Gençlerle Tarihe Yolculuk

0
107

Tarihe yolculuktu yaptığımız. Zaman zaman Eyyübiler, Hititler, Artuklular, Akkoyunlular, Asurlular… dönemine gittik. Hz. Eyub’un sabrına, Hz. İbrahim’in Nemrutla mücadelesine, tanıklık ettik…

İlim hikmet Vakfı tarafından düzenlenen doğu gezisine bayan öğrenciler olarak katıldık. Yolculuğumuzun güzergâhı Hasankeyf-Mardin-Şanlıurfa-Gaziantep-Kahramanmaraş. 27 Nisan Cuma günü akşam namazımızı eda ettikten sonra yolcu otobüsünde yerlerimizi aldık. Kimimizde Doğu’nun bu nadide illerini ilk kez görmenin, kimimizde oraları tekrar görebilmenin heyecanı vardı.

Tarihe yolculuktu yaptığımız. Zaman zaman Eyyübiler, Hititler, Artuklular, Akkoyunlular, Asurlular… dönemine gittik. Hz. Eyub’un sabrına, Hz. İbrahim’in Nemrutla mücadelesine, tanıklık ettik… Kurtuluş savaşındaki ruhu hissettik.

On iki saatlik yorucu bir yolculuktan sonra Hasankeyf’teydik. Bizi muhteşem bir manzara karşıladı. Bu yorgunluğu başka bir manzara gideremezdi. Dicle Nehri’nin kıyısında çeşit çeşit azıklarlarımızla enfes bir kahvaltı yapıyoruz. Sırada Mardin-Midyat var…

Gittiğimiz ilk yer Mor Gabriel Manastırı. Manastırı bize Süryani bir Hıristiyan gezdiriyor. Önce bodrum tarzı bir yere iniyoruz içerisi serin ve rutubetli. İlginç bir yapı..özellikle tavandaki yapı, taşlardaki işlemeler hepimizi hayretler içerisinde bırakıyor. Şimdi yukarı çıkıyoruz manastırın içerisinde başka bir odaya giriyoruz. Süryani geleneklerine göre üst üste gömülmüş yüzlerce din adamının mezarı var. Süryani Hıristiyan anlatıyor:’Süryani din adamları tören elbiseleri ile tahta oturur vaziyette ve doğuya dönük olarak gömülüyorlar çünkü Hz. İsa’nın tekrar doğudan geleceklerine inandıkları için onu yatarak değil oturarak bekliyorlar.’Manastırda ders verilen sınıfları, ayin yapılan odaları da geziyoruz. Yer yer aslan figürleri var manastırda. Manastırın Moğol istilasında tahrip edilmesinden sonra buraya bir daha zarar gelmemesi için aslanların manastırı korumaya geldiklerine inanılıyor ta ki rahipler buraya tekrar gelene kadar. Gördüğümüz bu figürler bunu simgeliyor. Manastırın diğer bölümlerini gezerken çan sesi duyuluyor. İbadete giden rahibi görüyoruz. Ayin saatlerinde manastır ziyarete kapatıldığını öğreniyoruz. Sonra Ali ağabey’in sesi duyuluyor: Herkes arabaya…

Midyat’ın sokaklarını, tarihi hanlarını geziyoruz. Yeni yapılarda da tarihi dokunun korunduğu dikkatimizi çekiyor. Kilise çanları, cami minareleri iç içe burada. Farklı dinlerin, medeniyetlerin iç içe yaşadığı farklı bir dünya burası. Tarihin kalp atışını hissediyoruz. Öğle yemeğini de Midyat’ta yedikten sonra koyuluyoruz Mardin yoluna…

Mardin’de bizi Fatma arkadaşımızın babası Sadullah Turgut karşılıyor, Mardin’i bize O gezdirecek. Kent bir açık hava müzesi ve bu müze bir fotoğraf platformu gibi. Deklanşöre bas fotoğraf olsun. Dar sokaklar, çıkmazlar, abalı hamallar, kendi aralarında Arapça konuşan halk, bir de güzelim bademin ince bir tabakayla kaplandığı ağızda eriyen Mardin’in badem şekeri…

Mardin’de ilk durağımız Kasımıyye Medresesi. Bu Medrese 15. Yy da Akkoyunlu hükümadarı Kasım Bey tarafından yaptırılmış. karşısında yeşil bir denizi andıran Mezopotamya..Gün batmak üzere güneş artık Mezopotamya’yı sadece ıskalayıp geçiyor önünde durduğumuz medresenin taşları kızıla çalmış.Kubbeler arasında batan güneşin muhteşem görüntüsünü hafızamıza alıp istemeyerek ayrılıyoruz.Kasımıyye medresesinden gündüz seyranlığına şahit olduğumuz Mardin’in gece olunca gerdanlığını görüyoruz ve bir kez daha hayran oluyoruz bu şehre.Ayrıca Mezopotamya canabında da gemiler yakmış ışıklarını bu iki manzara saatlerce izlenir. Mardinin tarihi camilerini geziyoruz. Abdullatif Camii ve Ulu Camii. Mardindeki eserler genelde Artuklular döneminden kalma. Güneydoğunun misafirperverliğine bizzat şahit oluyoruz. İkram edilen Mardin Kebabını yerken bir ses duyuyoruz. “Hocam bizim buralarda otel, lokanta kültürü yeni yeni gelmeye başladı. Biz gelenleri evimizde misafir ederiz. Ben evimde 15 kişiyi ağırlayabilirim.” (Batı kültürüyle yetişen arkadaşlar buna çok şaşırıyor) Minnetle karşılıyoruz bu durumu. Mardin’de bizi eşlik edenlerin ayarladıkları yurtlarda konaklıyoruz. Bizi en iyi şekilde ağırlayan Mardin’li ev sahiplerine teşekkür ettikten sonra sabahın ilk ışıklarıyla yine yola düşüyoruz. Sırada Şanlıurfa var.

Medeniyetin beşiği en eski şehri, peygamberler diyarı,evliyalar yurdu Urfa’dayız. Uçsuz bucaksız ve kurak Harran Ovası karşılıyor bizi.Dünyanın ilk üniversitesini görüyoruz ve Harran kalesini..Daha sonra Harran’ın konuk evleri görünüyor dizi dizi.Üç yüz yıllık geçmişi olan bu evler kare planlı zemin üzerine bindirme tekniğiyle kerpiç tuğlalarla yapılmış külah biçimli bir kubbeyle örtülü.Evler yazın serin,kışın sıcak olma özelliğine sahip.Evin avlusuna çıkıp,alçak tahta masaların etrafında oturuyoruz, kalın cam bardaklarda demli çaylar sunuluyor.Çaylardan sonra tekrar otobüsteyiz. Urfa’nın sıcağından yakınırken yollar bizi Eyyub peygamberin sabır makamına götürüyor. Hz. Eyyub’un şifa bulduğu su ile ferahlıyoruz. Sarı sıcak bir yolculuğun götürdüğü koca ovanın ortasında yemyeşil görüntüsü ile Balıklı göl bizi karşılıyor. Balıklı göl sınırlarına girer girmez asırlık ağaçların serin gölgesi yolculuk boyunca çektiğimiz sıkıntıları bir anda unutturuyor. Gölde bulunan balıklar rivayete göre Hz. İbrahim ‘in yakılmak istendiği ateşin odunları ve su da bu ateş. Göl her an kalabalık,bir insan seli hangi tarihte olursa olsun ziyarete geliyor dualarını edip mekanı geziyor.Balıklı gölü gezerken merhum Mehmet Akif İnan’ın ağabey’i Ahmet İnan’ın konuğu oluyoruz(bu görüşme Ali ağabey’in bize sürpriziydi) Bize odasının kapılarını açan Ahmet İnan; Şanlıurfa’dan, Balıklı gölden, bu güzel peygamber şehrinden bahsediyor.Bu doyumsuz sohbetin ardından Ahmet İnan ağabey bizlere yemek ikramında bulunuyor. Bu güzel şehirden de bir daha gelebilmek ümidiyle ayrılıyoruz. Tekrar otobüste yerlerimizi alıp gezimize devam ediyoruz. Yollar bizi Gaziantep’e götürüyor.

Tarihi çarşısı, sımsıcak halkıyla batıyla doğunun sentezi haline gelmiş.Bir tarafı geleneksel bir portre çizse de gelişen yüzüyle de göz kırpıyor.Gazi Antep’te konuk olduğumuz ilk yer Bülbülzade vakfı..Kardeşlikle,samimiyetle açıyorlar kollarını bizlere.Vakfı gezip,çalışmaları hakkında bilgi ediniyoruz.Ve ikindi serinliğiyle Gaziantep’in bakırcılar çarşısına adım atıyoruz. Şimdiyse Türkiye’nin ilk ve tek savaş müzesindeyiz. Müze Kurtuluş Savaşında asrın en adaletsiz işgaline karşı, şehir halkının verdiği mücadeleyi anlatıyor.Müze binasının altında bulunan mağara o günleri tekrar yaşatıyor sanki. Sonrasında Bülbülzade vakfının ormanına gidiyoruz. Akşam yemeğini de burada yedikten sonra koyuluyoruz. Kahramanmaraş yoluna.

Maraş’ta Rıdvan Hoca Vakfının güler yüzlü insanları karşılıyor bizi. Türkiye’nin en büyük 3. Camii olan Abdülhamit Han camiine gidiyoruz. Cami bir tepeye inşa edilmiş ve Camiden bakınca Maraş ayaklarının altında. Maraş’ın gece manzarasını izliyoruz buradan. Camii işlemeleriyle, mimarisiyle hepimizi hayran bırakıyor. Geçen yıl ibadete açılmış ancak 13 yıl camiinin yapımı sürmüş. Bize Maraş’ın meşhur dondurmasından ikram ediyorlar. Sonrasında camiinin içinde halka oluşturup, buradaki güzel insanlarla tanışıyoruz. Vakfın çalışmaları hakkında kısa bilgi alıyoruz. Bu halkalar ashabı suffeyi düşürüyor yadımıza. Din kardeşliğinin ne olduğunu hissediyoruz yüreklerimizde. Dostlarla vedalaşıyoruz.

Sonra tekrar koyuluyoruz yola ve dönüyoruz başladığımız yere. Pazartesi günü sabaha karşı Kayseri’deyiz. Hepimizin üzerinde tatlı bir yorgunluk…

Bize bu heyecanı yaşatan ve tarihe tanıklık etmemize vesile olan başta Ayşe abla ve Ali ağabey olmak üzere İlim-Hikmet Vakfına ve emeği geçen herkese çok teşekkür ederiz.

Eşfa Uzunçayır-Amine Büşra Kaçmazer