Geleneksel ANESİAD İftarı İstanbul’da Yapıldı

0
204

Her yıl geleneksel olarak düzenlenen ANESİAD (Anadolu Esnaf Sanayici ve İş Adamları Derneği) iftar programı İstanbul’da yapıldı.

Her yıl geleneksel olarak yapılan ANESİAD iftarı, bu yıl İBB Florya Sosyal Tesislerinde, üyelerin ve çeşitli STK temsilcilerinin katılımı ile gerçekleştirildi.

Programda ANESİAD Genel Başkan Vekili Yunus Aksu, Araştırmacı Yazar Ramazan Kayan ve ANESİAD Genel Başkanı Niyazi Dilek birer konuşma yaptılar.

ANESİAD Genel Başkan Vekili Yunus Aksu yaptığı konuşmada şunları dile getirdi:

“Amerika’da bir iktisat hocası iktisat dersine girer ve: ‘Çocuklar size bir yıl boyunca iktisat teorilerini, kuramlarını anlatacağım. Fakat anlatmadan önce şunları iyi bilin’ der. ‘100 milyon dolara kadar yaptığınız iş ticarettir. Yüz milyondan bir milyara kadar olanı ise siyasettir. Bir milyardan sonrası savaştır. Dolayısıyla bu bir yıllık iktisat teorilerini bu anlamda anlayın.’

Bizlerin de şu anda çok yakından hissettiğimizi umuyorum ve anlıyorum ki iyi bir iktisat, ekonomi savaşının içerisindeyiz. Bu tür savaşlarda kasırgalar elbette ki yüksekten eser. Daha doğrusu rüzgârın şiddetini hissetmek cesaretimizle, büyüklüğümüzle orantılıdır. Küçük ebatlar rüzgârı hissetmez. Belki de öyle olmak gerek. Fakat devletler arasında dünyada büyük bir savaş var ve bu savaş şu anda en güçlü cereyan ettiği yer iktisat.

Tüm bunlar olup biterken son günlerde dövizin, doların bu kadar yükselmesi ve bunun üzerinde oynan oyunları en alt iktisat derslerinin bile anlayabileceği konuyu gazetelerinin köşelerine yakından baktığınızda bunların hiç de böyle anlaşılmadığını görüyoruz. Yani bu kadar aydınımız, bu konuyu nasıl sadece iktisat teorisiyle, merkez bankasının özgür bırakılmasıyla vesairle nasıl izah edilebileciğini anlamakta zorlanıyosunuz. Bu, merhum Ali Şeriati’nin “Yarının Tarihine Bakış” risalesine aklıma getiriyor. Ali Şeriati orada şunu anlatmaya çalışıyor. Aydınların anlama kabiliyetini, aydınların kutsallarını ve din anlayışını tarif etmeye çalışıyor. Toplumları bir piramite benzetirsek, piramitin tepesinde her yüzyılda, her dönemde birkaç taneyi geçmeyen dahiler vardır. Onlar geleceğe dair şeyler söyler. Dahilerin hemen altında aydınlar vardır. Yani akademisyenler. Daha aşağı doğru indikçe halk kitleleri vardır. Dahilerin en büyük azılı düşmanları aydınlardır. Çünkü halkın zaten dahilerle işi olmaz. Pek irtibatı da olmaz. Anlayamazlar. Anlayamadığı için çok da ilgilenmez. Onları anlamayan, yarım anlayan aydınlar vardır. En büyük tepkiyi aydınlar verir. Der ki: Bu piramiti Ortaçağ Avrupası’na oturtsaydık tepede Galileo, Newton’lar var. Altında ise o günün aydınlanma ordusu olan kilise vardır. Diğer tabirle din adamları vardır. En büyük düşmanlığı da bunlar yapar.

Bir şey daha söyler. Der ki: Bu huniyi, bir yüz yıl sonrasına oturttuğumuzda tepedeki dahiler yine değişmiştir. Onların en büyük düşmanı yine aydınlardır fakat ikinci evredeki aydınlar daha önceki dahilerinin dinine girmişlerdir. Yani anlama kabiliyetleri 50-100 sene geriden gittiği için ancak 100 sene sonra anlamışlardır ve onu bir din gibi, kutsal gibi sahiplenmişlerdir. Peki bu anlayışa nerden vardınız derseniz. Birbirinin çok zıttı ve yakınında olan 3-5 gazeteyi her gün kendimce takip etmeye çalışıyorum. Bu son günlerdeki dövizdeki değişimleri aynen şöyle yaklaşıyor. Bize çok yakın gördüğümüz insanlar diyor ki: Niye siz Merkez Bankası’nın özgürlüğüyle uğraşıyorsunuz? Niye siz iktisat teorilerine uymuyorsunuz? Dünyadaki serbest ekonominin kurallarına uymuyorsunuz. Aslına uymuş olsanız, aslında bunlar olmayacaktı. Yani her tarihte tarihi değiştiren insanlar hiçbir zaman normal insanlar değildir. Yani kutsallarına o anlamda parantez içinde aşabilen, sorgulayabilen ve tarihi kendince yeniden okuyabilen insanlar tarihi değiştirebilir.

İktisat teorilerini, ekonomi dinamiklerini ve kendi doğrularımızı yeniden üretemediğimiz takdirde mevcut düzenin bir parçası olmaktan kurtulamayacağımızı düşünüyorum. Yani sistemi değiştirmek, sisteme itiraz anlamında ilişkiler geliştirmek, değişiklikler yapmak, dayanışma imkânları oluşturmak bir gereklilikten öte tam bir sorumluluktur. Dolayısıyla bu iftar saatinin berekti ile ANESİAD üyelerinin mevcut düzene itiraz edebilmesi, mevcut aydınların kutsallarının dışına çıkabilmesi için çok güçlü, yeni, yenilikçi iş birlikleri geliştirmesine gerek var diye düşünüyor hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyorum.”

Meşru Olanla Meşrulaştırılan Arasındaki Fark

Yunus Aksu’dan sonra kürsüye gelen Ramazan Kayan Hoca ise şunları kaydetti:

“ANESİAD’lı dostlarımın böylesi güzel bir ortam ve iftarı vesilesiyle nasihatleşmenin de bir parçası olması saadetinde bir hususu paylaşma ihtiyacı duydum. ANESİAD’ın olmazsa olmaz ilkesi meşruiyet. Sadece ANESAD mı? Değil. Tüm kurumlarımızın, kimliklerimizin, yapılarımızın iddia, söylem ve eylemlerimizin, olmazsa olmazı meşruiyetimizdir. Dolayısıyla zaman, zemin, ortam, kanunlar, kurallar ne olursa olsun her zeminde meşruiyetimizi korumamız lazım. Allah katındkai makbuliyetimiz ancak meşruiyetimizle mümkün. Bunu niçin ifade ettim? Meşruiyetimizi koruduğumuz sürece biz bize olarak kalırız. O zaman yer yüzünde halife olma misyonunun hakkını verebiliriz. Duruşumuz, çizgimiz, sahih bir zeminde kulluk sınavımızı vermiş oluruz. Ama ben bir tehlikeye dikkat çekmek istiyorum bu akşam.

Meşru olan ile meşrulaştırılan arasındaki farka değineceğim. Meşru olanı biliyoruz. Kur’an ve sünnet ya da şer-i şerif dediğimiz zeminde mutabakat ve muavfakatımızı bozmadığımız sürece meşruiyetimiz devam edecektir. Ama bazen bir takım yanlış, gayri meşru işleri insanımız doğrudan işlemez. Çekinir, imtina eder. Bu defa şöyle bir mekanizma devreye girer. Meşrulaştırma… İçini rahatlatma, vicdanen kendini rahatlatmak için günaha, harama düşerken önceden meşrulaştırma zeminini oluşturur. O gayri meşru zemini meşrulaştırdığı için içindeki sıkıntıyı, vicdanen azabını bir nebze hafifletmiş olur. Ne demek istiyorum? Ashab-ı Sebt sendromundan bahsetmek istiyorum. Cumartesicilik… Cumartesiciler sendromuna atıfta bulunuyorum. Önemli bir mevzu aslında, uzatmak da istemiyorum.

İsrailoğulları Allah’tan bir gün istediler. O gün ibadet günümüz olacak, o gün sadece istirahat günümüz olacak, dediler. Allah günü belirledi. Cumartesi günü yasaklı gün… Balıkçılıkla geçinen, sahilde yaşayan ve tüm ekonomileri balıkçılık üzerine olanlar var. İşte sınav o gün başlıyor. Haftanın 6 günü balık yok. Yedinci gün, yani Cumartesi günü balıklar akın akın geliyorlar. Ama Allah’a verdikleri söz var. Cumartesi günü balıklara dokunmayacaklar. İşte orada meşrulaştırma mekanizması devreye giriyor. Ne yapıp da işi kitabına uyduracağız ve balıklara sahip olacağız? Bir defa balıklara idealize oldular. Öyle bir balık sevdası… Balıksız bir hayatı tasavvur edemeyince bakıyoruz meşrulaştırma zemini beraberinde geliyor. Cumartesi günü balıkların dönüş yollarını keseriz. Pazar günü afiyetle yeriz. Peki bu Cumartesi sendromu işi nereye götürdü. Gerçi balıklara sahip oldular. Sonra aşağılık maymunlar oldular. Netice maymunlaşma oldu. Balık sevdası onların belası oldu. Cumartesi sınavı sadece tarihte olmuş bitmiş bir tarih değil. Tüm versiyonlarıyla, tüm cepheleriyle bugün de Cumartesicilik sınavına tabi olduğumuzu düşünüyorum.

O zaman şuna tekrar dikkat çekiyorum. Meşru olanla meşrulaştırılan olanı nasıl ayrıştırırız? Bu bir hassasiyet meselesidir. Özellikle ekonomik hayattaki meşrulaştırmalar, politik hayattaki meşrulaştırmalar, kültür sanat hayatındaki meşrulaştırılmalar… Bütün bunlar İslami midir? Yoksa İslamileştirdiklerimiz midir sorusu önem arz ediyor. Toplumsal ilişkilerimizde, hayatın her ünitesinde, İslami olanla İslamileştirilmiş olanı ayırt etmemiz lazım. Hayatın çekim gücü, dünyanın cazibesi maalesef üzülerek söyleyeyim birçok gayri meşruyu meşrulaştırmak noktasında bizi zorluyor. Çevre şartları, ekonomik sistem… Her neyse… Sonuçta zaten meşrulaştırmaya yakın hocalarımız da var, alimlerimiz de var. Ama bunun bir de hesap günü var. İşte bu noktada hassasiyetimize dikkat edeceğiz.

Bir insan bilerek harama, günaha girmez. Harama giren insanların çoğu önce meşrulaştırırlar, sonra bulaşırlar. Resulullah (sav) buyurdular ki: ‘Şurası muhakkak ki haramlar apaçık bellidir. Helaller de apaçık bellidir. Bu ikisi arasında haram veya helal olduğu şüpheli olan durumlar vardır. Ama insanların çoğu bunu bilmezler. Bu durumda kim şüpheli şeylerden kaçınırsa dinini de ırzını da temize çıkarmış olur. Kim de şüpheli şeylere düşerse, zamanla harama düşmüş olur. Haberiniz olsun her melikin, her kralın, her devletin bir yasak alanı vardır. Allah’ın koruduğu da haramlardır. Haberiniz olsun cesette bir et parçası var ki, eğer o sağlıklı olursa cesedin tamamı sağlıklı olur. Eğer o bozuk olursa cesedin tamamı bozuk olur. İşte o et parçası kalptir.’ Duam o ki kalbi selimle Rabbimize gitmeyi Rabbim bizlere nasip buyurur.”

Ramazan Hocadan sonra mikrofonu devralan ANESİAD Genel Başkanı Niyazi Dilek de şunları ifade etti:

“Rahmeti, mağfireti ve cehennem azabından kurtuluş fırsatları ile bir Ramazan iklimini yaşıyoruz. Rabbim cümlemizi nasiplenmeyi nasip etsin ve arınmış kullar olarak bayrama kavuştursun inşallah. Bundan 6 sene önce ANESİAD kurulduğunda, cansuyu verildiğinde bu noktaya geleceğini hayal edememiştik belki de. Şu anda 700’ü aşkın üye ve 10 şehirde örgütlenmesini tamamlamış bir dernekten bahsediyoruz. Bu derneğin kuruluşunda emeği geçen kurucu başkanımız Ali Kılavuz’a teşekkür ediyoruz. O günden bugüne yönetim kurulunda yer alan, eskimeyen dostlarımıza selam ediyor teşekkür ediyoruz.

1 senelik süreçte yeni yönetim kurulu olarak birtakım hedefler koyduk. Bunlardan bir tanesi genel merkezin daha güçlü olması idi. Daha da güçlü hale getirdik. Yine bizi biz yapan değerlerimizden samimiyet ve sevgi üzerine durmak istiyorum. Gittiğimiz yurtdışı gezilerinde ve yaptığımız yurt içi gezilerinde ve şu anda burada çok samimi ve sevgi dolu bir grup olarak görüyorum. Şu anda insanımızın yaşadığı sıkıntılar büyük. Toplum büyük bir değişim, dönüşüm geçiriyor. Özellikle yeni nesil çok hızlı gelişiyor. Hızlı büyüyor. Baş döndürücü hız içerisindeki bu insanlara, başı dönen insanımıza tecrübemizi, terbiyemizi aktarmamız gerekiyor. Bunu sevgi ve samimiyet çerçevesinde yapmamız gerekiyor.

Şu anda eskiye göre çok daha fazla üreten, çok daha fazla kazanan, çok daha fazla tüketen bir toplum olduk. Ama daha fazla mutlu olduğumuz söylenemez. Mutluluğun formülünün samimiyetten, sevgiden, ahlaktan, adaletten geçtiğini düşünüyorum. Bunların olmadığı bir toplumun da mutluluğu yakalayabilmesi mümkün değil diye düşünüyorum. Bu duygu ve düşüncelerle yapacak çok işimiz var. İnşallah girişimci ruhumuzla erdemli ve ahlaklı ticari yapılarımızla, istihdamı arttırıcı projelerimizle, çalışmalarımızı devam ettireceğiz.”

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.