Gerçekçi olmanın koşulu – (Etyen Mahçupyan)

0
92

Böylece `çözüm` kavramı her iki tarafın da kendince içini doldurduğu bir boş kalıp haline geliyor. Taraflar çözüm önerilerini kendi kimliklerinin parçası ve tamamlayıcısı olarak görmeye başlıyor ve bu nedenle kendi çözümlerinin karşı tarafın

Sanat eserinin ne olduğu ve nasıl tanımlanabileceğine ilişkin sıkça anlatılan ve farklı kişilere atfedilen bir anekdot vardır…

Sözüne güvenilir bir uzmana sorulduğunda “sanat eserinin tanımını yapamam ama gördüğümde sanatı tanırım” demiş. Kürt meselesi gibi yapısallaşmış sorunlar da buna benzer bir belirsizlik yaratabiliyorlar. Çünkü var olan durumun kendi içinde sistemleşmesi, hiyerarşiler ve iktidarlar üretmesi, kendine has bir kültür ve dilin içinden konuşması, bir süre sonra `çözümü` özlendiği halde yaşanması şart olmayan bir durum haline getiriyor. Sorulduğunda herkesin çözümden yana olduğu, ancak çözümün gecikmesi karşısında kimsenin kılını kıpırdatmadığı bir `denge` hali ortaya çıkıyor. Mağdurun bile gerçekte çözüm için fazla uğraşmadığı, sorunun devam edeceği varsayımıyla kendi kısmi çözümünün peşinde koştuğu bir durum… Güçlü olan taraf ise geciktikçe çözümü bir güç paylaşımı olarak algılıyor ve insiyaki olarak direniyor.

Böylece `çözüm` kavramı her iki tarafın da kendince içini doldurduğu bir boş kalıp haline geliyor. Taraflar çözüm önerilerini kendi kimliklerinin parçası ve tamamlayıcısı olarak görmeye başlıyor ve bu nedenle kendi çözümlerinin karşı tarafın çözümünden ille de farklı olmasına dikkat gösteriyorlar. Bu durum iki tarafın çözümünün uzlaşmaz olmasıyla sonuçlanabiliyor. Bu sürecin yanı sıra, yine her iki taraf da kendi çözüm önerilerini olabildiğince muğlak bırakıyorlar, çünkü hem sıradan vatandaş nezdinde çözümsüzlüğü savunuyor durumunda kalmamak istiyorlar, hem de değişen koşullarda çözümden anladıklarını değiştirmenin etkili bir siyaset taktiği olduğ Gerçekçi olmanın koşulu unun farkındalar.

Kürt meselesi bunca değişen koşula rağmen halen çözümsüz ise meseleyi daha geniş bir çerçeveye oturtmanın ve yeni bir ortak irade arayışına girmenin zamanı da gelmiştir. Kendimize itiraf etmesek de aslında Kürt meselesinde `irade öncesi` dönemde takılıp kalmış durumdayız. Herkesin çözüm istemesi, demokrasiden ve kardeşlikten dem vurması epeyce aldatıcı. Çünkü bunlar olması gerekenler… Bunlar bir norm olarak zihnimize işlemiş olan ve reddedilmesi `ayıp` bulunacak standartlar. Oysa gerçek çözümler irade gerektiriyor ve bu da her iki tarafın kendi çözümüyle yüzleşmesini ima ediyor. Çünkü ancak böyle bir yüzleşme sonrasında karşı tarafa gerçekçi bir yaklaşım sergilemeniz mümkün.

Kuramsal olarak ilk adım her iki taraftan da gelebilir. Ama Kürt meselesi gibi epeyce asimetrik bir güç, yaşanmışlık ve birikim sonrasında ilk adımın devletten gelmesini beklemek doğaldır. Unutmadan vurgulayalım ki eğer PKK bu yeni koşullarda karşılıksız silah susturmanın stratejik önemini kavramış olsaydı, ilk adım o yönden gelebilir ve bu durum hükümeti çözüme doğru sıkıştırabilirdi. Çünkü PKK`nın silah susturması karşısında devletin operasyonlara devam etmesi meşruiyet açısından sorun yaratırdı. Böylece PKK bu hamleyle karşı tarafa da silah susturmuş olur ve devletle eşit düzeyde bir pazarlık gücü olduğunu kanıtlayabilirdi. Ama görünen o ki PKK`nın böyle bir siyasi aklı yok… Nitekim çözüm yolunun ilk adımı hükümetten geldi ve Başbakan, devletin silah susturmasını PKK`nın silah bırakmasına bağlayan taktiksel bir öneri yaptı. Ne var ki asıl soru bu adımın gerçekten de bir irade beyanı olup olmadığıdır. Cevap ise söz konusu adımın ne denli `gerçekçi` olduğuyla bağlantılı… Türkiye uzun süre PKK şiddeti ile Kürtlerin hak ve özgürlüklerini birleştirip ayırma şeklinde gelgitler yaşadı. `Çözüm` hep bu bağlamda ele alındı ve nihayet şiddet ve haklar alanının birbirinden bağımsız olduğu, çözümün her ikisi için ayrı ayrı aranacağı noktasına gelindi. Muhakkak ki `gerçekçilik` açısından bu bir ilerleme… Ama acaba yeterince gerçekçi mi? Yeterlilik karşı tarafa da gerçekçi gelecek bir önermenin yapılabilmesini gerektiriyor. Bunu sınamak için ise Kürt tarafının `çözümüne` bakmakta yarar var. Her ne kadar muğlak bırakılmış olsa da, bu çözüm Türk tarafının ikili modelinden fazlasını taşıyor: Kürtlerin çözümünde bir de `statü` denen unsur var ve bu unsur bazen haklar alanıyla, bazen de şiddet alanıyla iç içe geçebiliyor…

Kürtler bir statü ihtiyacı içinde olduklarını, bunu görünce tanıyacaklarını, ama nasıl tanımlanması gerektiğini tam olarak bilmediklerini söylüyorlar. Sanat uzmanının sanat eserine yaklaşımını andıran bu söylem, bize bir ihtiyacı anlatırken ihtiyacın tatmin edilmesine ilişkin yeni bir muğlaklık alanı yaratıyor. Ama bu muğlaklık aynı zamanda iradeye ve siyasete de alan açmakta. Hükümetin çözüm yolunun muhakkak bir biçimde bu statü ihtiyacına cevap verir nitelikte olması lazım. Bunun anlamı PKK`nın Kürtlere ilişkin olası bir statü talebinin aynen kabullenilmesi değil. Statü konusundaki hükümet yaklaşımının ne olduğunun belirginleşmesi…

 zaman

———————————-
Etyen Mahçupyan
 
DİĞER KÖŞE YAZILARI