Günün görevi: Kadim devleti yeniden inşa etmek

0
157

“Osmanlı’nın Ortadoğu’dan Çekilişi” adlı kitabın yazarı Ahmet Özcan, geride kalan coğrafyanın dününü ve bugününü anlattı.

Özcan, 1. Dünya Savaşı'nın henüz bitmediğini, hiç bitmeyecekmiş gibi görünen bir dizi kriz ve çatışmanın nedenin de emperyalist paylaşımın ürünü olduğuna dikkat çekiyor. İngilizlerin örtülü sömürge kurgusundan kurtulmak için önerisi ise net: "Günün görevi, bizim kadim devleti yeniden inşa etmektir. İşte o zaman ne mezhep savaşı kalır, ne etnik savaş".

1914 yılı, Osmanlı devletinin parçalandığı I. Dünya savaşının başlangıç tarihi. 2015 ile birlikte bu büyük savaşın yüzüncü yılını idrak ediyoruz. Ahmet Özcan, bu tarihi dönemecin manasını henüz idrak edemediğimizi belirtiyor.

Şimdi, yüzyıl sonra, dünyanın dört bir yanında batı emperyalizminin ürünü olan onlarca yeni milliyetçilik, yüzlerce kabilecilik, aşiretçilik, mezhepçilik, cemaatçilik, hizipçilik ile bunların bir büyük boyu olan ve I. Dünya harbi sonrası emperyalist paylaşımın ürünü olan Uluslar ve Ulus devletler arasında hiç bitmeyecekmiş gibi görünen bir dizi kriz ve çatışma yaşanıyor.

Mevcut sistemin, kuralları ve kurumlarıyla halen İngilizlerin örtülü sömürgesi halinde kurgulamış bir düzen olduğuna dikkat çeken Ahmet Özcan, "Bu düzen eskisi kadar etkili değil ama hala varlığını koruyor. O yüzden günün görevi bizim kadim devleti yeniden inşa etmektir. İşte o zaman ne mezhep savaşı kalır ne etnik savaş kalır. Bu o kadar hayati bir meseledir." şeklinde konuştu.

Ahmet Özcan Haber10'dan Hülya Özkan'ın sorularını cevapladı…

Ahmet Bey, 2010 yılında ilk baskısı yapılan “Osmanlı’nın Ortadoğu’dan Çekilişi” kitabınızın yeni baskısı yapıldı. 1. Dünya Savaşı’nın neredeyse bütün cephelerinde bugün aradan geçen 100 yıla rağmen hala aktif savaş durumu var. 2010’da yazdığınızda I. Dünya Savaşı henüz bitmedi diyorsunuz. Savaş bitmedi mi gerçekten?

Savaşın bitmediğini bugün dünyada ve bölgemizde yaşanan olaylardan zaten anlıyoruz. I.Dünya savaşı, tarihte çok az örneği olan boyutta bir köklü değişimin sonucuydu ve bu süreç henüz bitmiş değil. Neydi bu değişim? Genel olarak tarihe baktığımızda 19. yy.dan itibaren sömürgecilik ile birlikte askeri endüstriyel gelişmelere paralel olarak tarih sahnesinde yeni bir sayfa açılıyor. Yeni güçlerin sahneye çıkmasıyla birlikte tarihsel önemde bir değişim yaşandı. Bugün modern dediğimiz çağın temelleri atıldı. Hem teknolojik hem askeri olarak hem siyasi, kültürel ve ideolojik olarak.. Dolayısıyla askeri tarım imparatorlukları çağı dediğimiz bilinen son üç bin yıllık tarihte çok köklü radikal değişiklikler yaşandı. Benzer bir değişim 10 bin yıl önce avcı göçebe toplulukların yerleşik hayata geçiş sürecinde, 5 bin yıl önce şehir devletlerinin ortaya çıkışıyla ve 3 bin yıl önce evrensel imparatorluk düzenlerinin sahneye çıkışıyla yaşanmıştır. Yani evrensel çapta, çok yönlü, hayatın bütün boyutlarını etkileyecek derinlikte değişim dönemleri vardır tarihte. İşte 19. Ve 20. Yüzyılın değişim süreci de benzer önemde bir büyük sarsıntı yaratmıştır. I. Dünya savaşı, bu olağanüstü dönemin askeri-politik düzeydeki sonucudur. 17. Yüzyıldan itibaren tarihe yeni çıkan İngiltere, Almanya, Fransa, Rusya, ABD gibi güçlerin paylaşım rekabeti, AKAD imparatorluğunun dağılışı veya İran –Roma savaşlarıyla kıyaslanacak çapta bir evrensel krizi yansıtır.

1. DÜNYA SAVAŞI'NI ANLAMADAN BUGÜNÜ ANLAMAK İMKANSIZDIR

Bu büyük evrensel ve tarihsel değişim dalgası doğal olarak bütün yerleşik imparatorlukları etkilemiştir. Askeri tarım imparatorluklarını dağıtmış, Ulus devlet denilen yeni politik üniteleri sahneye çıkartmış, bilimsel-teknolojik devrimle hem hayatın fizik koşullarını hem de insan idrakini ve düşünme biçimini kökten değiştirmiştir.. Bu anlamda, 20. Yüzyılın başındaki büyük savaşın artçı sarsıntıları da, sonuçları da hala devam etmektedir. Dünya henüz tarım çağlarındaki gibi uzun sürecek bir istikrar düzenine kavuşmuş değildir. 20. Yüzyıl boyunca yaşanan II. Dünya savaşı, soğuk savaş ve irili ufaklı onlarca savaş ve iç savaşta dahil, hepsi I. Dünya savaşının artçı sarsıntılarıdır. Bugün Ortadoğu’da süren iç savaşlar da aynı şekilde yarım kalmış hesaplaşmaların devamıdır. Dolayısıyla bizi Osmanlı’dan dolayı özel olarak ilgilendiren, ama aslında bütün dünyada süren her tür rekabet, çatışma ve denge oyunlarının ana rahmi I. Dünya harbidir. Bu harbi anlamadan, analiz etmeden, bugünü anlamak imkansızdır.

SÜRECİN FİNALİNDEYİZ

Osmanlının Ortadoğu’dan çekilişi muazzam bir trajedidir. Kuzey Afrika’yı 19. Yüzyıl sonu ve 20. Yüzyılın başında kaybetmişiz. En son 1911’de Trablusgarb harbiyle görkemli bir direnişe rağmen Balkan savaşı nedeniyle çekilmek zorunda kalmışız. Mısır’da kavalalı olayı sonrası İngiliz-Fransız rekabeti var ama 1.Dünya savaşında kanal harekatıyla geri alma çabamız başarısız olmuş. Irak’ta 1916’da 29 Nisan’da Kut’ül Amare’de 13 bin İngiliz askerini komutanlarıyla beraber esir aldığımız büyük bir zaferimiz var. Ama Şerif Hüseyin haini ve Filistin cephesindeki kritik durum nedeniyle maalesef oradan da çekilmişiz. Kudüs’ü Gazze savaşları ve Kudüs müdafaasına rağmen 1917’de kaybediyoruz. Ardından Suriye’den de çekiliyoruz. Medine’yi Fahrettin Paşa komutasında Mondros’a rağmen savunuyoruz. Ama 1921 yılına kadar Suriye’de Musul’da Bakü’de yenilgiyi kabul etmeyen paşalar direniyor. 1921 yılında İngiltere ve Bolşevik Rusya anlaşınca, artık yenilgi kesinleşiyor. Ve yeni dengelere göre şekilleniyor her şey. Enver Paşa’da şehit edilince bildiğimiz kabus yüzyılı başlıyor. Ve bu yüzyılda gerek Filistin davası, gerek İhvan-ı Müslim, Cemaat-i İslami, Türkiye’deki İslami hareketler gibi bir çok çabayla bu yenilgiye ve ardından gelen kabusa karşı yer yer kanlı yer yer sessiz ve sabırla direnişler başlıyor. Bugün işte bu sürecin finalindeyiz. Tarihi batılı ve batıcılar yazdığı için genç kuşaklar bunları tabii ki bilmiyor, oysa yaşanan süreç göstermiştir ki, asıl tarihi yapanlar bugün meyvelerini alıyor. Bu nedenle de Kemalist güruh yaşanan süreci bir türlü kavrayamıyor. Milletin içinde olsalardı bu şaşkınlık yaşamazlardı oysa…

Birinci Dünya Savaşı'nın temel dengeleri neydi? Bugün de geçerli mi bu dengeler?

Birinci Dünya Savaşı teknik olarak baktığımızda, tarh sahnesine yeni bir medeniyet iddiasıyla çıkan batının iç savaşıdır. Avrupa'da Almanya ve İngiltere arasında bir rekabet var. Daha önceki yüzyılda Fransa ile Almanya arasında vardı. Bu Avrupa'nın iç savaşı, bir sömürge paylaşım savaşı… 20. Yüzyılın başında petrolün önemini anlaşılmasıyla beraber jeopolitik algılar, stratejiler değişiyor ve Avrupa'da müttefikler de değişiyor. İngiltere ile Fransa birleşip Rusya ile ittifak yaparak dünya paylaşımına yöneliyorlar. Buna Almanya itiraz ediyor. Almanya da kendisine müttefik olarak hedef pozisyonunda bulunan Avusturya-Macaristan ve Osmanlı İmparatorluğunu seçiyor. Böyle bir denklem var. Bir açıdan Anglo-Sakson güçlerle Kıta Avrupası rekabeti. 1907 yılında meşhur Reval buluşmasında Rus Çarı ile İngiliz Kralı bir araya geliyorlar ve Osmanlıyı parçalamak üzere bir pazarlık yapıyorlar. Bu duyulduğu andan itibaren ise Osmanlı tedbirini alıyor ve müttefik arayışına giriyor. Aslında bu savaşı engellemek için gerek Sultan Abdülhamit gerekse İttihatçılar çok çaba sarf ediyorlar, hem İngiltere hem Fransa ile anlaşmaya çalışıyorlar ama reddediliyor ve mecburiyetten Almanya ile ittifaka giriliyor. O günkü koşullarda Almanya, gerçekten büyük bir güç, hem askeri hem ekonomik olarak. Mantıklı ve mecburi bir tercih oluyor bu.

 

I.Savaşın bu dengeleri halen de geçerli. BM’nin 5’li A takımı, I. Dünya savaşının galipleridir. Sadece bu Küresel düzen, II. Dünya savaşı sonrası Çin’i de içine almıştır.

Osmanlı bu dengelerde neredeydi?

Osmanlı, 18. Yüzyılda Fransa, 19. Yüzyılda İngiltere ile ittifak içindeydi. İngiltere ve Fransa sürekli Rusya’yı Osmanlıya karşı kışkırtarak Osmanlı devletini kontrol ediyordu. Sultan Hamit, buna karşın Almanya ile yakınlaştı. Ve bilinen denge oyunlarıyla batıyı uzun bir süre oyaladı. İttihatçılarda bu politikayı sürdürdüler.

HEM AKTÜEL SİYASİ DENKLEMLER DEĞİŞİYOR

Ama savaş öncelikle Osmanlı topraklarının paylaşım savaşıydı ve kaçınılmaz olan gerçekleşti.. 20. Yüzyılın başında petrolün teknolojik devrimin ana ham maddesi olduğunun keşfedilmesi dünya savaşının bu coğrafyada başlamasının temel nedenidir.. Petrolün bulunduğu topraklar sebebiyle savaş burada gerçekleşmiştir. Bu petrol Çin kıyılarında olsaydı savaş oralarda başlardı. Bu savaşla Avrupa hem kendi iç savaşını bir yanıyla devam ettiriyor. Hem de askeri tarım imparatorluklarını tamamen çökertiyor. Yani birinci Dünya Savaşı Osmanlının yanına Rus Çarlığının ve Avusturya Macaristan imparatorluğunun da çöküşüdür. Dolayısıyla hem tarihsel ekonomi-politik denklemler değişiyor. Hem aktüel siyasi denklemler değişiyor. Burada Osmanlı imparatorluğu tabiri caizse mukadder bir akıbete uğruyor. Osmanlı devleti için bu savaş kaybedilme ihtimalinin yüksek olduğunun hissedildiği bir savaştır.

Batı'ya bedelini ağır ödetmek ve olabildiğince fazla şeyi kurtarmak amacıyla girilen bir savaştır. Bu amaca da önemli ölçüde ulaşılmıştır.

O dönemin Avrupa'sının kendi iç çelişkilerinin olduğunu görüyoruz. Avrupa çelişkilerini 20. Yüzyılın sonunda birleşerek ortadan kaldırdı. Ama 20. Yüzyılda dizayn edilen Ortadoğu'da bugünkü iç çelişkiler Birinci Dünya Savaşı'nda yaşanan çelişkilerden çok daha fazlasıyla yaşanıyor. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Avrupa iç savaşını adeta dondurdu. Ondan dolayı İkinci Dünya Savaşı çıktı. Ve I. Savaşın devamı olarak II. Dünya savaşı galiplerin pahalı zaferi olarak tarihe geçti. Avrupa yakılıp yıkıldı. Almanya ve Japonya sahneden çekildi. ABD ve Rusya daha diri güçler olarak sahne aldı. Ama son tahlilde pozitivist- pagan batılı değerler evrenselleşti. Modernlik, çağdaşlık, batılılık denilen putperest-nihilist bir dünya düzeni kuruldu. Galip güçler, rakipleri olan Almanya ve Japonya’yı silahsızlandırmakla yetinmedi, toplumlarının kolektif enerjisi bir daha askeri bir irade ortaya çıkartmasın diye bu ülkeler fabrikalarla donatılıp açık alan şantiyesi yapıldı. Türk sağının bir alternatif model zannettiği Alman ve Japon kalkınması, aslında Anglo Sakson güçlerin planladığı, kapitalist çalışma kampı olarak koşulladığı bir toplumsal trajedidir. Nitekim 20. Yüzyılın ikinci yarısından beri bu toplumlar köle gibi çalışmaktan başka bir hayat bilmez olmuştur. Alman ve Japon firmaları da aslında kraliçenin ve paydaşı Yahudilerindir. Nitekim şimdi dünya dengeleri gereği, yarattığı işsizlik vb. maliyetlere rağmen bu fabrikalar sökülüp Çin’e taşınmaktadır. Çünkü sahipleri Çin’in de sahipleri olan aynı güçlerdir. Dolayısıyla Büyük Britanya, ABD ve Yahudi lobisi, Fransa ve Rusya ile birlikte aynı toplam irade halinde dünyaya tecavüz etmeye devam etmektedir. Ortadoğu’da yaşanan her krize bakın, ölen her insanımıza sıkılan kurşuna, bombaya bakın, bu toplam şeytani gücü görürsünüz. Örneğin, TC silahında ABD, PKK’lıda Alman veya Rus damgası bulursunuz. Halepçe katliamında Alman menşeli yani aslında İngiliz kimyasallarını, Hama katliamında Rus veya Fransız menşeli bombaları görürsünüz. Yani Reval ittifakı hâlâ geçerlidir ve Mondros sonrası paylaşımlar bazı küçük düzeltmeler veya çekişmelerle hala devam etmektedir.

TÜRKİYE ŞİMDİ BU ÇÖKÜŞTEN KURTULMA İRADESİ GÖSTERİYOR

Osmanlı açısından baktığımızda bence en önemli mesele şudur; biz I. Dünya savaşı sonunda sadece bağımsız bir devlet iradesi ve özgün bir medeniyet modeli olarak Osmanlıyı kaybetmedik, tüm İslam dünyası kendine olan güvenini kaybetti. Haçlı ve Moğol istilası dönemlerinde yaşanan büyük bir travmaydı bu. Osmanlı yerine Kurulan sahte ulus devletçikler ümmetin kendi içerisindeki mezhepsel ve etnik kışkırtmalar ile daha kolay yönetilmesini sağlayacak ortam oluşturmuştu. Bu travmaya rağmen çok cılız direnişler gösterilse de aslında bu büyük çöküş bu yüzyılın başına kadar devam etmiştir. Bugün hala bu çöküşün travmasının içindeyiz. Türkiye şimdi bu çöküşten kurtulma iradesi gösteriyor.

Osmanlı’nın Ortadoğu’dan çekilişinin trajik öyküsünü yazdınız. Bugünün Ortadoğu’su için neler söylemek istersiniz, Bugün nasıl bir Ortadoğu var?

Merhum Akif’in “Şark” isimli bir şiiri var; ünlü gezgin-Alim Abdurreşit İbrahim’in dilinden şöyle özetler durumu:

“Ne gördün, Şark’ı çok gezdin? ” diyorlar. Gördüğüm yer yer

Harap iller, serilmiş hânümanlar, başsız ümmetler,

Yıkılmış köprüler, çökmüş kanallar, yolcusuz yollar,

Bükülmüş beller, incelmiş boyunlar, kaynamaz kanlar,

Düşünmez başlar, aldırmaz yürekler, paslı vicdanlar;

Tegallüpler, esaretler, tahakkümler, mezelletler;

Riyâlar, türlü iğrenç iptilâlar, türlü illetler;

Örümcek bağlamış, tütmez ocaklar; yanmış ormanlar;

Ekinsiz tarlalar, ot basmış evler, küflü harmanlar;

Cemaatsiz imamlar, kirli yüzler, secdesiz başlar;

“Gazâ” nâmiyle dindaş öldüren biçare dindaşlar;

Ipıssız âşiyanlar; kimsesiz köyler; çökük damlar;

Emek mahrumu günler; fikr-i ferdâ bilmez akşamlar! …

Geçerken, ağladım geçtim; dururken ağladım durdum; …”

 

Bu şiir 1918'de yazıldı. 2015 yılındayız ve manzara aynı. Yüzyıllık bir donma halidir bu ümmet adına. İngilizler çekildikten sonra bazen Fransızlar ile anlaşarak bazen de Ruslar ile anlaşarak Osmanlı'nın yerine sahte örtülü devletleri kurarken, bu devletler için Kurtuluş savaşları uydurmuş bağımsızlık destanları yazmışlardır. Kimsenin kurtulduğu da yok, bağımsızlaştığı, özgürleştiği de… Sorunların hepsi dondurulmuş ve sahte devletçikler adı altında daha küçük sorunlar, krizler halinde yaşatılmıştır ümmetimize. Bir yönüyle de batı kendi iç savaşını bizim topraklarımıza ihraç etmiştir. Kendi çocukları yerine bizim çocuklarımızı seçerek farklı ideolojik gruplar halinde örgütleyip birbirine kırdırarak aslında kendi savaşını vermiştir. 20. yüzyıla bakın İster Filistin ve Lübnan İster Suriye ve Irak, Mısır'a Türkiye’ye bakın mesela, buralarda sağ sol savaşları görürsünüz. Bunların her biri bir Batı başkentine bağlı ideolojik ajan örgüt ve grupların yürüttüğü ama aslında batılı başkentlerin vekalet savaşıdır. Türkiye'deki Kürt meselesi gibi, geçmişteki sağ-sol çatışmaları gibi benzer şekilde Batı tarafından kışkırtılıp üretilmiştir.

ÖRTÜLÜ SÖMÜRGE DEVLETLERİ

Türkiye Cumhuriyeti devleti, İran devleti, Suriye devleti, Irak devleti, Suudi Arabistan, Mısır… gibi devletler aslında her biri bir batılı gücün himayesindeki örtülü sömürge devletleridir. Ayrıca bu yetmemiş, Kürt meselesiyle 4 devleti, Filistin meselesiyle de tüm Arap ülkelerini kedi-fare oyunu gibi güdüleyip yönetmişlerdir. Bu tiyatro 20. yüzyıl boyunca oynanmıştır. Bizim çocuklarımız ölüme sürülmüş ve bizim halklarımız acı çekmiştir ama savaş aslında başkalarının savaşıdır. Şimdi Türkiye geçtiğimiz son on yılda seçtiği yol ile kendi iç savaşlarını bitirip bu tiyatroya bir son verme cesareti göstermiştir. Bunun yarattığı sinerjiyle Tunus’tan Mısır’a Libya’dan Suriye’ye kadar emperyalist çetelerin taşeronluğunu yapan diğer diktatörlüklerde birer birer yıkılmaya başlamıştır. Bu anlamda, ilk defa yüz yıllık buzlar çözülüp farklı bir irade gösterme imkanı ortaya çıkmıştır. Ama daha yolun çok başındayız.

Kitabın önsözünde “dedelerimiz boşuna ölmedi, onların dökülen her damla kanı bizim gerçek sınırlarımızı çizmiştir” diyorsunuz. Sayın Davutoğlu’da bir konuşmasında “ mezar taşları bu toprakların gerçek tapusudur” demişti. “Dün ve bugün” bu kadar iç içe, bu kadar birbiriyle bağlantılı mı gerçekten?

Osmanlı devleti sadece bir devlet değildi. Bir medeniyetti. Ümmetin merkeziydi. Kalbiydi. Dolayısıyla bu manada asla yok olmadı. Bu iradenin kendisi kaybolmadı. Hep bir yerlerde bir şekilde yaşadı. Organize bir güç haline dönüşemedi çünkü neredeyse dünyanın en büyük güçlerinin tepeden tırnağa kontrol edip devletin gücüyle de ezip baskıda tuttuğu halklarımız uyku halindeydi. Dolayısıyla da Osman Dede'nin de dediği gibi Birinci Dünya Savaşı'nda ruhen yenilmedik. Biz yenilmiş sayıldık. Aramızdan bazıları kendini yenik saydı ama milletin ruh kökü hiç bir zaman bu yenilgiyi kabullenmedi ve gününü bekledi. İşte bu günler o günlerdir. Tarihimize, değerlerimize ait en küçük bir iz bile sabırla bu nöbeti hep tuttu. Bugün işte bu nöbette olanların bir araya gelip tekrar sancağı çekme günüdür.

BUGÜN 20. YÜZYIL DEFTERİNİ KAPATMA GÜNÜDÜR

Peki bu savaşın neresindeyiz?

Bugünün kuşakları olarak, bizden sonrakilere bırakacağımız şey ne olacaktır?

Bugün 20. yüzyıl defterini kapatma günüdür. O defterler henüz kapanmadı. Arap Baharı ve Türkiye'deki demokratik değişim süreciyle başlayan dönem bu 20. yüzyılın kabusunu bitirme, enkazlarını temizleme ve topraklarımıza kurulmuş her tür emperyalist tezgahı dağıtma dönemidir.

Arap Baharı o sahte ulus devletleri yıkma devrimiydi ve bunların çoğu yıkıldı. Henüz yeni bir düzen kurulmadı, buna vakit var. Türkiye'de ise bu devrim kansız oldu. Tayyip Erdoğan ile birlikte daha demokratik usullerle yaşandı. Tabiri caizse son haçlı seferi olan Birinci Dünya Savaşı'nın aramıza yerleştirdiği bütün tohumlar, kökler temizlenecek. Bu millet önce kendine gelecek, kendine inanacak. Tarihini, değerlerini yeniden keşfedecek. Bundan sonra nasıl bir formülle bir arada yaşarız. Bunu konuşmak için henüz erken. Önce 20. Yüzyılın pagan-putpereset izlerini, sahte etnik ve mezhep savaşlarını, pozitivist ideolojik zehirleri temizlemek gerekiyor.

Osmanlıdan kalan saklı ruhu tarif ederken, Kavi iman ve gavurlaşmaya karşı bağışıklık aşısı şeklinde bir tanımlamanız var. Bu ne demek?

Temelde baktığımızda bizim davamız Hz. İbrahim’in davasıdır. Selçuklu da, Osmanlı da kendini böyle tanımlamıştır. Devletin varlık ve bekasının meşruiyet dayanağı İlay-ı kelimetullahtır.

Bütün bireysel ve toplumsal çabalarımızın özünde de bu vardır. Bu manada da imanımız bütün insanlığı şeytanın, yani zalimlerin, sömürgenlerin, paranın ve şehvetin egemenliğinden kurtarmayı içerir. Bu evrensel insanlık davetini insanlığa sunmak için devlet bir araçtır.. Biz de devletin meşruiyetinin ölçüsü budur. Devlet meşruiyetini bu misyonu yüklenip yüklenmemekle alır.

BATICI BİR TÜRKÇÜ VEYA KÜRTÇÜ BİZDEN DEĞİLDİR

Diğer taraftan bizim imanımızın özünde gavurlaşmaya karşı bir direnç vardır. Gavurlaşmadan kastım emperyalist haçlı egemenliğine karşı direnç manasındadır. Bu toprakların Hristiyanı da ‘biz’dir ve haçlılara karşı aynı safta olduğumuz sürece aynı İbrahim milletindeniz. Dolayısıyla bu tarihsel kolektif şuurun tekrar diriltilmesi gerekmektedir. Ölçümüz basittir; pagan-haçlı güçlerine karşı bu torakların geleneği, ruhu ve idrakine sahip herkesle tek bir milletiz. İbrahim’in milletiyiz. Din, ırk, dil, ideoloji veya mezhep, bu düzeyde birer detaydır. İbrahimi şuura ve imana sahip bir Ermeni veya Rum’u, batılı haçlı güçlere ajanlık ve gönüllü kulluk yapan Müslüman görünümlü münafıklara tercih ederiz. Aynı şekilde batıcı bir Türkçü veya Kürtçü bizden değildir. Sünni bir işbirlikçi veya Alevi bir ajan örgüt, Türk, Kürt, Sünni, Alevi diye değil, ajan ve işbirlikçi olduğu için düşmanımızdır. Bu manada devlet te millette bu ölçüyle yeniden tanımlanıp formatlanmalı, ırk,mezhep ve ideolojisi olmamalıdır..

Bunu gerçekleştirmenin tek meşru dinamiği Müslüman imanıdır. Şunu hiç kimse unutmamalıdır, Allah'a ve ahirete inanmayan hiç kimse gerçek manada emperyalizme ve kapitalizme düşman olamaz. Çünkü emperyalizm ve kapitalizmin kula kulluk eden teolojisinin anti tezi bizim imanımızın tevhid telakkisidir. Bu manada dikkat edin 20. yüzyıla bakın ister millliyetçi ister ulusalcı ister solcu olsun, güya emperyalizme karşı çıkıyor gibi görünseler de son tahlilde hepsi emperyalizmin kölesidir. Çünkü teolojik olarak akrabalarıdır. Özlerinde pozitivizm vardır paganizm vardır. Bunlar teorik olarak bile asla emperyalizm karşıtı olamazlar, sadece ve sadece ahirete inananlar, tevhide inananlar kula kulluğa karşı olabilirler. Bu manada önce devletin İlay-ı Kelimetullahı tek mürşit edinmesi gerekir. Gavurlaşmaya karşı bağışıklık aşımız budur.

'Yılan İngilizdir gerisi uşaktır' diyorsunuz. Tarihi ve geleceği birlikte okumak için yeterli bir pencere midir?

19. ve 20. yüzyıllardaki Avrupa iç savaşlarının galibi İngiltere'dir. 20. yüzyılda İngiltere iki dünya savaşında yıprandığı için gücünü Amerika'ya transfer etmiştir. Yahudi lobisini de kiralamıştır. Fakat dikkat edin İngiltere; Çin, Hindistan, Türkiye, İran, Yunanistan… Bütün bu havzada hala etkilidir. Asya’da Kara gücü olarak ise kendisine Rusya'yı müttefik seçmiştir.

Devletlerin yanında Uluslararası şirketler, teknoloj