Ana Sayfa Yazarlar Süleyman Seyfi Öğün Hikâyesizlik – (Süleyman Seyfi Öğün)

Hikâyesizlik – (Süleyman Seyfi Öğün)

0
Hikâyesizlik – (Süleyman Seyfi Öğün)

Hâsılı, sanatlar, bilim, inanç ve gelenek ve daha pek çok şey bir hikâyeler mecmuundan başka bir şey değil. İyi de hikâyelerimiz hakikâtin neresinde?

Kendisinden çok feyz aldığım hocalarımdan birisiyle zaman zaman bir araya gelir sohbet ederiz. Doğrusu kendisinden halâ bir şeyler öğreniyorum. Bir keresinde bana şöyle demişti: “Biliyor musun, eğer bugün üniversiteye yeni başlıyor olsaydım hiç tereddüt etmez kültürel antropoloji tahsil ederdim”..

Hocamın bu ifâdesine ben de aynen  katılıyorum. Târihin temel kodlarını veriyor kültürel antropoloji. Çok geride bıraktığımızı zannettiğimiz pek çok şeyin aslında üstünde oturduğumuzu, yeni zannettiğimiz pek çok şeyin aslında eskinin yeniden formatlanmasından başka bir şey olmadığını öğreten ; yâni süreklilikleri ortaya çıkararak fikir dünyâmıza ihâta kazandıran bir disiplin kültürel antropoloji.

Kültürel antropoloji bağlamında düşünecek olursak en ilgi çekici konulardan birisinin hikâyeler olduğunu söyleyebiliriz. “Hikâye anlatıcılığı” kökleri çok ama çok eskilere giden  kültürel bir formasyon. Hikâye; modern Türkçe karşıığı olarak “anlatı”; hemen anlaşılacağı üzere  bize bir şey anlatır. Anlatılan her hikâye aslında bu dünyâya dâir terübe ve izlenimlerimizle bezelidir. Buna sâhip olduğumuz  en metafizik anlatı olan dinsel anlatılar da dâhildir. Dinlerin hikâyeleri temelde metafizik değerde olsa da, anlaşılabilmesi için bir haylî teşbihî ve temsilî bir dille anlatılmıştır. Zâten başka türlü anlaşılması ihtimâl dışı kalırdı.

Bilimin durumu da dinlerden farklı değil. Bilim de bir tür hikâye anlatır aslında. Dili soğuk ve  sanki hikâye dışıymış gibi gözükse de, aslında bir tür hikâyedir. Nihâyetinde Newton’ın bir hikâyesi vardı. Einstein’ın, Heisenberg’in  olduğu gibi. Bugün bilimin tanımını; yanlışlanmaya en müsâit ve açık hikaye türü olarak yapsak ne lâzım gelir ki? Bir zaman yerleşik ve “yanıltıcı” bulduğu hikâyelerden insanlığı kurtarmak isteyen ve hikâyenin karşısına hakikâti koyan bilim adamları artık ne kadar uzakta kaldı. Anlaşıldı ki, onların yaptığı da bir tür hikâye anlatmaktan başka bir şey değildi.  Günümüzde daha tuhaf olan, çok ama çok eski bâzı hikâyelerle bilimin anlattığı hikâyelerle uzlaşmaya eşleşmeye başlamış olmasıdır. Bu da çok daha senkretik hikâyeleri doğuruyor…

Hikâyelerin kısm-ı azâmı dünyevî tecrübe ve izlenimlerimizin yeniden üretimidir, dedik. Yeniden üretim zâten en maddî olandan en gayrı maddî olana bizi tabiî, sahici, asıl veyâ verili olandan  şu veyâ bu derecede koparır. Gündüz yaptığı avın izlenimlerini, gece içinde yaşadığı mağaranın duvarlarına resmeden ilkel atamızdan beri bu böyledir.

Ne için yaptık bunu? Bu işin sâikler dosyası muhakkak ki çok kabarık. Ama çok da mühim değil doğrusu. Çünkü bu başlamış ve asla sona ermemiş bir süreçler yığını. İşin bu kısmına girmeyelim. Bildiğimiz ve kesin olan, her asrın ya kendisine has bir hikâyesi veyâ daha evvel anlatılmış olan hikâyeleri yeniden kurgulamaya ve yorumlamaya dâir bir sicili vardır.  Gelenekler aslında hikâyelerin nesillerden nesillere aktarılmasından başka bir şey değildir. Geleneklerin sürdüğüne kanaat getirmemizin iki temel dayanağı olabilir. Ya bu evrelerde hikâyeler değişmemiştir veyâ değişim olmuş olsa da rahatsızlık doğurmamıştır.

Hâsılı, sanatlar, bilim, inanç ve gelenek ve daha pek çok şey bir hikâyeler mecmuundan başka bir şey değil. İyi de hikâyelerimiz hakikâtin neresinde? Her hikâye hakikâtten şu veya bu derecede bir kopuştur. Her hikâye hakikâtin şu veya bu derecede reformasyonu olduğu kadar deformasyonudur da. Ama  hikâyeler üzerinden hakikâtten kopuş hayırsız bir iş değildir. Çünkü hakikâti anlamak için biraz da ondan kopmak gerekebilir. Kaldı ki hikâyesiz bir dünyânın ne kadar yavan, kuru bir dünyâ olacağını kestiremiyor değiliz.  Ama bunun kesin bir kopuş olmasının doğurduğu ağır durumları da biliyoruz.Eğer nihâi kertede hakikâtle bağımızı koparıyorsa, her hikâye anlatımından sonra hakikâtle yeniden yüzleşebiliyorsak mesele yoktur. Ama hikâye hakikâtin yerine geçiyorsa sıkıntı var demektir. Aşk hakikâtte ,şiirlerin anlattığı gibi yaşanmıyor. Şiirlerdeki aşkı arıyorsak bulamayacağımız pek âşikârdır. Ama bu şiirler bize bu hususta ne yaşayacaksak onun kalitesini arttırmaya yardımcı olabilirler. Hikâyeler ilhâm ile yazılır ve anlatıldığı zaman da ilham verici olabilir.

Târih bir bakıma hikâyelerimizle hesaplaşmalarımızın tuhaf galerilerine açılıyor. Muazzam savrulmalar var. Kimi defâlar hakikâti hikâyelerimizden, kimi defâlar ise hikâyelerimizi hakikâtten kıskanmışız.  Tam bunları düşünürken 'asr-ı hazıranın hikâyesi nedir?' suali düştü aklıma. Birden ürperdim. Zihnimde plastikliğin dışında hiçbir şey uyanmadı. Evet yeni bir hikâye yok. Bütün yapılan hikâyelerin plâstik füzyonları. Ortalık hikâyeden geçilmiyor. Ama bunun ardında derin bir hikâyesizlik hüküm sürüyor. Hikâyeler parlatılırken sönümleniyor sanki. Bu, ne red ne de kabûl…Arada bir yer…Hikâyelerin plâstikleştirilmesi çok ama çok başka bir şey. Hikâyelerimizin tükendiği  bir târihsel çölün başında mıyız yoksa?…

Yeni Şafak

———————————-

Süleyman Seyfi Öğün

 

DİĞER KÖŞE YAZILARI