Hama`yı yeni/den hatırlamak – (Akif Emre)

0
121

Aynı dönemde İhvan temsilcilerinin Amerikalı bir generalle temasa geçtiklerini mevzuyu eleştirel olarak kaleme alan Hamid Algar`dan okumuştum. O dönemde İslami bir hareket mensubunun Amerikalı bir generalle görüşmesi skandal

Bundan tam 30 yıl önce de Suriye`de bir katliam yaşanıyordu. Müslüman Kardeşler`in özellikle Hama`da başlattığı isyan başarısız olmuş; Baba Esad toplu cezalandırmaya giderek on binlerce insanı katletmişti.

1982 de Hama katliamı yaşanırken Türkiye`de 12 Eylül askeri yönetimi yürürlükteydi. Türkiye-Suriye ilişkileri hiç de dostane olmadığı gibi husumet derecesinde bir soğuk ilişkisizlik söz konusuydu. Suriyeli Müslüman Kardeşler`in o dönem Türk yöneticilerle temasa geçerek zaten karşı oldukları Esad rejimini devirmek için Türkiye`den destek istedikleri söylenir. Bu talebe 12 Eylül yönetiminin olumlu cevap vermediğini söylemeye gerek yok.

Aynı dönemde İhvan temsilcilerinin Amerikalı bir generalle temasa geçtiklerini mevzuyu eleştirel olarak kaleme alan Hamid Algar`dan okumuştum. O dönemde İslami bir hareket mensubunun Amerikalı bir generalle görüşmesi skandal ötesi bir durumdu. Ne var ki, on bilerce insanın can verdiği bir kıyımda her çareye başvurdukları düşünülebilir.

30 yıl sonra bugün yine Suriye`de bir isyanı ve bu kez Humus`ta yaşanan kıyımı konuşuyoruz. Ve muhalifler akan kanın durdurulması için dünyadan Türkiye`nin, BM`nin, Amerika`nın müdahale etmesini istiyor.

Kim ne derse desin, sayısı ne olursa olsun orada kan aktığı kesin. Bir kişi ile bin kişinin katledilmesi arasında ahlaken bir fark yok. Söylemem o ki, Baas rejimi 30 yıl aradan sonra muhalefeti bastırmak için kendi yöntemlerini uyguluyor. Nerdeyse tarih aynen tekrarlanıyor. Hama olayları yaşandığında Suriye İhvanı olayların istenmeden, kontrol dışı geliştiğini katliam boyutuna varınca sahip çıkmaktan başka seçenek kalmadığını söyler. O günün şartlarında uluslararası bir müdahaleyle sonuca götürecek bir desteğin gelmeyeceğini görmemiş olabilir mi İhvan? Birilerinin hareketi provoke etmesiyle stratejik hesapların kurbanı mı oldular? Sonuçta Baas rejimi Suriyelilere nefes aldırmayan bir baskı uygulamaya başladı; yüz binlerce insan yurtdışına kaçmak, on binlercesi zindanlarda çürümek durumunda kaldı.

Arap Baharı`nın sarsıcı etkileri Suriye`ye geldiğinde sanılanın aksine şartlar hiç de uygun değildi. En azından yönetimin muhaliflere karşı reflekslerinde bir değişiklik olmadığı biliniyor olmalıydı. Fakat bu kez muhalefet sadece İhvan`dan ibaret olmadığı gibi toplumsal dayanakları ne kadar zayıf olursa olsun kimi grupların dış bağlantıları da her tür provokasyona kapı aralıyordu. Bu marjinal grupların muhalefetinin toplumsal taleplerin meşruiyetini rehin alacak bir hareketliliğe sahip olduğunu zaman gösterdi.

İçinden geçilen dönemeçte, çıkış şartları ne olursa olsun stratejik fay hatları ile ahlaki sorumluluklar bakımından neredeyse geri dönülmeyecek bir noktaya gelinmiş görünüyor.

Tarihi anlara tanıklık ediyoruz. Coğrafya yeniden şekilleniyor. Sergileyeceği her tavrın, atacağı her adımın sorumluluğunu bilerek hareket etmek zorunda herkes.

Bir yanda akan kanın acilen durdurulması diğer tarafta bölge dışı aktörlerin stratejik hesaplarına gerekçe üretilmemesi için bölgedeki dinamiklerin harekete geçirilmesi gerekiyor. Esad rejimi nerdeyse geri dönüşü olmayan bir noktaya gelmiş durumda ve ne gücün paylaşımına ne de dönüşüme razı görünmüyor. Muhalefet ise tüm umudunu dış müdahaleye bağlamış durumda.

Muhalefetin silahlı mücadele eşiğini geçmiş olması, Baas klanının kan dökme konusunda elini rahatlatmış; sanılanın aksine konumunu güçlendirmiştir. Ahlaken ve siyaseten meşruiyetini yitirse de muhaliflerden daha fazla silah ve askere sahip bir azınlık yönetimi söz konusu.

Bölge dışı güçlerin müdahalesini hem yönetimin hem de muhalefetin son kurtuluş umudu olarak gördüğü zıtların birleştiği bir kavşağa gelindi. Muhtemelen muhalefetten yana tavır koyan Batı`nın kısa sürede doğrudan askeri müdahaleye dönüşecek bir hamle yapması zor görünüyor.

Akla gelen ilk seçenek olarak geriye krizin derinleşmesiyle Türkiye üzerinden müdahale kalıyor. Türkiye`den yapılan resmi açıklamalar ve yükselen tehdit tonuna bakılacak olursa Libya örneğindekine benzer bir koalisyon öngörülecek demektir. BM kararının Güvenlik Konseyi`nden Çin ve Rusya`nın vetosu nedeniyle karar çıkmaması Kosova örneğini akla getiriyor. Bir tür BM`yi devre dışı bırakan NATO operasyonu. Dışişlerinin “ilgili ülkelerle beraber” formülü bu ihtimali çağrıştırıyor.

Diğer tarafta Esad`ın da siyasal olarak Rusya ve Çin`in gücüne yaslanarak denge kurmaya çalıştığı ortada.

Bölge dışı ülkelerin bölge içi dinamikleri harekete geçirme tezi ise tam bir mezhebi fay eksenini harekete geçirecek ve derin yaralar açacak tehlikeler barındırıyor. Türkiye`nin öne çıktığı Suriye içinde güvenli bölge kurma girişimi insani yardım amaçlı görünse de askeri operasyon demektir. Bu durumun Türkiye`nin sıcak çatışamaya girmesi anlamına geleceği kesin.

Türk diplomasisi, mezhep eksenli çatışma tuzağına çekilmeden Batı`nın müdahaleci niyetlerini engelleyecek bir girişim başlatmak zorundadır. Zira bölgesel çatışmayı ateşleyecek yanlış bir adımın aynı zamanda Türkiye`nin iç dengelerini de etkileyeceğini unutmamalı.

Ne İran`ın ne de Suudi Arabistan`ın bu konudaki sorumluluğu Türkiye`den daha az değildir. Suriye`de yakılacak bir ateşin Sünnisiyle Şiisiyle hepimizi içine çekecek bir yangına dönüşme ihtimali her geçen gün artmaktadır.

“Suriye” sadece Suriye`nin iç meselesi olmaktan çoktan çıkmış; bölgesel ve küresel güçlerin hesaplaşma alanına dönüşme tehlikesi göstermektedir. Duygusallığın bir kenara bırakılıp daha fazla kanın akmasını önleyecek aklın, basiretin devreye sokulması zamanıdır.

 Yenişafak

———————————-
Akif Emre
 
DİĞER KÖŞE YAZILARI