve kahrolur.

Eve dönünce Fahr-i Kâinattan rahatsızlığı geçinceye kadar annesinin yanında kalmak istediğini söyleyen Hz. Aişe, izin alarak baba ocağına gider. Bütün bu olup bitenlerden ailesinin de haberi olduğu öğrenince daha da üzülen Hz. Aişe, kendi kendini çok saf  olmakla suçladığı gibi, böylesine bir durumdan kendisini haberdar etmeyen annesine de sitemlerini ifade eder. Hasta, üzgün ve mahzun bir halde baba evinde bir köşeye çekilerek kendisini Rabbinin rahmetine bırakır.

İftiranın ortaya atılışından bu yana yaklaşık bir ay zaman geçmişti.  Fahr-i Kâinat birkaç gündür babasının evinde olan eşi Aişe’yi ziyaret etmek ve ailenin diğer fertlerinin de hazır olduğu bir esnada bu meseleyi açıkça eşi ile görüşmeyi düşünerek Ebu Bekir’in evine gelir.

Karşılıklı birkaç cümleden sonra Fahr-i Kâinat, Hz. Aişe’ye “Ey Aişe, hakkında bana bir takım sözler ulaştı. şayet böyle bir şey vuku buldu ise Rabbinden istiğfar talep et .Yok eğer böyle bir durum söz konusu değilse zaten Allah seni temize çıkaracaktır.” Bu cümleler karşısında Hz. Aişe kendi ifades
i ile tam anlamı ile kahrolur. Anne ve babasına bakar ve bir şeyler söylemelerini bekler. Onların bir şey söyleyemeyeceğini anlayınca son bir defa gücünü toplayarak şunları söyler; “Görüyorum ki, sizler söylenenleri duymuş ve neredeyse inanmışsınız. Şimdi ben suçsuz olduğumu söylesem –ki bunu en iyi bilen Allah’tır- bütünüyle inanmayacaksınız. Ama aksini söylesem inanmaya hazır gözüküyorsunuz. Ben suçsuz olduğumu biliyorum ve hiç şüphesiz Rabbim de bilmekte. Yakup peygamberin oğullarına dediği gibi bana düşen bu saatten sonra güzel bir sabırla Rabbime yönelmektir ve ben bütün bu söylenenlere karşı Allah’tan yardım istiyorum.”

Hz. Aişe bunları söyler ve rahatsızlığından dolayı sırtını dönerek yatar. Tam bu esnada Hz. Peygambere vahiy inme hali hâsıl olur ve titremeye başlar. Hz. Ebu Bekir bir taraftan bir örtü ile Fahr-i Kâinatın üzerini örterken, diğer taraftan inecek vahyin içeriğinden dolayı korkmaya başlar.

Ya Allah`ın size bol lütfu ve merhameti bulunmasaydı ve Allah, tevbeleri kabul eden hüküm ve hikmet sahibi olmasaydı (haliniz nice olurdu)! (Peygamber`in eşine) bu ağır iftirayı uyduranlar şüphesiz sizin içinizden bir guruptur. Bunu kendiniz için bir kötülük sanmayın, aksine o, sizin için bir iyiliktir. Onlardan her bir kişiye, günah olarak ne işlemişse (onun karşılığı ceza) vardır. Onlardan (elebaşlık yapıp) bu günahın büyüklüğünü yüklenen kimse için de çok büyük bir azap vardır. (Nur, 10-11)

Fahr-i Kâinat vahyin inişi tamamlandıktan sonra başını kaldırır, Ebu Bekir ve eşi nefes almakta bile korkar bir haldedirler, o esnada yüzü ayın on dördü gibi parlamakta olan Resulullah “Müjde müjde Ya Aişe!” der. Ebu Bekir yerinden kalkar ve kızının alnından öper. Annesi ise sevinç içerisinde kızına, peygambere teşekkür etmesi gerektiğini söylerler.

Kendi ifadesiyle, hakkında ayet inmesini değil de peygamberin kalbine gelecek bir ilhamla temize çıkarılacağını düşünen Hz. Aişe, “Ben Allah’tan başka hiç kimseye hamd ve teşekkür etmem. Beni temize çıkaran Rabbimdir” Diyerek bu konudaki genel kırgınlığını ifade etmekle birlikte Rabbine olan şükranını da belirtmiş olur.

İnen ayetler sonucunda iftira suçuna bulaşmış ve aktif rol almış olan üç isme kazf cezası uygulanır. Bu üç isimden bir tanesi olan Mistah’a Hz. Ebu Bekir daha önce sürekli olarak yardımda bulunuyordu. Bu olaydan sonra ona kesinlikle bir daha yardım etmeyeceğini dair yemin etmişti. Ancak ifk meselesinin anlatıldığı Nur Suresinin ilerleyen ayetlerinde bu konuda ilahi otoritenin müdahalesi ile karşı karşıya kalacaktı.

“İçinizden faziletli ve servet sahibi kimseler, akrabaya, yoksullara, Allah yolunda hicret edenlere (mallarından) vermeyeceklerine dair yemin etmesinler; affetsinler, bağışlasın geçsinler. Allah’ın sizi bağışlamasını arzulamaz mısınız? Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.” (en-Nur, 22)

Hz. Ebu Bekir bu ayetten sonra Mistah’a yaptığı yardımları kesmek bir tarafa arttırarak devam ettirmiştir. Bu ayetler kendisine okunduğunda “Vallahi Rabbimin beni bağışlamasını isterim” diyecek ve vahye olan teslimiyetini bir defa daha gösterecektir.

Aslında başlangıçta sıkıntı gibi gözüken ifk hadisesi, Nur suresinin inen ilgili ayetleri ile birlikte bir rahmete dönüşmüştü. Kendisi tezkiye olan Kuran, muhataplarını bu şekilde arındırıyordu. Aslında siyerin Kuran ayetleri üzerinden ele alınması sağlıklı bir okuma yöntemi olarak önümüzde durmaktadır. Vahyin kendisine inişi ile birlikte risalet ile tanışan bir insanın hayatını inen metinler üzerinden görmeye çalışmak bu anlamda en tutarlı yöntemlerden bir tanesidir.

———————————-
Gazi Kılıçparlar
 
DİĞER KÖŞE YAZILARI