Gençler Müzik Ve Sinemayı Konuştular

0
202

Gençlerin bilgili, birikimli ve güçlü birer Müslüman olmaları için başlattığımız Gençlik Kürsüsü programlarımızdan bu seferkinin konusunu Müzik ve Sinema olarak belirledik.

Hanımeli Derneği Gençlik Komisyonu ‘Gençlik Kürsüsü’nün 3.sünü gerçekleştirdi.

   15 Nisan Pazar Saat 13.30 ‘da Belediye Konferans salonunda yapılan programın bu seferki konusu gençlerin iç içe oldukları bir olgu olan Müzik ve Sinemaydı.

  4 kişinin konuşmacı olarak yer aldığı panel formatındaki programda; slayt gösterisi, Ney eşliğinde ezgi, Türk sanat musikisi, ilahi dinletileri yer aldı.

  Son yüz yıldır toplumların değişiminde en önemli etken olan ve Küreselleşme ile başlayan kültür ihracının en önemli aracı film sektörüdür. Ülkemiz yapımcı ve yönetmenlerinden Mehmet Tanrısever sinemanın gücüne ilişkin şöyle söylüyor “BİR CAMİ YAPARSIN, MENZİLİ BİR KİLOMETREDİR. BİR OKUL YAPARSIN, MENZİLİ 10 KİLOMETREDİR. AMA BİR FİLM YAPARSIN, MENZİLİ 40 BİN KİLOMETREDİR. İYİ BİR FİLM YAPARSAN ONU AMERİKA DA, ÇİN DE, AFRİKA DA SEYREDER.’’

Bu gün, batı kültüründen çıkmış filmler tüm dünyaya yayılıyor ve toplumlar tek elden dönüştürülüyor.  Topluma sirayet eden her türlü ahlaki hastalıkların nedeni, ahlaken çökmüş bir toplum olan batının kendi değerlerini televizyon aracılığıyla evlerimize kadar ulaştırmasıdır. Ahlaki, kültürel yapımızla ve inanç değerlerimizle örtüşmeyen filmleri o kadar içselleştirdik ki ahlaken savrulduk, yozlaştık, duyarsızlaştık. Bilinçli adımlarımız olmalı. Gençlerimizi saran bu tehlikelerin zincirlerini kırmalıyız.

  Gençlerin bilgili, birikimli ve güçlü birer Müslüman olmaları için başlattığımız Gençlik Kürsüsü programlarımızdan bu seferkinin konusunu Müzik ve Sinema olarak belirledik. Küresel değişimin hızını arttıran bu iki olgu üzerinde durmayı gerekli gördük. Dernek üye, öğrenci ve eğitimcilerinin katılımıyla gerçekleşen program, Dernek öğrencilerimizden Sevdenur Çalhan’ın Kur’an tilaveti ile başladı.

Sinema ile ilgili izletilen slayt gösterisinden sonra;

  İnönü Üniversitesi İlahiyat Fakültesi hazırlık sınıfı öğrencisi Kübra Kılıçarslan’ın başkanlığında yapılan programda ilk konuşmacı İnönü Üniversitesi Sosyoloji 4. Sınıf öğrencisi Betül Yaşa, Sinemanın Tanımı, mahiyeti ve tarihçesi ile ilgili bilgilendirmede bulundu.

 Sinemanın tanımını yaparak konuşmasına başlayan panelist, sinemanın çok yönlü konuları işleme yapısına sahip olduğunu söyledi. Konuşmasını şöyle sürdürdü.’’Sinema 20. Yüzyılda gelişmiş, kendinden önce yaygınlık kazanmış bulunan resim heykel, müzik, mimarlık gibi çeşitli sanat dallarına dayalı, büyük teknik beceri gerektiren, karmaşık bir sanattır. Sinema başlangıçta ilginç bir deney yada basit bir eğlence türü olarak görülüp laboratuar yada evlerde birkaç kişilik toplantılar da yapılırken daha sonra geniş salonlarda halka açık paralı gösteriler düzenlenmeye başlandı. İlk yıllar sessiz filmler daha sonra görüntü ve sesin bir arada olduğu sesli filmler çekilmeye başlandı. 1. Dünya savaşından önce Fransa ve İtalya sinemada ileriydi. Savaş sonrası Almanya’da sinema altın çağını yaşadı ona paralel olarak Rusya’da gelişmeye başladı. Türkiye’de ilk film 2. Abdulhamit zamanında sarayda daha sonra Pante sinemasında gösterilmiştir. İkinci dünya savaşı sırasında sinemada daha çok savaş konuları işlendi. Ordulara moral verme amacı güdüldü.”

Betül Yaşa sunumunda  film çeşitlerine de değindi.

“ Belgesel film, konusunu doğadan alan, dışımızdaki dünyayı gerçeğe yakın nesnel bir biçimde yansıtmaya çalışan bir türdür. İlk önceleri sorunların ortaya konulup çözümlerin arandığı belgesel filmler gündemdeyken daha sonraları değerler ve inançlar sisteminin oluşmasına yardımcı filmler çekilmiştir.

 Sinema en çok tiyatro sanatından etkilenmiştir. Charli Chaplin filmleri buna örnektir. Komedi-müzikaller ile yönetim eleştirilmiştir. Ülkemizde ise dönem dönem sinema konuları farklılıklar arz etmiştir. Siyasi gelişmelere paralel olarak sinema filmleri çekilmiş, halkın beğenisine göre filmler şekil almıştır. Daha çok burjuvazinin aşağılandığı halk tiplemeleri toplumsal tartışmaları azda olsa karakterler üzerinden yapmıştır. 1934’te Vedat Örfi Bengü’nün Mısıra giderek bu ülke sinemasının ilk örneklerini vermesi ile melodramın yerleşmesinde etkili olmuştur.1950’li yıllarda da melodram ağırlıkta iken 1960’lı yıllarda Türk Sinemasına çocuk kahramanlar girmiştir.’’Sezercik, Ayşecik, Ömercik’’ gibi. Arabesk tarzının temellerinin atıldığı fakirlik, sakatlık, karşılıksız aşklar, kader kurbanları v.b. dramatik Türk ekolünü yaratmıştır. 70’li yıllarda ekonomik sıkıntı, siyasi karmaşa konuları işlenmiştir. 80’li yıllarda da Şener Şen örnekliğinde trajikomik filmler çekilmiştir. Bunun yanı sıra Amerikan temelli gençlik filmleri çekilmeye başlandı.

Sinema festivallerinin yapılması en iyi oyuncu, en iyi yönetmen, en iyi senaryo… ödüllerinin verileceği programların düzenlenmesi film sektörünün gelişimine sebep olmuştur. Sinema sektörünün gelişimi ile birçok inanç ve ideolojinin kendi amaçları doğrultusunda filmleri kitlelere sunmuşlardır. ’’

  İkinci konuşmacı olarak programda, ’’Sinemanın etkileri’’ konusuyla İnönü Üniversitesi ilahiyat fakültesi hazırlık sınıfı öğrencisi Merve Erkuş yer aldı. Konuşmasına günümüzde sinemanın eğlence aracı olarak görüldüğünü ama aslında çok etkili bir propaganda aracı olduğunu söyleyerek başladı. Konuşmasına, filmlerin toplumları sanatsal ekonomik eğitsel ve ahlaksal yönden etkilediğini vurgulayarak şöyle devam etti.’’ Gündelik hayatta insanların eğlence aracı olarak gördükleri sinemanın propaganda aracı arak kullanılmasında insan topluluklarının geçirdikleri süreçler etkili olmuştur. Özellikle dünya savaşları dönemlerinde ve soğuk savaş sürecinde sinema, iktidardaki güçlerin birer aracı haline gelmiştir. 1990 sonrası yaşanan küreselleşme süreciyle birlikte tek kutuplu bir hal alan dünyada sinema sektörünün en önemli gücü olan Hollywood, Amerikan ideolojisinin yayılmasına yardımcı olmaktadır. Stalin Hollywood sineması ile ilgili şöyle söylemiştir. ’’Şayet Amerikan sinemasını kontrol edebilseydim, tüm dünyayı kominizme götürmek için başka bir şeye ihtiyacım kalmazdı.’’

  Ayrıca Hollywood filmlerinde, Müslüman dendiğinde: Uçak kaçıran, bombalama yapan, adam öldüren, terörist kişiler çıkar karşımıza. Kadınlara biçilen rol de benzer bir özellik taşır: Erkek tarafından daima ezilen, göbek dansı yapmakta mahir, sindirilmiş, sevgiden mahrum yaratıklar olarak resmedilir. Eleştirmenlerimizden Ekrem Dumanlı müslümanları dünyaya böyle tanıtan hollywood filmlerinin etkisi sebebi ile “Hollywood ve Yeşilçam Müslümanlardan özür dilemeli demiştir.” Ne yazık ki Türk sinemasında da çok uzun yıllar dine karşı propaganda yapıldı. 1960 ve 1970’lerde yapılan sinema filmlerinin büyük bir kısmı aslında yabancı Western filmlerin ve yabancı romanların uyarlamalarıdır. Bütün var olduğu süre boyunca Yeşilçam filmlerinin önemli bir bölümü var olan toplumsal koşulları uygun bir şekilde temsil etmektense, çoğunlukla dönemin azınlık hayatları yansıtmayı tercih etmiştir.’’  

    1990’larda yönetmen Mesut Uçakan’ın Türkiye gündemine düştüğünü, çektiği İslam değerlerini vurgulayan filmlerde işlenen konular ve inancından taviz vermeyen tiplemeler o dönemin Müslümanlar üzerinde ki baskılara karşın aksiyoner Müslüman gençliğin yetişmesine zemin hazırladığını söyledi. 2000’ li yıllarda ise Türkiye’nin çok büyük çaplı bir değişime girdiğini özel kanalların çoğalmasıyla birlikte dizi sektörünün hızla büyüdüğünü söyleyen konuşmacı dizilerle ülkemiz aile yapısının temelleri dinamitlenmektedir dedi.

   Konuşmasını şöyle sonlandırdı: ’’ Genel ahlak değerlerimize uygun, toplumu doğru yönlendiren, gençliğimizi geleceğe düzgün hazırlayan diziler ve sinema filmleri çekilmelidir. Bunlara ciddi kaynaklar ayrılarak tarihi şahsiyetler dâhil, dini, milli ve ahlaki değerlerimizi gerçek kaynağından anlatan diziler ve filmler çekilerek örnek rol-modeller gösterilmelidir. Eğer bunu yapmazsak başkalarının çektiklerini eleştirmekle kalırız.’’

  Programın ikinci bölümünde müzik ile ilgili hazırlanan slaytın ardından;

  Panelin ikinci oturumunda müziğin tanımı tarihsel süreci ve etkileri üzerinde duruldu.

 İlk konuşmacı İnönü Üniversitesi Türkçe öğretmenliği 3. Sınıf öğrencisi Tuba Demirel Müziğin tanımını ve tarihsel sürecini anlattı. Müziğin insanın yaşamına daha bebekken annelerin ninnileri ile girdiğini, ve hayatın içerisinde var olan, dinamik bir yapı gibi sürekli gelişen bir olgu olduğunu söyledi. Konuşmasına şöyle devam etti;’’Kelimelerle anlatılamayan duygu ve düşüncelerin seslerle anlatılması sanatıdır. . Herkesin anlaya bildiği ve anlayabileceği yegane dildir. Müzik dil ve ırk fark etmeksizin direk olarak duygulara hitap eden etki eden bir sanat dalıdır. İlk çağlardan itibaren Dünya’da gelişen ve yayılan Türkler müzikteki ilerlemelerini gittikleri yerlere taşımışlar ve geliştirmişlerdir. Bugün Türklerle ilgisi olan tüm ulusların müziklerinde Türk Müziği’nin etkisi görülmektedir. Bir çok batılı besteci eserlerinde Türk motiflerini işlemiştir. Kısaca Türk Müziği etkisine Asya, Avrupa, Orta Doğu ve Afrika’nın bir bölümünde rastlamak mümkündür.

1) İlk Dönem (İslamiyet’ten Önceki Dönem)

2) İslamiyet Etkisi Altındaki Dönem (Kaşgarlı Mahmut dıvan-ı lügat it türk)

3) Bugünkü Dönem

Kulaktan kulağa kuşaktan kuşağa iletilerek ve tarih süzgecinden geçerek günümüze kadar ulaşan halk müziği canlılığını devam ettirmektedir. 20.yüzyılın ilk yarısında da bu gelenek sürmüştür. Ancak sosyal yapının değişmesi köyden kentlere göçler iletişim araçlarının hızlı gelişimi geleneksel toplum biçiminden yeni toplum biçimlerine geçiş vb. etkiler bu geleneği etkilemiştir.

İlk derleme çalışmaları 1925 yılında İstanbul Belediye Konservatuarı tarafından her ilin Milli Eğitim Müdürlükleri aracılığıyla başlatılmıştır.   Günümüzde de devam eden derleme çalışmalarına TRT kurumu da katılmış ve büyük bir arşiv kurulmuştur. Bu derleme çalışmalarının en büyük katkısı unutulmaya yüz tutmuş eserlerin notaya dökülmesi ve gelecek kuşaklara aktarılmasıdır.

  MÜZİK, insanları Allah yolundan alıkoymaması, din ve dince mukaddes kabul edilen şeyleri alay konusu etmemesi, dini sorumluluk ve görevleri ihmal edecek seviyede olmaması, dini değerlere aykırı konularda propaganda özelliği taşımaması, söz veya icrâsında yalana, iftiraya, zinaya teşvik gibi din tarafından yasaklanan hususların yer almaması, ibadet yerine kullanılmaması, Kur’ân okuma ve dinleme kültürünün önüne geçmemesi, insanları nefsânî/Şehevi arzularına esir edecek bir içerikte olmaması, insanları faydasız şeylerle meşgul etmemesi, maddi ya da manevi herhangi bir zarar unsuru taşımaması gibi, özellikler taşıyan müzik dinde hoş karşılanmamıştır.

  Çölde yolculuk yapan kervancıların veya hayvanlarını otlatan çobanların atmosferden etkilenerek duygularını şiir ve nağmelerle ifade etmeleri gayet tabiidir. Bu nedenle, çölde bir adamın şarkı söylediğini duyan Hz. Ömer, “şarkı, yolcunun azıklarındandır” buyurmuştur.

  Son olarak konuşmacımız şunları söyledi. ’’Mesaj yüklü, mana yüklü hisleriyle, düşünceleriyle insanı zenginleştiren, insanı tefekküre ve tezekküre sürükleyen, müzik değeri olan eserler bestelenmelidir. Bilen ve bilmeye muktedir insanlar çıkmalı ortaya ve birileri müziğin gerçekten gücünü Hak’tan alıp hakkıyla vermelidir.’’

 

  Son konuşmacı ise Anadolu üniversitesi işletme 4. Sınıf öğrencisi Serap Mutlu Müziğin tarihsel süreci ile ilgili bilgilendirmede bulundu.

Konuşmasına, müzikle yaşamımızın her döneminde iç-içe olduğumuz bir olgu olduğunu söyleyerek başladı, Fark edilmese bile yaşamımızın vazgeçilmez bir parçası, doğal bir unsur olduğunun, toplumla etkileşip bütünleşen sanatların başında yer aldığını ve bir milletin gelişmişlik düzeyine belirlemede önemli bir gösterge olduğunu söyledi. Konuşmasına şöyle devam etti; ’’İnsan daha doğmadan annesi yoluyla dolaylı olarak müzikten etkilenir. Anne sesi rahatlığı gerginliği yumuşaklığı tizliği çocuğun kişiliğinin oluşmasında önemli bir yapıya sahiptir. Klasik müziğin anne karnından itibaren bebeklerin psikolojik bilişsel ve bedensel gelişimlerini olumlu etkiler. Yapılan araştırmalar bu süreçte müziğin çok önemli bir rol oynadığını zeka ve beyin gelişimini ilk aylarda beslenmeden sonra olumlu etkileyen en önemli faktörün müzik olduğunu göstermektedir.

   Bir çok hastalıkta müzikle tedavi edilebiliyor. İbn-i Sinâ, Râzi, Farâbi gibi Türk bilginlerinin öncülüğünü müzikle terapi, günümüz modern tıbbına da ışık tutmuştur. Evliya Çelebi, zihni açma, hafıza ve hatırları güçlendirmede İsfehan, aşırı hareketli, heyecanlı hastaları sakinleştirmede Rehavi, sıkıntılı, karamsar durgun ve neşesiz hastalara da Kuçi makamının iyi geldiğine seyahatnamesi’nde belirmişti.

     Eflatun’un “Müzik, terbiyenin esaslı vasıtasıdır. Müzik bir eğlence aracı değil, güzellik, iyilik ve eğitim aracıdır.” sözü müziğin eğitimdeki yerini belirlemek açısından önemlidir., Aristo ve Sokrat, müziğin şifa gücünü araştıran diğer filozoflardır.

   Dil ve müzik birbiriyle iç içe geçmiş kavramlardır. Her ikisinin de yapıtaşı sestir. Her iki etkinlikte de işitme sistemi etkin, belirli bir ritmik ve tonal yapı gözlenir. Her ikisi de toplumların kültür ve yaşayışlarından etkilenir.
Her ikisi de insanın iletişim ihtiyacının karşılanmasında araçtır. Müziğin bir dili, dilin ise bir müziği vardır. Bundan dolayı bu iki unsuru birbirinden ayrı düşünmek imkânsızdır. Müzik ve dil toplumların kültürel yapılarına direkt etki eden iki unsur olduğuna göre, bu iki unsur da doğru kullanıldığında büyük faydalar sağlayabileceği gibi yanlış kullanıldıklarında da toplumsal kültür üzerinde pek çok olumsuz etki yaratacaktır.

   Toplumsal bir olgu olan müziğin geldiği nokta toplumun geldiği noktayla paralellik gösterir. Her millet dil kültür tarih mirasıyla dünyada yerini alır. Bu yönleriyle geleceğin şekillenmesinde etkilidir.

  Müslümanlar müziğin insanlar üzerindeki tesirini idrak ederek insanları müzik vasıtasıyla iyiliklere yönlendirebilmeli ve kötülüklerden sakındırabilmelidir. “Ezgiler bizim yürek tellerimize dokunur; duygularımızı okşar, onu açığa çıkarır. Şarkılar insanda ne varsa onu besler açığa çıkarır. Kalbiniz karaysa, kötüyse şarkılar sizde öyle bir etki uyandırır, eğer kalbiniz ağarmaya, beyazlamaya meyilliyse, güzel duygular barındırıyorsa, işte duyduğunuz ezgiler onu titretir, onu harekete geçirir. Onun için eski bir İslam alimi “Müzik alimin ilmini, fasığın fıskını artırır” demiştir. Bana hangi şarkıları dinlediğinizi söyleyin, size nasıl bir hayatı özlediğinizi ya da nasıl bir hayat sürdüğünüzü söyleyeyim.’’ Diyor Ömer Karaoğlu. Müziğin yaşamımızdaki yeri inkar edilemez bir biçimde sıcak ve hissedilirdir.’’

  Son konuşmacının ardından Dernek öğrencilerimizin hazırladığı müzik ziyafetine geçildi. Ezgi, ilahi, Türk Sanat Musikisi, halk türküsü ve son yılların gençleri arasında rağbet gören Rep müzikten örnekler sunuldu. Bir Müslümanın Müzik ve Sinemaya yaklaşımı nasıl olmalı sorusunun cevabının arandığı program ilgi ile izlendi.