‘Hepsini Tarihe Gömene Kadar Bu Savaş Sürecek!’

0
170

Yazar Ahmet Özcan, FETÖ’cülerin darbe girişiminde bulunduğu o karanlık geceyi, arka planını ve bundan sonrasını değerlendirdi… İşte Özcan’ın konuyla ilgili çok önemli analizleri:

15 Temmuz gecesi yaşanan büyük halk ayaklanması neydi sizce, herkes şok oldu. Bu kadarı beklenmiyordu. Halkımız destan yazdı adeta…

Evet, bir geceye bir milyon destan sığdı.  Millet adeta devletini ve ordusunu emperyalizmin esaretinden kurtardı. Ve bunu Allah, Vatan ve Özgürlük şiarıyla gerçekleştirdi. Kelimenin tam anlamıyla, o gece Diyarbakır’dan Edirne’ye, Kars’tan Muğla’ya millet olduğumuzu, Kâbil’den Üsküp’e, Kahire’den Yemen’e, hatta Köln’den Paris’ten, Londra’dan New York’a kadar tüm dünyada cihanşümûl bir ümmet olduğumuzu idrak ettik.

İnsanlar ideoloji ve parti kimliklerini bir tarafa bırakarak ellerine sadece Kemalizmin maskesi olmaktan çıkıp artık milletimizin ve ümmetimizin özgürlük sancağı anlamına gelen Ayyıldızlı bayrakları alarak sokaklara döküldü. O kadar ki, 90’larda Kemalist devletin tankın namlusuna bu bayrağı asarak bombaladığı Kürtler, yine Kemalizmin bir put haline dönüştürdüğü için bayrak törenlerine bile katılmayan İslâmcılar o geceden itibaren aynı bayrağı alıp tankın üzerine ülkücülerle birlikte çıktılar. Allah sanki o gece bütün milletimizin üstüne bir birleştirici rahmet ve cesaret yağdırdı. Millet adeta kendi ülkesini işgal etmeye kalkan ordu maskeli NATO işgal gücünü yenerek, esir alınmış devletini, bayrağını ve ordusunu da kurtardı ve geri aldı.

Çünkü FETÖ’cü saldırı, bütün topluma, devlete, bizzat Türkiye’ye karşı yapıldı. Bu nedenle meydanlar, bütün toplumun, Ülkücüsüyle, Kürdüyle, Alevisi Sünnisiyle, yerlisi göçmeniyle, genci yaşlısıyla, her görüş ve partiden halkın topyekün direnişine sahne oldu. Bu anlamda gerçekten milli birlik ve beraberliğin pekiştiği, millet olma şuurunun bir kez daha yenilendiği, ortak varlık ve bekamızın bizzat milletin kendisi tarafından sigortalandığı görkemli bir direnişti bu. Hem tarihsel hem de evrensel boyutları olan destansı bir sivil devrimdi. Asla bir taşkınlık, yağma, taciz, ötekine saldırı, ideolojik veya dini husumet içermeyen; inanılmaz bir hoşgörü ve farklılıkların birlikteliği temelinde tamamen kendiliğinden gelişen, yani tam anlamıyla isyan ahlakının kitlesel örneği olan bir devrim.

Millet kendi kaderini eline aldı ve muazzam bir erdem ve sağduyu içerisinde, bedeller ödeyerek geleceğini kurtardı. Doksan yılın örtülü sömürge düzenini tankların paletlerine, uçakların kanatlarına gömdü ve çöpe attı. Böylece kurtarıcılardan kurtulmuş olduk. Artık hiç kimse din, laiklik, etnik veya mezhep ya da bir ideoloji adına bu halkı ya da devleti kurtarmaya kalkmasın. Bu halk, herkesten daha fazla kendini kurtarmış bir yüksek karaktere sahip olduğunu gösterdi. Dindarlar, laikler, Kürtler, Aleviler, gençler yaşlılar, işadamları, işçiler, şehirler, köyler, başörtülü, açık her renkten kadınlar omuz omuza, birbirinin kimliğini sormadan ve sorgulamadan, ortak bir varoluş bilinciyle günlerce sokaklarda destanlar yazdılar. Bu artık üzerinde uzun uzun düşünülmesi, analiz edilmesi gereken, bütün klasik sosyal tezleri alt üst eden müthiş bir olgudur.

TAYYİP ERDOĞAN 15 TEMMUZ DEVRİMİNİN LİDERİDİR

Milletin bu kararlı direnişinde Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın tavrı nasıl bir rol oynadı?

15 Temmuz, Tayyip Erdoğan’ın milletin ve ümmetin gerçek bir lideri olduğunu bir kez daha ispat etti. Kendisine muhalif olanlar dahil, bütün toplumun gerçekten varlık ve bekasına dönük bir tehdide pabuç bırakmadı ve kendi can güvenliği pahasına halkla birlikte direnişe önderlik etti. Erdoğan artık gerçekten milli, yerli, onurlu bir toplumsal devrimin lideridir.

Erdoğan’ı hedefe koyan iç ve dış güçler, onun şahsında hepimizi, bütün toplumu, yani O’na muhalif olanları da hedeflemişti. O’nun cesur ve kararlı duruşu, tıpkı kurtuluş savaşında Milli Meclis’in oynadığı rol gibi, herkesin can, mal, namus güvenliğini kurtarmış ve Tayyip Erdoğan’ı ortak bir sivil irade ve kader birliğinin sembolü olarak tarihe yazmıştır.

15 Temmuz darbe ve işgal girişiminden ne anlamalıyız?

Bu darbe girişimi, ABD/NATO’nun bilgisi ve desteği ile yapılmıştır. Darbecilerin Meclisi bombalaması, Cumhurbaşkanına suikast girişimi, sivil halka acımasızca ateş açması, adeta bir dış gücün işgal girişimi gibidir. Yani iktidarı almak isteyen klasik bir darbeci cunta ile değil, bütün Türkiye’ye ve millete düşman bir dış güçle karşı karşıyayız. Darbeci FETÖ çetesi, onlar için başından beri söylenen ABD/CIA’nın beşinci kolu, Gladyo’nun örgütü, küresel güçlerin taşeronu gibi iddiaların hepsini haklı çıkarmıştır.

Bu darbe girişiminin amacı, Türkiye’yi/Devleti şok bir baskınla çökertip NATO’nun müdahalesine de açık hale gelmiş bir kaosa sokarak İran veya Rusya’yla savaştırmaktır. Küresel güçlerin nihai hedefi 3. Dünya Savaşı’dır ve bunun ilk ateşi İran-Türkiye ya da İran-Suud savaşıyla yakılacaktı. Tayyip Erdoğan ve Ak Parti hükümeti bu projeye yanaşmadığı için hedefe konmuştur.

15 TEMMUZ DARBE TEŞEBBÜSÜ İKİNCİ NAVARİN’DİR

15 Temmuz, tarihi olarak ise ikinci bir Navarin faciası girişimidir. Ama bu defa facia değil, aksine başarısız bir girişim olmuş ve muazzam bir tepkiyle yeniden dirilişin ateşi yakılmıştır.

“Navarin Faciası”nı biraz açar mısınız?

1827’de Osmanlı donanması Yunanistan’la savaşırken İngiliz, Fransız ve Rus güçleri tarafından tuzağa düşürülüp bir gecede yok edilmiştir. Navarin Olayı diplomatik olarak baktığınızda; Osmanlı’nın üç ülkeyle de iyi ilişkileri var, üçüne de güveniyor. Her üç ülke de ayrı ayrı o gece “gemilerimiz sizin donanmanızın yakınlarında, ama korkmayın savaşmayacağız sizinle” diyerek, Osmanlı’ya güvence veriyor. O güvenceyle bizim donanma Navarin Limanı’nda uykuya dalıyor. Sonrasında bir gecede üçü birden donanmamıza saldırıyor ve tamamen yakıyor. Güven istismarına dayalı bir kalleşlik var yani. 1826’da Yeniçeri Ocağı’nı kaldırmışsınız zaten. Kara ordumuz yok. Navarin’le bir sabah kalktığınızda, deniz ordunuz da kalmamış ve artık çöküşe geçmişsiniz.

Navarin’in en büyük etkisi psikolojiktir. Viyana Seferi’nden de yenilmiş, geri dönmüşüz, ama hâlâ bir itibarımız, üstünlük psikolojimiz vardır. Ama Navarin’den sonra Osmanlı Devleti psikolojik çöküntü yaşamıştır. Bu psikoloji, Batı’ya karşı eziklik ve kompleks, Batı’nın yenilmeyeceğine dair inanç olarak tezahür etmiş ve maalesef Osmanlı Devleti’ni Batı karşısında bir boyun eğmeye yöneltmiştir.

II. NAVARİN ONLAR İÇİN HEZİMET, BİZİM ADIMIZA ZAFERDİR

Navarin’den sonrası bir türbülanstır. Osmanlı, 1833’te Kavalalı İsyanı’na karşı Rusya’dan yardım istemiş, Rusya-İngiltere arasında sürekli gel-gitler yaşamıştır. 1838-39’da İngiltere’yle ticaret anlaşması yapmaya ve Tanzimat’a mecbur kalmıştır. İngiliz-Fransız desteğiyle 1854’te Rusya’yla Kırım Savaşı’na girmiş ve daha sonra Islahat Fermanı adı altında yeni tavizler vermiştir. Ardından sürekli bu tür savaşlarla ekonomisi bozulmuştur. Düyun-u Umumiye böyle kurulmuştur. Daha sonra yine Osmanlı-Rus savaşları… Her savaştan sonra bir Batılı güce yaslanmak, taviz vermek, toprak kaybetmek adeta devlet politikası olmuş. 1914 yılında cephede hepsiyle toptan hesaplaşmaya kadar bu türbülans devam etmiştir.

Bu manada, müttefiklerimizin desteğiyle, beklenmedik bir anda, açık bir işgal ve imha tarzında yapılan 15 Temmuz işgal ve darbe teşebbüsü ikinci bir Navarin’dir. İyi organize edilmiş, içeriden kalleşçe yapılmış, bir gece ansızın çökertmek üzerine kurulmuş bir şok saldırıdır. 15 Temmuz’da dost sandığımız düşman güçler Tayyip Erdoğan’ı katledip, bütün ülkeyi ele geçirmek, devletteki kendisine karşı çıkan tüm unsurları da yok edip sabahleyin ülkeyi teslim almak istemiştir. Sonrasında da, ülkeyi İran’la mı savaştıracak, iç savaş mı çıkartacak artık ne yapacaksa onu yapacaklardı.

Ancak tarihin iniş ve çıkış ritmi vardır. İlk Navarin’i yaşarken zaten iniş sürecindeydik, dolayısıyla Navarin gibi bir yıkım bizi çöküş psikolojisine soktu. Fakat 15 Temmuz’da an itibarıyla çıkış trendindeyiz ve bu alçak darbe teşebbüsü bizi daha da güçlendirdi. Hem yeniden millet olma idraki, hem varlık ve bekamızı kendi elimizle koruyup, kimseye muhtaç olmadan kendi kaderimizi yazacak bir büyük şanlı ayağa kalkışa sahne oldu.

II. Navarin onlar adına hezimet, bizim adımıza zaferdir. Bundan sonrası bu zaferin üstüne bina edilecek. İnşallah 15 Temmuz süreci iki bin yıl sürecek.

15 TEMMUZUN AMACI TÜRKİYE-İRAN SAVAŞIYDI

15 Temmuz darbe ve işgal girişiminin politik hedefi neydi?

Öyle anlaşılıyor ki, bu küresel çete kendi ajandasındaki “tek hükmedici olduğu bir dünya düzeni” kurmak için dünyayı yakacak; bunu kafasına koymuş ve bir 3. Dünya Savaşı hazırlığı yapılıyor. Bunun da ön atışının Ortadoğu’da ateşlenmesi için zorluyorlar; bu projenin de altın vuruşu Türkiye-İran savaşı.

Sosyal medyada da yazılıyor ya “orduda on bin kişi, dışişlerinde yedi bin, şurda 30 bin, burda kırk bin kişi yerleştirilmiş. Yahu zaten devleti sen yönetiyormuşsun, neden darbe yaptın?” diye… Bu aslında haklı bir soru. Bence bunların hedefi devleti ele geçirmek değil. Devleti ele geçirme çabalarının asıl amacı; Türkiye’yi çok daha büyük bir hedefe mecbur bırakmaktı. Bana göre küresel güçlerin Soğuk Savaş’tan sonra Ortadoğu’daki projesi Türkiye-İran savaşıydı.

Türkiye-İran Savaşı Projesinin arka planını nasıl okumalıyız?

Soğuk Savaş’tan sonra I. Körfez Savaşı denilen ilk Irak işgali ile küresel güçler güya düşman oldukları İran’ı değil, onlar adına İran’la 8 yıl savaşan Saddam Irak’ını işgal etmişlerdi. İran’ı “gerekli şeytan” olarak ablukaya alıp, etrafıyla savaştırarak bütün bölgeyi ve sonra da dünyayı kaosa sürüklemek, bu güçlerin temel hedefidir. Küresel bir kaos ve savaş sonrası küçük şehir-site devletlerinden oluşan küresel tek dünya devletine dayalı başka bir dünya düzeni kurmayı amaçlıyorlar. Bunu da aslında defalarca kitaplarla, filmlerle, raporlarla açık açık yazıp tartıştılar 90’lı yıllarda…

Fukuyama’nın “tarihin sonu”, Huntington’un “medeniyetler çatışması”  tezleri ve hatta Graham Fuller’in Türkiye-İran savaşını doğrudan dillendirmesi de dünya kamuoyunu buna hazırlama PR’ı gibiydi. Amerikalı demokrat siyasetçi Lyndon LaRouche, 2002’de Yarın Dergisi’ne verdiği söyleşide aynen şöyle demişti: “2020 Amerikan planı; Türkiye-İran savaşıdır. İran’a karşı bir harekât Türkiye’nin şimdiki haliyle bilinen bir millet olarak son nefesi olacaktır.” Diğer yandan Brezinski ve Brent Scowcroft’un  “Amerika ve Dünya” kitabında Türkiye’nin adı hiç geçmezken, İran ve Rusya 21.yy’da bölgenin en önemli güçleri olarak zikredilir. Yani “Türkiye” bunların kafasındaki gelecek kurgusu içerisinde hiç yoktur.

Bu çerçevede 1990’lı yıllar boyunca soğuk savaşın galipleri önce Sovyetler Birliği’nin bakiyesini paylaşmış, NATO konseptini değiştirerek İslam’ı baş düşman ilan etmiş ve özellikle Türkiye’de İran karşıtı bir kamuoyu oluşturarak devleti ve orduyu bu savaşa hazırlamışlardı. Yani Irak’tan sonra Türkiye’yi de İran’la savaştırıp bütün bölgeyi parçalayacak bir süreci hedefliyorlardı. 28 Şubat’ın amacı da buydu. Özal ve Eşref Bitlis’in öldürülmesi, doğuda devlet içindeki Amerikancı Gladyo çetelerinin işlediği vahşi cinayetlerle Kürtlerin milliyetçi unsurlarının İran kontrolündeki PKK’ya ve dindar unsurlarının da yine İrancı Hizbullaha doğru itilmesi, yine  Gazi ve Sivas olayları ile de Alevilerin toplum çoğunluğuna düşman edildiği böylece olası bir savaşta İran yanlısı olabileceği bir eksene itilmesi sağlandı. Batıda ise Uğur Mumcu cinayeti ve abartılı irtica kampanyalarıyla laik Kemalist kitlelerin İran karşıtı bir pozisyona hazırlanması söz konusuydu. 28 Şubat süreciyle de bu savaşa itiraz edecek ortalama dindar kitleler sindirildi. Yani 1990’lu yıllar, böyle bir savaş için toplumun hazırlandığı olaylarla geçti.

Hürriyet gazetesinin “Molla kendini kolla” türü manşetlerini hatırlayın. Bu FETÖ’cüler tam da bu yıllarda TSK’ya yoğun bir şekilde yerleştirildi. Ama o yıllarda devlet içinde Türkçü Kemalist maskeli yeteri kadar Amerikancı Gladyo unsuru olduğu için ABD işlerini henüz onlarla görüyordu. Bunlar 2000’li yıllarda tasfiye edileceklerini anlayınca Rusya’ya yanaşıp sözde anti Amerikancı ulusalcı oldular. Bugün o anlı şanlı Ergenekoncu sözümona Avrasyacı ulusalcı unsurlar, 1980 ve 90’lı yılların Gladyosuydu yani.

90’lardaki süreç arzuladıkları gibi laik-şeriatçı, alevi-sünni ve Türk-Kürt ayrışmasıyla iç savaşlara dönüşseydi, NATO ve ABD koalisyon güçleri I. Körfez Savaşı’ndan sonra Türkiye’yi işgal edeceklerdi. Tam burada rahmetli Erbakan’a özellikle teşekkür etmeliyiz. Çünkü özellikle 28 Şubat’ta Kemalizmin bütün kışkırtmalarına rağmen gerginliği devam ettirmeyerek istifa etti ve iç savaşı engelledi.

Peki, Türkiye-İran savaşı projesi 90’lı yıllarda neden gerçekleşmedi?

Çünkü Avrupa Birliği’nin oluşumu ve Çin’in öngörülenden daha hızlı güçlenmesi, projeyi erteletti. Farklı ve alternatif güçlerin sahneye çıktığı bir dönemde Anglosakson Yahudi cephenin kışkırttığı bir dünya savaşı, aleyhlerine sonuçlanabilirdi. Parçalamak istedikleri ülkeler bu yeni güçlere sığınabilir ve kontrol edilemez bir dünya dengesi oluşabilirdi. Bu nedenle sanırım 11 Eylül 2001 tarihine kadar beklediler. 11 Eylül sonrasında yürüttükleri politikalar ve kullandıkları dile bakarsak, tam da bu projeyi yeniden hayata geçirmenin dönüm noktasıydı. Irak ve Afganistan işgali, bu işgallerde İran’ı işbirlikçi olarak kullanmaları ve önünü açmaları, Irak’ı bölmeleri, hepsi bölgedeki etnik ve mezhebi çatışmaları tetiklemeye dönüktü.

Türkiye’de AK Parti’nin iktidara gelmesiyle başlayan süreç ise başka bir dinamiğin harekete geçtiğini gösteriyordu. Türkiye ısrarla Irak’ın parçalanmasına ortak olmadı. Yani İran’la kafa kafaya geleceği bir çukura girmedi. Süleymaniye’de askerin başına çuval geçirdiler. Defalarca uçaklarımız, helikopterlerimiz düştü. PKK saldırıları tekrar başladı. 2004-2005 yılları boyunca sürekli darbe hazırlıkları yapıldı. Ardından 1990’larda hazırladıkları kamuoyunu harekete geçirdiler. 2006-2007 Cumhurbaşkanlığı seçim sürecini hatırlayın. Laik Kemalist kitleler sokaklara döküldü. 27 Nisan bildirisi yayınlandı. AK Parti’ye kapatma davası açıldı. Ak Parti’yi terbiye etmek ve bu projeye razı etmek için her şeyi yaptılar, ama başaramadılar. Daha sonra bu eski Gladyo unsurlarını Ergenekon adı altında tasfiye edip, yerlerine FETÖ’cüleri yerleştirdiler. 15 Temmuz darbecilerinin hepsi, bu tarihten sonra hızla terfi ettirilmiş tiplerdir.

KÜRESEL ERDOĞAN’I GÖZDEN ÇIKARTTI

2009 yılı başlarındaki One Minute olayı ve başlatılan Kürt sorunu çözüm süreci, küresel güçlerin Erdoğan’ı gözden çıkarmasına yetmişti.  2010 yılında Ortadoğu’yu saran Arap Baharı’nın başlaması, aynı süreçte yaşanan mavi Marmara katliamı ve eylül ayındaki kısmi anayasa değişikliği referandumuna verilen yoğun destek sonrasında küresel güçler sadece Erdoğan ve AK Parti’yi değil, Türkiye’yi de gözden çıkardı. İşte o tarihten sonradır ki, içerde FETÖ’cüler, bölgemizde ise bu güçlerin işbirlikçileri ve batılı güçler Türkiye ve Erdoğan karşıtı bir kampanyaya yöneldiler.  FETÖ, bu tarihten itibaren tamamen küresel güçlerin AK Parti ve Erdoğan’ı tasfiye ve devleti yeniden ele geçirip bunların projeleri doğrultusunda kullanma çabasının en önemli ve kullanışlı aparatına dönüştü.  Bakın bu tarihte Suriye devriminin de başlaması ve Türkiye’nin buna aktif desteği, ABD, Avrupa, Rusya, İran, İsrail… Bütün şer güçleri ürküttü ve hep birlikte düşman bir cephe oluşturdular.

Bu tarihten sonraki seçimlerde kurulan AK Parti karşıtı cepheye bakın, hepsi geçmişte güya birbirine düşman unsurlar yanyana gelip Erdoğan’a karşı güçbirliği yaptılar. Gezi çapulculuğu ve 6-8 Ekim Kobani barbarlığı gibi sokak terörü ile hükümeti yıkmayı denediler. Bu arada Suriye devrimini durdurmak için İran’ı, sonra IŞİD ve Rusya’yı Suriye’ye soktular. İran, Rusya, Esed ve Baas katillerini unutturup, IŞİD isimli yeni bir haşhaşi çete icad ederek hem devrimi engellediler hem de Türkiye’yi teröre destek bahanesiyle işgal etmenin mazereti yaptılar. PKK’yı şehirlere indirip fiilen işgal provası yaptılar. PYD/YPG çeteleriyle de Suriye’nin dindar Kürtlerini tehcir edip dinsiz batıcı Kürtçülerle Türkiye sınırına Haçlı kantonu kurdular.

Bu süre boyunca bunların son hamlelerini erteleyen en temel faktör seçimlerdeki halkın inanılmaz kararlı desteğiydi. Milleti bir türlü yenemediler. Çözemediler. Ak Parti’yi dağıtamadılar. Erdoğan’ı itibarsızlaştıramadılar. Bu nedenle bu son altın vuruşları gecikti. 15 Temmuz girişimini, bu haşhaşi çetenin İzmir’deki Askeri Casusluk Davası ve YAŞ toplantısı vesilesiyle tasfiye edileceklerini anlayınca planladı.

Sanırım asıl darbe tarihleri ABD seçimleri sonrasıydı. Erkene aldılar, istihbaratın fark ettiğini anlayınca gece saatini de erkene aldılar. Bu nedenle bir cinnet psikolojisi içinde yaptıkları bütün vahşi saldırılarına rağmen millet de cinnet geçirdi ve sokak sokak kazma kürekle bunları ezdi geçti.

TÜRKİYE-İRAN SAVAŞI İÇİN İRAN’DA DA OPERASYONA HAZIRLANIYORLAR

İran’la savaş senaryosu nasıl hayata geçecekti?

Sanırım Türkiye-İran savaşının olması için İran’da da benzer bir operasyon yapacaklardı. Yine Suudi Arabistan, Katar ve Barzani Kürdistan’ında da darbeler olacaktı. Türkiye’de, Suud’da, Katar’da başarılmış bir Amerikancı darbe, İran’daki orduyu da harekete geçirecekti. İran ordusu da Türkiye kendilerine saldıracak diye teyakkuza geçecekti ve Irak, Baas çeteleri, PKK ve İŞİD isimli kiralık katillerin de İran safında dahil olduğu Ortadoğu kıyameti başlayacaktı. Zaten İran’da 2011 seçimlerinde kazanan Hüseyin Musevi tasfiye edilmiş, binlerce insan katledilmiş, yüzbinlercesi gözaltına alınmış ve İran halkı Suriye, dolayısıyla Türk ve Arap düşmanı bir havaya sokulmuştu.

Yani burada FETÖ’nün denediği şeyi İran’da 2011’de Mehdici Hüccetiye çetesi yapmıştı ve İran’ı Suriye’de cinnet geçirmiş bir şekilde batağa soktu. İran milliyetçileri de Erdoğan’ın başarıları ve sonra Arap baharıyla Türkiye’nin yükselişi ve Neo-Osmanlı’nın kurulacağı korkusu ve kıskançlığı ile bu çeteye destek verdi. Safevi ruhlu mollaların Şia fanatizmi de eklenince İran bugünkü kanlı katil ve Batı işbirlikçisi cinnet batağına saplandı.

Tam bu noktada, dikkat ederseniz İran’daki mehdiciler, İsrail ve Amerika’daki Armageddoncu (Yahudi kıyamet savaşı) Hıristiyan Siyonistler ve FETÖ’cü mehdiyet teolojisi, bunların hepsi tuhaf bir biçimde aynı teolojik sapkınlığın ortağıdır. Mehdici, Mesihçi güya kurtuluş teolojileri, kökleri bozulmuş Zerdüştlüğe kadar giden ve tarihte de Haşhaşiler ve Tapınak Şövalyeleri gibi örnekleri olan farklı dini yorumlar kisvesi altında ezoterik Batıni gruplarda gördüğümüz bir sapkınlık biçimidir. Bugün İran, İsrail ve Amerika’da egemen olan bu sapkın gruplar, Türkiye’yi de  mehdiyet teolojisi olan FETÖ üzerinden ele geçirmeye çalıştılar ve ilk defa başaramadılar. Bu kaos planının Türkiye ayağını bir türlü halledemediler…

FETÖ’CÜLERİN TEVHİD-SELÂM ÖRGÜTÜ SAÇMALIĞI İRAN'LA SAVAŞ HAZIRLIĞIYDI

FETÖ’cülerin özellikle son üç yılda çok keskin bir şekilde İran düşmanlığı da bir ön hazırlık mıydı?

Evet. Bunlar Erdoğan’ı, Davutoğlu’nu, Hakan Fidan’ı, Beşir Atalay’ı bile İran ajanı olmakla suçlayacak kadar azıtmıştı, hatırlayın… Tevhid-Selâm davası saçmalığı tamamen İran düşmanlığı üzerine kuruluydu. Neredeyse herkes İran ajanıydı, o halde İran’a sefere çıkmalıydık yani! Şimdi buradan bakınca bu badem bıyıklı münafık FETÖ çetesine  “biz zaten Erdoğan’ı götüreceğiz, devleti de size teslim edeceğiz” diyerek gaz verdikleri anlaşılıyor.

Bunların kullandığı diğer küçük aparatlara da benzer sözler verildiği anlaşılıyor. PKK çetesinin şeflerine de, Kuzey Suriye’de Barzani Kürdistanı gibi bir yönetim vadetmiş gibiler. Onların Kobani, Hendek türü cinnet geçirmelerinin altında da haçlılara olan bir güven var sanki… Yine IŞİD çetelerine Irak-Suriye’nin orta bölgesini, Nusayrilere de Banyas-Tartus kıyı bölgesini söz vermiş gibiler. Hepsi Türkiye karşıtı mevzilerde başarılı olacak bir darbenin sonrasını bekliyordu bir süredir. Aynı şekilde İsrail denilen Amerikan karakolu, FETÖ ve PKK da dahil her fitnenin içindedir. Dubai; bu işler için İngiltere, ABD, İsrail ve İran’ın buluştuğu ortak bir operasyon üssüdür.

İSLÂM DÜNYASIYLA OLAN KAVGALARI HAÇLI SAVAŞIDIR

Sonuçta, işte bu yalanlara inanan irili ufaklı güçlerin ihanetleriyle karşı karşıyayız. Nasıl ki İspanyol komutan Cortes, beş yüz askeriyle Meksika’ya gidip devasa İnka uygarlığını kabileleri birbirine düşürerek çökerttiyse, bu emperyalist güçler de aslında kendi güçleriyle değil, üç yüz yıldır tek bildikleri yalan, hile ve desise ile “böl, parçala, yönet” politikalarıyla geliyorlar. Her birinin ayrı hesabı olan küçük ağaları, örgütleri, devlet yöneticilerini vaatlerle kandırarak -I. Dünya Savaşı’nda nasıl Şerif Hüseyin’i kandırmışlarsa,- bu şekilde kaosa sürüklüyorlar. Maalesef her seferinde de, ihtirasları aklın önüne geçmiş hain ruhlu örgüt ve devlet buluyorlar ve bu ümmete onlar adına acı çektirecek kaoslar yaratabiliyorlar. Onların tek gücü bu, silahları ve bombaları değil.

İran’dan herhangi bir umut yok yani?

Şu aşamada görünmüyor maalesef. Oysa İran Türkiye’yle birlikte kendisi de hedef. Bu küresel çete Irak’ı, Suriye’yi böldü ve parçaladı. Yarın Mısır’ı da Suud’u da nasıl parçalamayı hesaplıyorlarsa, Türkiye ve İran’ı da parçalamayı hesaplıyorlar. BOP adı altında, Fas’tan Endonezya’ya kadar nüfusun en canlı olduğu bölgeyi ve aynı zamanda da potansiyel olarak yeni dünya düzenine en fazla direnişin olabileceği bölgeyi hedef alıyor. İslâm dünyasıyla olan kavgaları bir Haçlı savaşıdır.

Bu nedenle İran’ın hızla bu bataktan çıkması ve kendi FETÖ’cülerini temizlemesi gerekiyor. Umuyorum ki, Hüseyin Musevi’nin temsil ettiği devrim İran’ının ruhu daha ümmetçi ve gerçekten anti-emperyalist bir çizgiye geri dönecek ve Arap dünyası ve Türkiye halkıyla kardeşlik temelinde ilişkiler kuracak. Irak, Lübnan, Afganistan, Yemen ve Suriye’de mezhepçi fanatikleriyle yürüttüğü ve küresel kaos planına hizmet eden politikalarından vazgeçecektir. İran bunu yapmazsa sonu iyi görünmüyor.

SORUMLULUK İRAN ve SUUD’DA

Ortadoğu diye isimlendirilen Mezopotamya-Akdeniz havzasında, tarih boyunca doğudan gelen istilalara karşı İran coğrafyası, batıdan gelen istilalara karşı da Anadolu-İstanbul coğrafyası karşı koymuştur. Yani bütün bölgenin ortak kaderi ortak bir güvenlik zırhıyla şekillenir. Bu nedenle biri düşerse bütün bölge düşer. Moğol ve Haçlı istilalarını kimse aklından çıkarmasın. Küresel güçlerin ister İran, ister Türkiye, ister Suud, Mısır gibi bir Arap ülkesi olsun, bir ülkeyi diğerine karşı husumet temelinde kışkırttığı politikalara karşı dikkatli olunması şarttır.

Türkiye son 20 küsur yıldır ısrarlı kışkırtmalara rağmen, Irak ve Suriye üzerinden denenen bu kaos planlarına ortak olmamıştır. 15 Temmuz’da da milletiyle birlikte son büyük hamleleri boşa çıkarmıştır. Şimdi bu sorumluluk İran ve Suud’a düşmektedir. Bu oyun gerçekten bütün bölgemizin, ümmetimizin hatta İslam’ın kaderini ilgilendirmektedir ve tıpkı I. Dünya Savaşı’nda olduğu gibi, bu coğrafyanın ikinci bir Endülüs gibi tamamen İslam’dan temizleneceği o büyük felaketi yaşamaması için herkes üzerine düşeni yapmalıdır.

RUSYA DERİN İNGİLİZ EKSENİNDE DURUYOR

Rusya bu süreçte nasıl bir rol oynayabilir?

Rusya en azından sıcak bölge dışında olduğu için daha uzaktan bakarak hamleler yapıyor. Türkiye’yle arayı bozması ve düzeltmesi de Rusya için stratejik bir önemde. Rusya şu an öncelikli bir hedef değil batı için. Zaten son tahlilde Rusya Hıristiyan bir ülke olduğundan, kavgaları da aile kavgasıdır. Bir yan oyuncu olarak, sürecin kendisine zarar vermemesini sağlayacak düzeyde duruyor. Ukrayna’yı alarak şimdilik Rusya’yla masada görüşmeye devam ediyorlar. Ama Ortadoğu’yu bitirince Rusya’ya da yönelecekler. O devasa doğalgaz rezervlerini Ruslara bırakmazlar.

İran için geçerli olan orta vadede Rusya için de geçerlidir. Şu an Rus devlet aklı, Sasani-Safevi heveslerinin uçuruma sürüklediği İran’ı stratejik müttefik olarak görecek kadar derin İngiliz ekseninde duruyor.

15 Temmuz işgal ve darbe girişimi, küresel güçlerin aslında Rusya’yı da hedeflediğini ve Türkiye’siz bir Ortadoğu’nun Rusya’yı da İran gibi tamamen zayıflatıp yalnızlaştıracağını göstermiş olmalı ki apar topar Türkiye’ye destek pozisyonu aldı. Şunu Rusya da unutmamalı ki, Doğu’nun kale burcu Müslüman İstanbul’dur ve Ortodoksluk, hatta bütün Slav halkların kaderi Müslüman İstanbul’la özdeştir. Osmanlı nasıl ki Latin istilasına karşı Ortodoks halkların da hamisi olarak misyon üstlenmişse bugün de Anglo-Sakson cephenin istilasına karşı bütün Ortodoks dünya, azınlık mezheplerle değil, ehli sünnet İslâm’ıyla yani, ana gövdeyle stratejik ittifaka girmek zorunda. Bu, Rusya’nın da bir devlet olarak Avrasya’da varoluşunun tek sigortasıdır. Aynı zamanda Orta Asya’daki Müslüman cumhuriyetlerin gerçekten bağımsız ve gerçekten Müslüman bir kimliğe geri dönüp Rusya’yı tehdit eden değil, aksine gerçekten Rusya’yı da besleyen doğal müttefiklere dönüşmesini sağlayacaktır.

Aslında Rusya’nın bunu 1979 Afganistan işgalindeki yenilgisi ve şimdi de Suriye’de katledilen askerlerinden anlamış olması gerekiyordu. Ama hâlâ nihilist ve barbar bir akılsızlık egemen Rusya’ya..

RUSYA VE AVRUPA’NIN DA KURTULUŞU MÜSLÜMAN İSTANBUL’DADIR

Öte yandan ana omurgası Anglo-Sakson Yahudi cephesi olan küresel çetenin bu kaos planı Katolik kıta Avrupa’sını da tehdit etmektedir. Bu nedenle karşı bir küresel aks oluşturmamız gerekiyor. Avrupa’nın da son tahlilde kurtuluşu Müslüman İstanbul’dadır. Özellikle Almanya ve Fransa’yı nüfuz alanındaki ülkelerden gelmiş azınlıklarıyla çatıştırarak, o ülkeler dahil bütün küresel iddialarından vazgeçirip parçalamak istiyorlar. Orası da küresel çetelerin devletleri, ekonomiyi ve medyayı ele geçirmiş olduğu tük