Geçmişten Geleceğe Medeniyet Köprüsü Sonuç Bildirgesi

0
156

Kahramanmaraş Rıdvan Hoca Eğitim Kültür ve Dayanışma Vakfı’nda “Geçmişten Geleceğe Medeniyet Köprüsü” programı yapıldı. İşte sonuç bildirgesi:

Rıdvan Hoca Vakfı ve Anadolu Öğrenci Birliği Kahramanmaraş Temsilciliği tarafından organize edilen program iki gün sürdü.

Rıdvan Hoca Vakfı Mütevelli Heyet Başkanı Seyfi Pınarbaşı’nın açılış konuşmasıyla başlayan programda Anadolu Öğrenci Birliği Kahramanmaraş Temsilcileri Muhammet Paksoy ve Seda Bağlan birer selamlama konuşması yaptı.

Hıdır Akaslan, Dr. Halit Çil ve Durdu Koca’nın birer sunum yaptığı programda ayrıca yetim çocuklara yönelik bir de etkinlik yapıldı. Program sonuç bildirgesinin okunmasıyla son buldu. Programdan sonra Kahramanmaraş Yedi Kuyular Kayak Merkezi’ne gezi düzenlendi.

Sonuç Bildirgesi;

Geçmişten Geleceğe Medeniyet Köprüsü oluşturabilmek için öncelikle medeniyet felsefesinin anlatıldığı bazı kavramlar kısaca gözden geçirilmelidir. Zaman, tarih, hareket, gelişme, millet, kültür, hadare (uygarlık), devlet, kalkınma…  Bu kavramlar iki temel değişken olan zaman ve insandan her birinin hareketini birbirinden bağımsız olarak değil, ama birbiriyle ilişkili olarak, müşterek olarak ifade edildiğinde medeniyet felsefesi anlaşılabilir.

İnsanlığın gerçek dönüşümü, bütün insan paradigmasını kavramış ve kendi birliğine ulaşan bireylerin dönüşümü ile mümkündür.

Kadim medeniyetlerin tamamının en önemli unsuru insanın ahlaklı olması üzerine inşa edilmesidir.

Mekanlarımızı tevhidin, adaletin ve sevginin hakim olduğu mekanlar haline getirerek medeniyet tasavvuru oluşturabiliriz.

Geçmişten geleceğe bir medeniyet köprüsü oluşturmak için gücü değil, adaleti esas alan ve gücü adaletin emrine veren yeni arayışların içine girilmelidir.

Her yüzyılın tarihi ve sosyal şartlarından dolayı çokça tartışılmış konuları ve kavramları vardır. Mesela 19. yüzyılda kapitalizmin sarsıcı etkilerinden dolayı “sınıf” kavramı tartışılmıştır. 20. yüzyılda milliyetçilik/ulus devlet kavramı tartışılmıştır 21. yüzyılın en çok tartışılacak kavramı “medeniyet” kavramı olacaktır.

Medine dönemi İslam toplumunun oluşturulduğu ve İslam medeniyetinin ilk nüvelerinin ana ilkelerinin teşekkül ettirildiği bir dönem olmuştur. İslam medeniyetinin kodları Mekke’de değil, Medine’de saklıdır. Medine dönemini medeniyet perspektifi ile yeniden okumalıyız.

Bugün İslam medeniyetinin yeniden dirilişinden bahsedeceksek aslında böylesi bir tarihi sorumluluk da üstlendiğimizin farkında olmalıyız. Ürettiklerimiz yalnızca kendimizle kalmıyor, ümmete mal olacak sözlerin söylendiği yerdeyiz. Bir cehdin-mücadelenin içerisinde olmadığımız sürece sadece geçmişle övünüp dururuz.

Bu minvalde yapılması gerekenler şöyle sıralanabilir:

Değerlerin ve ilkelerin ihyası, yenilenmesi, model yerine değer üretilmesi

Burada yapılması gereken Resulullah döneminde yaşananları olduğu gibi modellemek, yani kabaca taklit değil, o dönemde yaşanan ve ortaya konulan modeldeki değerleri ve ilkeleri kavrayarak onun yeniden içinde yaşadığımız çağda yorumlanarak bu zamana ait kendi modelimizi oluşturmamızdır.

İslam’ın zamana ve mekâna şahitliği için içtihad, tecdid

Batı’da hızlı ve köklü bir değişim yaşandı. İslam bu değişime ayak uyduracak bir dinamizme sahip, bu içtihad müessesesi ile mümkündür.

Köy dindarlığından kent dindarlığına geçmek

İslam şehirli bir din olarak gelmiş ve insanlığa ışık saçan bir medeniyet inşaa etmiştir. Ancak zaman içinde kırlara kaymıştır. Kırsalda yaşam tekdüze akar, tek tip anlayış, tek tip yaşam esastır. Bugün Müslümanlık şehirlerde, bir mezrada, bir köydeki dar anlamı içinde yaşanma eğilimini sürdürüyor.  Şeyh Galip’ten Taliban’a nasıl gelindi? Bunun sebebi eskiden Müslümanların ağırlığının kentlerden zamanla kırlara kaymasıdır. Bu durum enine boyuna ele alınmalı ve yeniden ilimde, sanatta, teknolojide yükselişin köşe taşları belirlenmelidir. Bugün planlı bir şekilde kaosla, şiddetle, terörle yan yana getirilmeye çalışılan İslam beldeleri yeniden insanlığa umut saçan emin beldeler olmalıdır.

İslam’da yönetim modeli denince aklımıza gelmesi gereken en önemli kavramlar liyakat, ehliyet, adalet, insan merkezliliktir.

Endülüs’ün fethi davet üzerine gerçekleşmiştir. Endülüs’ten davet gelmiştir. Çünkü Müslümanlar insanlığa örnek olacak bir medeniyet inşa etmişlerdir. Endülüs fethedildikten sonra orada da bazı incelikleri halen çözülemeyen büyük bir medeniyet inşa edilmiştir. Rivayet odur ki batılılar bugünkü ilerlemelerini Endülüs’te yakılan milyonlarca kitaptan geriye kalan birkaç kitap üzerine inşa etmişlerdir.

İnşa edilen bu eşsiz medeniyete rağmen Müslümanların bugün de halen çözemedikleri çok büyük bir açmazları vardır. Bu açmaz: Müslümanların ortaya çıkardıkları devasa medeniyet birikimini ve gücü, bir süre sonra birbirlerini yenmede kullanmaları ve bu şekilde bir kısır döngü içerisinde tüm enerjilerini kendi içlerinde, çözemedikleri problemlerle tüketmeleridir. Endülüs medeniyetinde de durum bundan farklı olmamıştır.

Medeniyetler en sancılı dönemlerde yükselmeye başlarlar. Büyük arayışlar ve mücadeleler büyük medeniyetleri doğurur. Endülüs fethedilirken ortaya çıkan “gemileri yakmak” deyimi de aslında böyle bir sancılı durumu ve arayışı ifade etmektedir.

Endülüs’te; ilimde sanatta, mimaride herkesi kendine hayran bırakan bir medeniyet birikimi ortaya çıkmıştır. Bu birikimin sembol eserleri günümüze kadar varlığını korumuştur.  Kurtuba Ulu Camii ve Elhamra Sarayı bu birikimin zirvesi ve sembol örnekleridir. Reconguista’dan sonra buraları ele geçiren İspanyollar; Müslümanlar üzerinde her türlü vahşeti sergilerken bu eserleri yıkmaya kıyamamış ama Müslüman izlerini silmek için de her şeyi yapmışlardır.

Son şehir teslim edilirken yönetici Ebu Abdullah’ın şu an adı “Gözyaşı Tepesi” olan yerde şehre bakıp ağlaması üzerine annesinin şu sözü durumu bizlere özetliyor: “Erkek gibi savunamadığın şehre şimdi kadın gibi ağla.”

Burada dikkate almamız gereken bir diğer kavram “reconquista”dır. Geri fethetme demektir. Endülüs için bu Hıristiyan din adamları tarafından yapılmıştır. Hıristiyan din adamları yaklaşık 750 yıl Endülüs’ü geri alma idealiyle yaşamışlar ve bu ideali kendilerinden sonraki nesillere aktarmışlardır. Bu aslında günümüze kadar devam eden Haçlı zihniyetidir. Felsefesi yapmak değil, yıkmak üzerine inşa edilmiştir. Reconquistadan sonra intikam süreci başlamıştır. Hıristiyanlar yapılan anlaşmaya uymamışlar ve Müslümanları tüm insani ve vicdani haklarından mahrum etmişlerdir. Takip eden süreçte engizisyon mahkemeleri kurulmuş ve tarihe birer utanç vesikası olarak geçecek birçok yeni işkence yöntemi ve aleti üretmişlerdir. Müslümanlar din değiştirmeye zorlanmış ve kabul etmeyenler katledilmiştir. Bu mahkemelerin işkencelerinden korunabilmek için Morisko denilen görünüşte Hıristiyan, özünde Müslüman insanlar ortaya çıkmıştır.

Aslında burada katledilen yalnız Müslüman nüfus değil, bir medeniyettir. Bugün uygarlığın merkezi olarak gösterilen Batı, katlettiği eşsiz bir medeniyetin üstüne garabetini inşaa etmiştir.

Kan ve zulüm üzerine bina edilen Batı uygarlığı günümüze kadar bu özelliğini sürdürerek gelmiştir ve tarih boyunca milyonlarca insanın kanının dökülmesinin baş sorumlusudur. Engizisyon ve haçlı zihniyeti hastalıklı bir medeniyet zihninin ürünü olarak varlığını korumakta ve işgallerine devam etmektedir.

Işıldayan İslam medeniyetinin son büyük temsilcisi Osmanlı devletidir. Osmanlı devleti kuruluş felsefesini ve misyonunu dini dinamiklerden almıştır. Osmanlı kuruluşundan yıkılışına kadar iki önemli kaynaktan beslenmiştir. Bunlar İbni Arabi ve Mevlana’dır. Ahilik Teşkilatı Osmanlı medeniyetinin en önemli göstergelerindendir. Ahilik bugün fiziki olarak var olmasa da felsefesi ve prensipleri bize yol gösterebilecek saflıktadır.

Osmanlının duraklama dönemi kibir dönemidir. Zaman içerisinde gücünün zirvesine ulaşan ve genişleyen Osmanlı’da rehavet baş göstermiştir. Özellikle coğrafi keşiflerle Batı’nın ilerlemesi başlarken Osmanlı önce duraklamış, sonra da batının gerisinde kalmaya başlamıştır.

Bu gerilemeyle birlikte daha önce güçlü ve ilerde olmanın sağladığı ve rehavete neden olan aşırı özgüven bu sefer yerini kendine güvensizliğe bırakmış ve bu gerilemeyi durdurmanın arayışları başlamıştır. Fakat bu arayışlarda sığ bir Batı taklitçiliği başlamış ve bu yaklaşım ne yazık ki günümüze kadar varlığını sürdürmüştür. Halbuki asıl geri kalmışlığa neden olan şeyler devletin kuruluşunda ve zirveye çıkmasında ana unsur olan dini referansların, adaletin, ahlak değerlerinin kaybedilmiş olmasıdır. Bu değerlerin kaybedilmiş olması devletin tüm kademelerinde varlığını göstermiş ve özellikle eğitimdeki özgünlüğü kaybediş ve bozulma çöküşü kaçınılmaz kılmıştır. Batı referans alınarak yapılan reformlar ve arayışlar çöküşü engellemeye yetmemiştir.  Yeniden diriliş ise kuruluş felsefesinde yer bulan ve özgünlüğü sağlayan tevhit, adalet ve özgürlük dinamikleridir.

Günümüzde insanlığa hakkı, hukuku, adaleti hatırlatacak olanlar yine Müslümanlar olacaktır.

Demografik açıdan nüfusu en hızlı artan din olması bakımından İslam nüfus özelliği noktasında yüksek bir dinamiğe sahiptir. Bu dinamiği üreten, düşünen, yapılandıran hale getirirsek bu nüfus nüfuz olur. Aksi takdirde yük olup sırtımıza biner. Bu noktada mesele eğitim, üretim, katma değer, bilimsel makale üretme acısından yeterli düzeyde Müslümanlara sahip olmaktır. Yapı olarak geride kaldıktan sonra sayı olarak artmamız ne kadar yeterli olacak?

Dinamik noktasında bu kadar güçlü olan İslâm nüfusunun kontrol altına alınması, eğitilmesi, ekonomik olarak desteklenmesi gerekiyor. Durum böyle devam ederse bundan 20 yıl sonra insanlar her noktada yapay zekayı tercih etmeye başlayacak. Bize düşen kendimizi çok iyi yetiştirmek aksi takdirde yapay zekanın elinde bulunan bir insan profili olacağız. Bizleri her noktada farklılıklarımızla vuran bir sisteme karşı ne kadar tedbir alabiliyoruz?

Ayrılıklar üzerine kurulan bir iddia geleceği olmayan bir iddiadır. Bizlere düşen okyanus olmaktır ve bir damla suyun bizi kirletebileceğini düşünmemektir. Suyu çekilmiş dere yatağı bizim çağrımız değildir. Müslümanlar olarak bizler yanlışı kim yapıyorsa onu uyaracağız. Bunu yaparken kurulan oyunları da dikkate alacağız, aksi durumda yaptığımız karşı tarafa zulmetmekten başka bir şey olmaz. Elimizde coğrafi olarak stratejik öneme sahip çok önemli noktaları bulunduruyoruz. Çok önemli enerji kaynaklarını, ham madde kaynaklarını, görüntüde dünyanın enerjisini elimizde tutuyoruz, ama gerçek manada tutamıyoruz. Çünkü bu kaynakların kontrolü elimizde değil. Bu kaynakları katma değeri olan ürünlere çeviremiyoruz. Parayı kazanıyor olsak da sanayileşmemiz yok denecek kadar az. Özgürlük isteği yok. Bana özgürlük getirmeyen zenginlik zenginlik midir?

Teknolojiyi satın aldığımız sürece bize gelişim noktasında hiçbir faydası yok. Kızların okumadığı okutulmadığı sistem, sürekliliği sağlama noktasında eksiktir. “Boko Haram” zihniyeti ile “Kadınlara okuma yazma öğretmeyin” diyen zihniyet aynıdır. Peki bunlardan nasıl kurtulabiliriz?

Başkaları gibi olmamanın tek yolu “Ben idraki”dir. Müslümanın varlık, bilgi, dünya ile ilişkisini yeniden tanzim etmesi gerekiyor. “Bu yüzyılın derdi hayatta kalmak değil, ayakta kalmak derdidir.” Artık hayatta kalmak gibi bir endişemiz yoktur. Dünyaya tüm insanlık için; yeniden adaleti, iyiliği, insan olma onurunu ve şerefini getiren bir medeniyet inşa etmek boynumuzun borcudur.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.