HAKAD Genişletilmiş İstişare ve 2. Olağan Genel Kurulu Yapıldı

0
231

Hür Akademisyenler Derneği (HAKAD), Genişletilmiş İstişare ve 2. Olağan Genel Kurulunu Ankara’da yaptı.

2015 yılında resmiyet kazanan HAKAD, Türkiye’nin farklı bölgelerinde bulunan akademisyenleri bir çatı altında buluşturma hedefiyle yola çıkmıştı. Akademisyenlerin sivil bir platformda ortak sorumluluk projeleri geliştirmesi için kurumsal bir zemin oluşturan HAKAD, 8 Aralık 2018 tarihinde Ankara’da Genel Kurulunu gerçekleştirdi. Türkiye’nin farklı bölgelerinden gelen akademisyenlerin karşılıklı müzakere ve istişare imkânı bulduğu genel kurulda HAKAD’ın idari yapısında da birtakım değişikliklere gidildi.

İstişare Kurulu ve Yönetim Kurulu şeklinde bir yapılanmaya giden HAKAD’da, Yönetim Kuruluna genç akademisyenler seçildi. İstişare Kurulu ise bugüne kadar HAKAD’ın yapılanmasında büyük gayretler sarf eden ve süreç içinde destek sunan hocalardan teşekkül ettirildi.

Toplantıya HAKAD Yönetim Kurulu Başkanı ve Gaziantep Üniversitesi rektörü Prof. Dr. Ali Gür’ün derneğin tarihçesini ve bugüne kadar gelinen süreci özetleyen konuşmasıyla başlandı. Daha sonra söz alan İnönü Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ahmet Kızılay, Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mehmet Barca, Bolu İzzet Baysal üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mustafa Alişarlı, Şırnak Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mehmet Emin Erkan ve aynı zamanda bir akademisyen olan Ak Parti Ardahan milletvekili Prof. Dr. Orhan Atalay HAKAD’ın temsil ettiği misyon üzerine düşüncelerini dile getirdi. Anadolu Platformu İcra Kurulu Başkanı Turgay Aldemir de sivil toplum deneyimlerinden hareketle, akademisyenlerin bu alanda yapacakları çalışmaların öneminden bahsetti.

Sabahki toplantının ikinci bölümünde toplantıya sponsor olan PTT Genel Müdürü Kenan Bozgeyik’in konuşması dinlendi. Bozgeyik, PTT’nin hizmetlerini anlatan sinevizyon gösteriminin ardından yaptığı konuşmada, özellikle üniversite öğrencileri ve akademisyenlere sundukları hizmetleri ve yeni projelerini anlattı. Sundukları hizmetler ve kampanyalar sayesinde her bir üniversite öğrencisinin aylık harcamasına %25-30 civarında ekonomik katkı sağladıklarını aktaran Bozgeyik, yeni projeleri olan PTT Cafe ile gençlere güvenli ve nitelikli bir buluşma ortamı hazırladıklarını ifade etti.

Öğleden sonra Türkiye’nin farklı bölgelerinden gelen akademisyenler, HAKAD’ın yeni dönemde ne tür faaliyetler yapabileceğiyle ilgili görüş ve düşüncelerini dile getirdiler. Program daha sonra genel kurulun yapılması ve yeni yönetimin şekillenmesiyle sona erdi.

Turgay Aldemir’in konuşması:

Anadolu Platformu İcra Kurulu Başkanı Turgay Aldemir’in toplantıda yaptığı konuşmanın tam metni:

Öncelikle tüm hocalarımı Allah’ın selamıyla selamlıyorum. Rabbim toplantımızı bereketli kılsın. Söz alan hocalarımız can alıcı sorunlarımıza temas etti. Takdir edersiniz ki bunların çözümü beşeri sermayemizin, insan kaynağımızın niteliğiyle alakalı. Çok güzel binalarımız, üniversite kampüslerimiz, yollarımız oldu, ama oraların öznesi olması gereken insan kaynağının gelişiminin ocağı olan üniversitelerin eğitim sistemine maalesef binaların mimarisine gösterilen özen gösterilmedi. Şu anda onun yakıcılığıyla karşı karşıyayız. Bunun en açık örneği Çukurambar semtidir. Bu yılın başında değişen Ankara Belediye Başkanı, “Buralar binalar mezarlığı olacak” demişti. Plansız, programsız bir sürüklenme içerisindeyiz. Plansız çalışma birçok emeğimizi süreçle boşa çıkartıyor.

Biz, vakıf olarak bir çalışma yürüttük. Dedik ki: Biz bu topraklarda yaşıyoruz, bir çevre projesi yapalım. Bunun için 250 dönüm kadar bir alan bulduk. Burası taşlık bir yerdi.  Eski kurumlar yer vermiyorlar. Bize en taşlık yeri verdiler. Oradan 3 bin kamyon taş topladık. Planlı çalışırsanız her şey mümkün. Anadolu insanı da bir hedef gösterirseniz yapıyor. Toparladık orayı… Bilimsel olarak Ziraat Fakültesi ve mühendislerle çalıştık. Burada ne olur dedik. Önce zeytin ve Antep fıstığı dikelim dedik. Uzmanlar, “olmaz” dediler. Orada badem olurmuş. Sonra badem uzmanlarıyla konuştuk. Seksen iki çeşit bademden dört çeşit seçtik. Derken bademleri diktik. Sonra biri bizi ayarttı. Bize nar fidanı bağışladı. Buraya altı bin badem dikmiştik, bedava olunca 4-5 bin tane de nar diktik. 7-8 yıl emek çektik. Narlar büyüdü, meyve vermeye başladı. Biz hiçbir mühendise, bilim adamına, Ziraat Fakültesi’ne sormadan bu işi yaptık. Gece ile gündüz arasındaki ısı farkı orada yüksek olduğu için o güzelim Hicaz narları parçalandı. Parçalanınca sinekler, böcekler üstüne üşüştü. Şimdi hepsini geri söküyoruz. Bu sene 10 ton badem oldu. Orada ne iş yapsak artık uzmanların görüşünü alıyoruz. Şimdi oranın iklimine uygun bir kervansaray projelendiriyoruz.

Bunları şunun için anlattım. Aslında Türkiye’de birçok şey yapılıyor. İnsanlarımız çalışkan, inanılmaz çabalar sarf ediliyor. Ama sürdürülebilir olmadığı için bir yerde yarım bırakıyoruz. Dün şurada bir lokantaya gittik. Otururken birkaç genç bize doğru geldi. Bizi tanıyorlarmış. Suriyelilermiş. Gençlerden biri, “Siz 6-7 yıl önce bize büyük iyilik ettiniz. Üniversitede okuyamıyordum. Beni gönderdiniz, işimi halledip okudum. Şu an dünyada iyi bir yere geldim” dedi. Biz gönderip okumasına katkı yapmışız ama sahip çıkmayı Akademiya ile birlikte yürütmediğimiz için iyi bir yere gelen o genç İsrail’in Türkiye’deki projelerinin koordinatörü olmuş. Yanında biri daha var, üstün yetenekli, süper zeka birisi… Kendisine sahip çıkıldı. O da Suriyeli. Birleşmiş Milletler bunu aldı, götürdü, kendine benzetti ve başka bir şeye dönüştürdü.

Biz Suriye ile ilgili 5 yıldır planlı bir çalışma yürütelim dedik. Suriyeli üstün yetenekli çocukları baktık ki sahada Batılılar alıp götürüyor. Bunları sonra geri getiriyorlar. Birinci Körfez Savaşı’nda arkadaşlarımızla birlikte oraya çadır götürmüştük. Bir aileye çadır kurduk. Peşmergelerle muhabbet ediyoruz. “Kaç çocuğunuz var” dedim, “7 tane” dedi. “Allah razı olsun 2 tanesini Amerika aldı götürdü, eğitiyorlar” dedi. O çocukları alıp geri getirdiler, bakın Irak’ta neler yaşanıyor. Biz; Milli Eğitim Bakanlığı, Gaziantep Üniversitesi ve Vakıf olarak bir üstün yetenekliler projesi yaptık. Biz üniversitenin bu alanda bu kadar birikiminin olduğunu bu irtibatları yaşayınca öğrendik. Çalışmaları sahada bilimsel olarak bir araya getirince bir aile tespit ettik ve bu aileye gittiğimiz zaman -biz ya sekizinci ya da dokuzuncu çocuğa ulaşmıştık- bizden önce o aileden Amerikalılar, İsrailliler ve Almanlar çocukları almışlar. Türkiye’den, gözümüzün önünden almışlar. İnsanlarımız götürülmüş ve saha şu an başka bir yere gidiyor. O projemizdeki yaklaşık 50 bin çocuktan 40 kadar genç seçildi ve bir sürece taşınıyor. Ama üniversitenin bilimsel ve ciddi rehberliğiyle… Aramıza örülmüş duvarları kaldırdığımız zaman çok ciddi çarpanlar ortaya çıkarabiliyoruz.

Bizler sivil alanda sizlerin de farklı şekillerde içinde olduğu çalışmalar yürütüyoruz. Özellikle sivil toplum örgütleriyle, akademiyanın bu alanda yapacağı çok ciddi çalışmalar var. Bakın iktisadi kalkınmada ülkemiz bir yerleri zorluyor. İş yapan bir adam, bir kalemi on sent ucuza alacağına inansa ta gidip Çin’de üretebiliyor. Bizim dünyanın birikimi nedir, bunu bizim topraklarımızın ihtiyaçlarıyla nasıl buluşturabiliriz, bunu nasıl senkronize edebiliriz çalışmalarına daha fazla kafa yormaya ihtiyacımız var. Bunun için özellikle insani kalkınmanın, beşeri kalkınmanın, yaptığımız işleri kayıt altına almanın, milletimizdeki hayırseverlerliğin, gönüllülüğün, sosyal sorumluluğun bir disipline dönüşmesi gerekiyor.

Türkiye’de çok büyük bir hayırseverlik, bir iyilikseverlik var. Öyle zannediyorum ki çok az üniversitede bununla ilgili doktora tezi çalışılıyor, ki bunun Batı’daki karşılıkları çok daha farklı. Bunların disipline edilerek buralarla, hayatla buluşturulması anlamında parçalanmışlığın ortadan kaldırılıp, en önemlisi de ihtiyaçlarımızın tespitinin yapılıp gençlerimizin ta bu işleri eğitim süreçlerinin ilk başladığından itibaren yönlendirilmesine ihtiyaç var. Yoksa hepimiz tıpkı bizim nar fidanlarını diktiğimiz gibi bir süre sonra kendi elimizle kendi evlatlarımızı katlediyoruz, yok ediyoruz. Çünkü hiçbir şey alamıyoruz. Oranın haşeratını artırmaktan başka bir şeye yaramıyor. Oysa bugün her türlü donanımı ve alt yapısı var buralarda.

Bizler Anadolu Platformu olarak bir sempozyum yapacağımız zaman inanın insan bulmakta zorlanıyorduk. Yaklaşık 13-14 bölgede yaptığımız toplantılarda baktık ki insan çok. Fakat bizim sivil toplum örgütü vaaz kültüründe insan arıyor, kendisini coşturacak insan arıyor. Bizi düşündürecek, karşılıklı düşüneceğimiz, müzakere edeceğimiz, sahadaki algıyı değiştirmemiz lazım. Arap dünyasına göre Türkiye farklı fikirleri aynı masada konuşabiliyor. Bunu yapmazsak, işte Ortadoğu’nun hali ortada… Bunun yeri de üniversitedir. Bu hafta Şeyhmus hocamların öncülüğünde, -Burhan hocam da gelmişti- Gaziantep’te “Sünnetin Aktüel Değeri” adlı bir sempozyum yapıldı. Kızan oldu, eleştiren oldu fakat tartışma devam ediyor. Konu, kavga etmeden konuşuluyor. Bunları sahada yapmazsak eğer, bugün Irak’ta, Suriye’de, Yemen’de yaşananları görüyoruz… İnsanların hangi sloganlarla birbirini katlettiği en yakıcı şekilde önümüzde duruyor. Onun için kendi tarihimizle de barışık bir şekilde ama dünyanın birikimini de merkeze alarak özellikle politika oluşturucuları ilgili alanlara gönderip, sunumlar, teklifler ortaya koyup gençlerimizi bu alanlarda daha aktif bir şekilde yönlendirerek yeni bir ufku şekillendirmemiz gerekiyor.

Hayat akıp gidiyor. Bizim bir önceki toplantımıza Allah mekanını cennet etsin, Hüsamettin Aslan hocam katılmıştı. Sözleri hâlâ hepimizin kulağında. Bir şekilde Allah aldı götürdü. Birkaç arkadaşımız daha vefat etti. Belki bir sonraki yıl biz de olmayacağız. Ama başlattığımız bu hayırlı iş milletimizin, İslam’ın ve insanlığın gelecekte bilgi üremiyle ilgili inşallah bir yer açacağı inancındayız. Bunun için biz bu topluluğun fikir farklılıkları gözetmeden her türlü farklılığı bir masa etrafında müzakeresine açık olarak lojistiğini, sahada eli ayağı olmayı Anadolu Platformu olarak kendimize vazife yazdık. Nerede olursa olsun kendimiz tüm çalışmalarımızla, gençlerimizle sadece İslami anlayışlı olarak değil, dini, dili, kültürü, yaşam tarzı -birbirine saygı duymak kaydıyla- ne olursa olsun bu toprağa, bu coğrafyaya dair her ne varsa onların oturup konuşup, biriyle müzakere etmesine, her türlü buluşmasında yer almayı, destek olmayı insanlığımızın bir parçası olarak vazife biliyoruz. Bize bu sahada ne görev düşerse yanınızda olmayı huzurlarınızda taahhüt ediyoruz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.