Hep ölünür bu coğrafyada; Niye hep ölünür?!…. – (Muaz Ergü)

0
223

Hep ölünür bu coğrafyada, ne de çok ölünür… Niye hep ölünür? Hangi açıklama, hangi strateji, hangi mesaj ne açıklayabilir ki! Niye hep ölünür ki?!…..

Hep ölünür bu coğrafyada, ne de çok ölünür… Niye hep ölünür? Hangi açıklama, hangi strateji, hangi mesaj ne açıklayabilir ki! Niye hep ölünür ki?!…..

Hep ağlanır bu coğrafyada, ne de çok ağlanır… Niye hep ağlar analar? Hangi dava, hangi ideoloji, hangi devlet anaların gözyaşını açıklayabilir ki! Niye hep gözlerden kan akar ki?!…

Hep “bizi yakan bizim ateşimiz”dir bu coğrafyada, ne de çok yanarız… Niye hep yanarız? Hangi savunma, hangi konsept, hangi hamaset yanmayı açıklayabilir ki? Niye hep yanılır ki?!…

Ne çok ölünür, ne çok ağlanır, ne çok yanılır bu coğrafyada! Ne de çok…

***

Bitmeyen bir trajedinin, bitmeyen bir kör kavganın yatağıdır bizim buralar. Bizim buralar en çok kan görür, evlatlarını toprağın bağrına kurban vermeyi bilir en çok. En çok ta bizim olmayan kavgalarda kaybederiz bizi. Kan doğranır sofralarımıza ekmek diye. Kandan bir öfkenin, kinin içinde yüzer durur yaşamak denen gemi bizim buralarda.

En mümbit ovalarımızda yoksulluk yetişir. Yokluk hasat edilir. Kavga devşirilir. Öfke büyütülür bahçelerde. Yokluğa akar bütün ırmaklar. Ayrılığa akar… Bir kör kavganın, anlamsız bir inatlaşmanın süreğenliğinde darmadağın olur zihinler. Mantık göçüp gider buralardan. Düşünce kıyıma uğrar.

En verimli zamanlarımız, en verimli beyinlerimiz yağmalanır. Her dem sağılır her şeyi coğrafyamızın. Yağmalanır her şeyimiz. İçeridekiler yağmalar, dışarıdakiler sömürür. İnançlarımız kullanılır. İyi niyetlerimiz kurşunlanır. Alın terimiz kurur; karşılıksız. Haraç mezat tezgaha konulur…

Sağduyuyu, vicdanı körelten olağanüstü zamanlarda yaşarız hep bu topraklarda. Kamu âlem yürek dağlayan bir kamûsun sözleriyle söyleşir. İnsani bir bağlamı olmayan sembollerin, kavramların gölgesinde insana kıymayı, insanlığı kırmayı insanlık sayanlar yürüyüp gider coğrafyanın yüreğinden. Coğrafyanın yüreği bir hüzün iklimi. Karanlık hırsların, karanlık kinlerin, kara kavramların gölgesinde düşman kılarlar bizi birbirimize. Bilmeyiz neden?!…

Koyu bir gölgede, bir alacakaranlıkta birbirine girer her şey. Ta ezelden karmakarışıktır tarihimiz ve talihimiz. Fitne odakları, münafik zihinler, bizden görünüp bizi birbirimize düşman edenler durmadan, her dem karıştırırlar orta yerimizi, ortalığımızı. Yaşamanın anlamını yitirdiği gibi ölmek de anlamsızlaşır. Ölümlerimize yas tutamayız. Sevinemeyiz sevinçlerimize. Hep bir şey gelir tıkanır boğazımıza. Bir sızı düğümleniverir boğazımızda. Yaşamak sızısı, yaşayamamak sızısı….

Bir kırık aynada, yaldızları dökülmüş bir aynada seyreder suretimizi zamanın gözleri. Suretlerimiz kırılıp paramparça düşüverir zamanın gözlerine. Zamanın gözlerinde yüzlerce yıldır sürüp gelen acılarımız, sahipsizliğimiz, vurulmuşluğumuz, kovulmuşluğumuz… Zamanın gözlerinde saflığımız. Zamanın dudaklarında kardeşliğimizin şarkısı…

Sahi biz ne çok kırılırız, ne çok kırgınız biz. Kırgınlığımızla, kırılmışlığımızla yürür tarihin hırçın atı. Ne de kekre bir tat var şimdi. Ne de kekre… Ölümler yürütür tarihin hırçın atını, ömrünün baharında toprağa düşenlerin kanıyla yürür…

Ölümden sızan kanla yaşar bizim devletimiz. Ölümle yaşar, ölümle övünür, ölümü sever. Yaşatmayı bilemediği civanların ölümüyle gurur duyan bir siyaset çarkı döner durur buralarda. Bağlılarını, yoldaşlarını ölüme göndermekten ne çok haz alır bizim muhaliflerimiz. Onlar için de yalnız ölüler sevilir. Yalnızca istatiksel bir rakamdır insan. Taraf olan da bitaraf olan da hep aynı çevrimin içinde çevrilip durur. Ölmek ve ölümle yaşamak bir kader olur sonunda. Bir kader…

En çok ta yoksulların, gariplerin ocağına düşen bir alev olur, kader olur yitmek ve yitirmek. Ölüm gelir, alır götürür; bir boşluk kalır geriye. Bir büyük boşluk. Bir büyük mücadele başlar ana ocağında. Acıyı bastırmak….Ölüm en çok da buradadır. Ne çok ölür garipler! Ne çok!… Ne çok sağaltır yaralarını yoksulluk umutla. Umut etmekle. Ne çok yaralanır umut. Ne çok vururlar umutları. Ne çok vurulur umut.

“Ama nerede ise tehlike/orada büyür kurtuluş ” diyordu bir şair. Bizim tehlikelerimiz en çok da kurtuluşa yaklaştığımız anda ortaya çıkıyor ve yok ediyor kurtuluşu. Kurtulmak istenilen sistem kurtarıyor kendini. Biz kayıp gidiyoruz ama bizi kaybeden sistem dimdik ayakta. Yani tam da bizim gibi, bize özgü. Giden kim, ya kalan?!…

Sahte kavgalar, kör dövüşleri, karanlığa tekmeler en çok da bizim buralardadır. “Karanlık kinlerin birbirine saldırttığı çılgın sürülerin savaş çığlığıdır” duyduklarımız. Kalbura dönen muhayyilelerin sayıklamaları. Yine de Anadolu’nun sinesine çarpıp sus pus olacak bir çığlık.

Bizi bu çevrimin içinden çekip alacak yine biziz. Bütün parçaları birleştirecek bir muhayyile, hesapsız kitapsız, namusundan, erdeminden başka hiçbir şeyi olmayan bir muhayyile.

Kanın da gözyaşının da gerçekten değerini bilen; emeğin de, alın terinin de kutsallığına inanan bu coğrafya bütün siyasi ayak oyunlarından sıyrılıp mecrasını bulacak. Hep huzura akacak ırmaklar, bahar yağmurlarıyla coşacak ırmaklar. Yeter ki dimdik duruşumuzu muhafaza edelim.

Bütün yalancıları, stratejistleri, dengeler adına konuşanları, şeytanın vekillerini yalancı çıkaralım. Bütün hesapları Anadolu Coğrafyası’nın derin hesabıyla bitirelim.

Saflarımızı sık tutalım. Şeytan ve adamları giremesin aramıza. Acımızı acı gibi, sevincimizi sevinç gibi yaşayalım.

En mahzun yüzümüzle tebessüm edelim bir diğerimize!

En saf yanımızla yürüyelim.

En saf yüreğimizle!

 Haber10

———————————-
Muaz Ergü
 
DİĞER KÖŞE YAZILARI