Her el bir beyine ihtiyaç duyar – (Tony KARON)

0
90

“Halk ve ordu tek eldir”, kalabalığın er ve erbaş askerleri onlara ateş etmemeye veya dövmemeye ikna etmeleri için harika bir slogandı.

Geçen Şubat’ta sokaklara çıkan yüz binlerce Mısırlının hedefi bir devrim olabilir, fakat Pazar günü 24 Kıpti Hıristiyan göstericinin güvenlik güçleri tarafından öldürülmesi, Başkan Hüsnü Mübarek’in yerinden edilmesinin daha çok bir darbe olduğunu hatırlatıyor. Başkan Mübarek’in rejimin başındaki yerini 26 generallik bir cunta, kendilerine “devrimin bekçileri” adını veren Silahlı Kuvvetler Yüksek Şurası aldı. Demokratik sivil yönetime geçiş vaat ettiler, fakat kendi seçtikleri şartlar ve zamanlama ile. En acil öncelikleri, Mübarek’i yargılamak gibi popüler hareketler ile sert bir baskıyı birleştirerek isyanı sona erdirmekti. Mübarek’in nefret duyulan acil durum kanunları hala geçerli; devrilmesinden bu yana 7000’den fazla Mısırlı gözaltına alındı ve askeri mahkemeler hala, orduyu eleştirmek gibi siyasi suçlardan dolayı insanları yargılamaya devam ediyor.

Mübarek rejimi, mezhepsel gerilimleri manipüle etmek, şiddetin alevlenmesine izin vermek ve sonra kendini istikrarın tek garantörü olarak sunmak konularında şöhrete sahipti. Öyleyse son çatışmalarda pek çok kişinin karanlık bir gündem görmesine şaşırmamak lazım. Birinin şu anda Mısır’ın tüm siyasi senaryosunu manipüle edebileceğini ima etmek paranoyakça olurdu. Hıristiyanlara karşı şiddet hareketinin elebaşları açıkça Selefiler ve seçimlere itiraz etmeyi ve Müslüman Kardeşliği’nin oylarını cebe indirmeyi planlayan partiler kurarak, politik dünyaya görülmemiş bir baskın yaptılar. Mezhepsel dalga şüphesiz ki İhvan’ı zor bir konuma sokuyor.

Fakat şu anda gerçekleşen karmaşık güç mücadelesinin; generalleri, eski rejimin kalıntılarını, anaakım Müslüman Kardeşliği’ni, Selefileri, çeşitli liberal ve sol muhalefet gruplarını ve ticari birlikleri içeren birkaç farklı oyuncusu var. Ve pek çoğuna kitlesel medyanın radarına yakalanmadan insafsızca savaş açılmış durumda.

***

Mübarek rejimi kişi kültü değildi, fakat altmış yıllık otoriter rejim sistemi güvenlik güçleri içinde köklendi. Mübarek ve ondan önce Nasır ve Sedat ordudaki statülerine dayanarak başkanlığa yükseldiler. Şu anda iktidardaki generallerin kendileri tarafından değil de egemen seçmenler tarafından seçilen sivil bir liderliğin emri altına girmeleri için, varoluşsal bir paradigma kayması gerek.

Yani Mübarek gitti ama, rejimi bozulmadan kaldı. Cunta; şartları, zamanlamayı ve herhangi bir seçim sürecini belirlemek için mutlak otorite istiyor ve şimdiden, en erken 2013’te iktidarı devredeceğini açıkça ifade etti. (Şu ana dek generaller tarafından belirlenen son tarihler tabii ki biraz esnek: 28 Kasım’da başlaması gereken seçimler aslında Eylül’de yapılacaktı ve eğer ortaya çıkan son mezhepsel şiddet olayları başka ertelemelere de sebep olursa kimse çok şaşırmayacak.)

Geçen hafta Kahire ABD Başkonsolosu, kimsenin, hatta generallerin bile SKYŞ’nın iktidarı ne zaman demokratik olarak seçilmiş bir hükümete devredeceğini bilmediğini itiraf etti. Tabii ki generaller bize ne zaman söylerlerse o zaman bileceğiz çünkü şu anda karar tamamen onların ellerinde. Mübarek’ten kurtulmalarına sebep olan halk ayaklanması, hızını ve politik teşebbüsünü kaybederek sokaklardan uzaklaştırıldı. Bugün politik partiler generallere, Mübarek zamanında olduğu gibi ricacılar olarak yaklaşıyor; en azından konuşmanın her iki tarafında da gücün kimde olduğu konusunda kuşku yok. Aynı generallerin gelecek ay ya da yıllar içinde, bir zamanlar demokratik biçimde hükümet olarak seçilen aynı siyasi liderlerin emirleri altına gireceğini hayal etmek için inanılmaz bir hayalgücü atılımı gerekiyor.

Generaller tabii ki tamamen tepkisiz değiller. Siyasi liderlerin şikayetlerini duyuyorlar ve kontrol ve istikrarı sürdürmek için kendi planlarında gerekli gördükçe değişiklikler yapıyorlar. Değişen bir siyasi gerçekliğe uyumlu biçimde Mübarek’i alt etmek ve kendi planlarını düzenlemek ve geçişi yönetmek konusunda generaller inanılmaz beceri ve esneklik gösterdiler; en azından elleri direksiyonda olduğu sürece.

“Halk ve ordu tek eldir”, kalabalığın er ve erbaş askerleri onlara ateş etmemeye veya dövmemeye ikna etmeleri için harika bir slogandı. Bu her zaman gerçeklikten çok hayaldi. Ve daha büyük tehlike elbette, generallerin ordunun geçiş üzerindeki kontrolünü sorgulayanlara alaycı biçimde aynı sloganı savurmaları olur. Bir el tabii ki kendi kararlarını vermez; onu bir beyin yönetir. Şu anda generaller kıskanç biçimde bu rolü kendilerine saklıyorlar.

*Bu yazı STAR Gazetesi için kaleme alınmıştır.

———————————-
Tony KARON
 
DİĞER KÖŞE YAZILARI