Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Açıklaması Magna Carta mı?

0
196

Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Açıklamasını Bir ‘Magna Carta’ olarak Değerlendirmek Mümkün mü?

Fehmi Koru, 7 Nisan 2012 günü Star Gazetesi’nde yayımlanan “Hizmet’in açıklaması bir ‘Magna Carta’ olabilir mi?” başlıklı yazısında, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın ‘Hizmet’ adına yapmış olduğu açıklamayı değerlendirmiş, demokratikleşme, dini özgürlüklerin sağlanması, muteber uluslararası standartlara ulaşılması, hukukun üstünlüğü, insan hak ve özgürlükleri ilkelerinin pekiştirilmesi esasları etrafında ‘Hizmet’in, siyasi partilerle buluşabileceğinin bu açıklamada ilân edildiğini belirterek, bu yönüyle açıklamanın İngilizlerin ‘Magna Carta’sı (1215), bizim ‘Sened-i İttifak’ımız (1808) kadar değer kazanmaya namzet olduğunu ifade etmiştir.

Magna Carta nedir?

İngiltere’nin Normanlar tarafından işgal edilmesinden sonra İngiliz kralları, hâkimiyet alanlarını genişleterek derebeylerin (baronlar, vasallar) haklarını kısıtlamaya başlarlar. Bu durum yerel iktidar sahipleri ile kral arasında çatışmaya yol açar. Nihâyet, Fransa Kralı Philip Augustus’a 1214’te yenilerek güç kaybeden İngiltere Kralı John, yetkilerinin kısıtlanması hususunda baronlarla pazarlığa oturmak zorunda kalır. 1215 Haziran’ında Papa III. Innocent, Kral John ve İngiliz baronları arasında 63 maddelik Magna Carta Libertatum (Büyük Özgürlük Fermanı) imzalanır. Bu fermanın en önemli maddeleri olarak; hiçbir hür insanın yürürlükteki kanunlara başvurulmaksızın tutuklanamayacağı, hapsedilemeyeceği, mülkünün elin­den alınamayacağı, sürülemeyeceği veya herhangi bir şekilde yok edilemeyeceği, adaletin satılamayacağı, geciktirilemeyeceği ve hiçbir hür yurttaşın ondan mahrum bırakılamayacağı hususları ile kanun dışı vergi toplanamayacağı hususu dikkat çekmekteydi.

Bu belge, daha sonraki dönemlerde, insan hakları ve hukuk devleti kavramlarının temel referanslarından kabul edildi.

Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın ‘Hizmet’ adına yaptığı açıklamanın hakikaten bir Magna Carta değerinde olup olmadığını değerlendirmeden önce, söz konusu açıklamada nelerden bahsedildiğini hatırlamakta fayda vardır.

Hizmet açıklamasında neler yer alıyordu?

05 Nisan 2012 tarihinde Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nca ‘Hizmet’ adına yapılan uzun açıklamayı, süslü cümleler ve tekrarlardan arındırdıktan sonra, ana teması itibariyle aşağıdaki gibi tasnif etmek mümkündür:

1) Kendisini bundan böyle “Hizmet” olarak adlandırmayı tercih eden cemaatin açıklamasında, öncelikle cemaatin kimliği ve hedefleri izah edilmeye çalışılmıştır. Bu açıklamaya göre hizmet, tarihsel ve sosyolojik olarak Türkiye kaynaklı olmakla birlikte, onun değerleri ve temsil ettiği anlayış evrenseldir. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin düşünce dünyasından ilham alan ve kendisini “Hizmet” olarak tanımlayan bu yapı Türkiye’ye özgü değildir. Küresel bir fenomendir.

2) Hizmet, siyaset bilimcilerin tanımladığı anlamda bir sivil toplum hareketidir. Siyaset bilimcilere göre bir sivil hareket üç esasa dayanmalıdır: Gönüllü, özerk ve hükümet-dışı olma. Bu bağlamda hizmet, ilhamını inançtan alan, evrensel insani değerler çerçevesinde, birlikte yaşama kültürü oluşturmayı hedefleyen, gönüllülerden oluşan bir sivil toplum hareketidir.

3) Hizmet, cemaat mensupları arasında bir hiyerarşi bulunmadığını iddia etmektedir. Açıklamaya göre, sivil olmak vasfının bir sonucu olarak, Hizmet’e gönül veren insanlar arasında bir resmi bağ, hiyerarşi olmadığı gibi çalışmalar âdem-i merkeziyet esasıyla yürütülmektedir. Hizmet, sivil bir hareket olarak bazı resmi yapılar gibi belirli bir emir komuta zinciri çerçevesinde kendisine itibar eden insanlara oy vermek, siyasal tercihte bulunmak gibi konularda hiç bir zaman “emir” vermez. Zaten sivil bir harekette böyle emirlerin etkisi kısıtlıdır ve üstelik risklidir. Hizmet ve birey arasındaki etkileşim/iletişim doğrudan ve emir kipiyle gerçekleşmez. Aksine bireyler, Hizmet’in duygu ve telakki dünyasına katılarak böyle neticeleri kendileri çıkarırlar. Burada önemli olan Hizmet’in demokrasi ve evrensel değerlere dayanan moral atmosferine itibar eden kişilerin kendi çıkardıkları anlamlardır.

4) Hizmet-siyaset ilişkisi, bu açıklamanın yapılma sebebini oluşturmaktadır. Hizmet, demokratikleşme, dini özgürlükleri sağlamak, Avrupa Birliği başta olmak üzere muteber uluslararası standartlara ulaşmak, hukukun üstünlüğü ve insan haklarının sağlanması hususunda gayret gösteren partilere destek sunmayı taahhüt etmektedir. Toplumun genel teamül ve değerlerine ters düşmeyen, şiddet ve terör gibi evrensel hukukun da reddettiği yöntemlere tevessül etmeyen her siyasi parti yukarıda altı çizilen değerlere yönelik siyaset yaptığı sürece Hizmet’e itibar eden insanlar tarafından desteklenebilir. Bu tutum, hizmetin bir partiye angaje olması demek değildir.

Cemaat kendisini demokratik sistemin “sigortası” olarak takdim etmektedir. Demokratik ülkelerde bütün bireylerin ve sivil toplumun partizan olmadığı, partilere onlara angaje oldukları için değil siyasetlerini doğru gördükleri için oy verdikleri açıklandıktan sonra, Hizmet’in siyasi partilerle ilişkisinin gelişmiş demokrasilerdeki modele tam olarak uyduğu ifade edilmiştir. Yapılan açıklamaya göre, Hizmet’in siyasi partilerle kurduğu ilişkideki bu denge esasen bütün toplum için bir sigorta hükmündedir. Geniş kitleleri etkileyebilen Hizmet gibi hareketlerin partilere siyasetleri bazında destek vermesi ve gerekirse bunu geri çekmesi toplumsal sigorta mekanizmaları gibi düşünülmelidir.

5) Hizmet-AK Parti ilişkileri: Bu konuda, “siyasi partiler demokratikleşme gibi konularda daha geri duruma düşerlerse Hizmet’e itibar eden insanların ilgili partilere yönelik tavırlarında değişim kaçınılmazdır” açıklaması yapılarak, cemaatin AKP’ye desteğinin sınırı çizilmiştir. Türkiye demokratikleşmesinin tabanda içselleştirilmesi konusunda Hizmet’in ve sivil toplum kuruluşlarının oynadığı rolün hiç bir zaman göz ardı edilmemesi gerektiği vurgulanarak, cemaatin payına dikkat çekilmiştir.

Açıklamada, demokratikleşmeye taraf olan her kesim gibi Hizmet’in de temel siyasi beklentisinin AK Parti’nin geçen on yılda olduğu gibi demokratikleşmenin güçlendirilmesi ve vesayet kurumlarının karanlık nüfuzunun kırılması siyasetine daha güçlü sahip çıkması olduğu, Hizmet’in bu gayeler dışında hiç bir başka menfaati AK Parti’den beklemediği vurgulanmıştır. Ancak şu cümlelerle AKP yöneticilerinin Ortadoğu ülkeleri liderlerine benzeme ihtimalleri ihsas ettirilmiştir. “Ortadoğu siyasetinin bize verdiği pek çok dersten birisi de şudur: Büyük sosyal hareketlerin partilere, yöneticilere veya hükümetlere angaje olması ve partilerin siyasetleri temsil ettiği demokratik değerler açısından geri bir duruma düştüğü halde bile onları desteklemesi siyasal krizlere yol açmıştır.”

MİT yöneticilerinin sorgulanması üzerinden başlayan AK Parti-Cemaat krizi hakkında, Hizmet’in bu krizin bir tarafında olmadığı, aynı şekilde kendisine gönül verenlerin bu tartışmanın bir yerinde olmasının da tasvip edilecek bir durum olmadığı belirtilmiş, insanların el ele vererek ülkenin ciddi meselelerin üstüne gitmesinin zorunlu olduğu bir dönemde Hizmet’in krizlere katkı sağlar bir durumda olmasının tahayyülü bile doğru değildir, denilmiştir. Açıklamada, Hocaefendi’nin toplumsal ve siyasal krizlere yol açabilecek her türlü kargaşayı reddettiği, tavsiyelerini dinleyen insanlara uyum, istikrar ve topluma hizmeti, güzel ahlakı salık verdiği hatırlatılmış, vesayet rejimi yanlılarının Hizmet ve AK Parti’yi sürtüşme zeminine çekerek siyasi iradenin zayıflatılmasını ve Hizmet’in sivil toplum zemininde yaptığı faaliyetlerin engellenmesini sağlamaya çalıştıkları iddia edilmiştir.

6) Hizmet-Devlet ilişkilerine gelince; yapılan açıklamada siyasetin çok önemli bir müessese olduğu belirtilmiş fakat hizmetin siyasi iktidarı paylaşma veya siyasi iktidara sahip olma gibi bir hedefinin asla söz konusu olmadığı ifade edilmiştir. Öte yandan, cemaat mensuplarının devlet içerisinde kadrolaşma iddiaları ile ilgili olarak, devlet bürokrasisinde de Hizmet Hareketi’ne gönül vermiş insanların olmasının gayet doğal olduğu, kanun ve yönetmelikler çerçevesinde kendi devletinde görev yapmanın ‘devleti ele geçirme’ veya ‘sızma’ şeklinde algılanmasının insafsızlık olduğu belirtilmiştir.

Ancak, aynı açıklamada, bir rezerv konulması da ihmal edilmemiş, “İnsan yaratılışının doğal neticesi gereği bütün sosyal hareketlerde olduğu gibi Hizmet’te de bazı bireyler gönüllülük ve sivillik anlayışlarına uymayan bazı fiiller içinde bulunabilirler. Ancak bu hatalar Hizmet’e mal edilemez. Eğer bu hata yasadışı bir özellik taşıyorsa elbette muhatap hukuk olacaktır.” denilmiştir.

Cemaat adına yapılan açıklama, kendi içerisinde tutarsızlıklar ile malüldür.

Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nca cemaat adına yapılan açıklamanın bir Magna Carta değeri kazanmaya layık olup olmadığı, öncelikle Hizmet adına yapılan açıklamanın doğru bilgiler ihtiva edip etmediğine bağlıdır. Bu bakımdan yapılan açıklamaların gerçeği ne kadar yansıttığı kritik edilmeye muhtaçtır.

Cemaat kendisini neden bir NGO olarak takdim etmektedir?

Bu açıklamada ilk dikkat çeken husus, Hizmet adına yapılan açıklamanın bir tepeden bakışı yansıtmakta olduğudur. Hizmet, çıkışı itibariyle Türkiye menşeli olmakla birlikte, kendisini küresel bir fenomen olarak görmektedir. Bu yönüyle, Türk siyasetine ve partilerine bakışları, bir üst perdeden bakışın yansımaları olarak cümlelere dökülmüştür. Kendisini bir NGO (Non Gouvernemental Organizations) olarak konumlandıran cemaat, bu tanımının gereği gönüllü, özerk ve hükümet-dışı olduklarını iddia etmiştir.

NGO’lar kapitalizmin bir ürünü olarak batı dünyasında ortaya çıkmıştır. Günümüzde neoliberal politikaların sebep olduğu yıkımları telafi etmek üzere faaliyette bulunan gönüllü, devlet dışı (!) bu örgütler, yoksulluğun ve adaletsizliğin kaynağı olan paradigmaya dokunmadan, nihai bir çözüm sunmadan, sistemin ortaya çıkardığı olumsuz sonuçlarla mücadele etmeye çalışmaktadırlar. Fikret Başkaya’nın belirttiği gibi NGO’lar, neoliberal tahribatın tartışılmasını engellemek, pazar ekonomisinin her derde deva olduğu bilincini yerleştirmek, sisteme yönelik eleştiriyi ve hareketleri etkisizleştirmek, alternatif yokluğuna insanları ‘ikna etmek’ için araç olarak kullanılmaktadır.

Nitekim, “Mesihî bir ruh, diyalog, hoşgörü ruhuyla dünyada huzur ve sükûn adına hareket ediyoruz” diyen Hizmet’in lideri Fethullah Gülen, dünyanın dengesinin ve ahenginin ancak Amerika’nın küresel hegemonyasının devamı ile sağlanacağı kanaatindedir. Amerikan düzenin yıkılması neticesinde oluşabilecek diğer dengelerin dünyayı kaosa götüreceğine inanmaktadır (Bkz. Fethullah Gülen ile New York Sohbeti” http://tr.fgulen.com/content/view/7877/15/).

Demokrasiyi, uluslararası standartları ve evrensel insani değerleri kutsayan hizmetin liderinden bugüne kadar, ne bir kapitalizm eleştirisi, ne batı dünyasının uluslararası standartları iki yüzlülükle uygulaması, ne de başta Irak, Afganistan olmak üzere Amerikan işgallerinin yol açtığı insan hakları ihlallerine karşı ciddi bir tenkid duyulmuş değildir. Dolayısıyla, küresel bir kurum olduğu iddiasındaki cemaatin açıklamaları, küresel insan hakları ihlalleri ve esaslı bir kapitalizm eleştirisi yapılmadığı sürece parlak laflar olmanın ötesinde bir anlam taşımayacaktır.

Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın, açıklamalarında kullandığı dil ve ilan ettiği hedefler bakımından TESEV’den bir farkı olmadığı açıkça ortadadır. Tam bir liberal dile ve hedeflere sahip olan hizmetin, bundan sonra “İslami” bir hareket olmakla suçlanmaları, onlara atılacak en büyük iftira olacaktır!

Hizmet’te hiyerarşinin olmadığı iddiası, en çok cemaat mensuplarını güldürmüş olmalıdır!

Hizmet adına Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın yaptığı açıklamada, sivil olmak vasfının bir sonucu olarak, Hizmet’e gönül veren insanlar arasında bir resmi bağ, hiyerarşi olmadığı gibi çalışmaların âdem-i merkeziyet esasıyla yürütüldüğü, ilişkilerde belirli bir emir komuta zincirinin bulunmadığı iddia edilmiş, Hizmet ve birey arasındaki etkileşim/iletişimin doğrudan ve emir kipiyle gerçekleşmediği ifade edilmiştir.

Bu külliyen gerçek dışı bir iddiadır. Sadece cemaatin iç ilişkilerini bilmeyenler için etkileyici bir açıklamadır. Cemaat yapısı çok katı bir hiyerarşiye, aynı zamanda sınıflı bir yapıya sahiptir. Âdem-i merkeziyete asla müsait değildir. Bu yapı en küçük birimlerinden itibaren katı bir hiyerarşi ile hareket eden ağabeyler sistemine sahiptir. Kendi içerisinde tayin ve terfii mekanizması çalışmaktadır. Yapılan haftalık derslerde, ortak bir söylem ve ortak bir siyasi dil inşa edilmektedir. Cemaatin sınıflı bir yapısının gereği olarak, yüksek düzeyde himmet yapan zenginler ile sıradan cemaat mensupları yan yana getirilmezler, aynı derslere alınmazlar.

Evrensel insan haklarının şampiyonluğunun yapıldığı söyleme rağmen, cemaat yapısında bireylerin eşlerini seçme özgürlüğü dahi yoktur. (Bir yakınımın başına gelen hadisede olduğu gibi) Ağabeylerin onaylamadığı bir nişanlanmanın karşılığı, o gece cemaat evinden kapı dışarı edilmektir. Sözde insan haklarının savunuculuğu yapan cemaatte -insanların yaratılışları gereği en tabii hakları olan- sevme hakları dahi tanınmamaktadır. Dolayısıyla, eğri oturup doğru konuşmak, açıklamaya methiyeler dizmeden önce gerçekleri konuşmak, doğru analizler yapmak için şarttır.

AKP’ye aba altından sopa gösteren cemaat ne kadar demokrattır?

Demokratikleşme, dini özgürlükleri sağlamak, Avrupa Birliği başta olmak üzere muteber uluslararası standartlara ulaşmak, hukukun üstünlüğü ve insan haklarının sağlanması hususunda toplumun sigortası olduğunu söyleyen, partilerle ilişkisini bu hedeflere göre belirleyeceğini açıklayan cemaat, “Siyasi partiler demokratikleşme gibi konularda daha geri duruma düşerlerse Hizmet’e itibar eden insanların ilgili partilere yönelik tavırlarında değişim kaçınılmazdır” ifadesiyle, AKP’ye aba altından sopa da göstermiştir. Açıklamada, AK Parti’nin geçen on yılda olduğu gibi demokratikleşmenin güçlendirilmesi ve vesayet kurumlarının karanlık nüfuzunun kırılması siyasetine daha güçlü sahip çıkması istenmiştir.

Şimdilerde demokrasi ve insan hakları havarisi olarak Türkiye’ye nizâmat vermeye çalışan cemaatin gerçekte ne kadar demokrat olduğu 28 Şubat sürecinde test edilmiştir. Demokrasi adına mangalda kül bırakmayan, bu uğurda siyasileri hizaya sokmaya çalışan cemaatin liderinin 28 Şubat’ın darbeci generali Çevik Bir’e yazdığı mektuptaki şu ifadeler ibretliktir: “Türkiye Cumhuriyeti’ni koruma ve kollama vazifesini deruhte etmiş (üstlenmiş) şanlı ve kahraman ordumuzun seçkin ve şerefli bir mensubu ve Genel Kurmayımız’ın İkinci Başkanı olarak, ne zaman, nerede ve ne şekilde arzu buyurursanız bu okulları şereflendirebilir ve her türlü teftişi yapabilirsiniz…” (http://yenisafak.com.tr/arsiv/2000/ekim/16/dizi.html).

Yine Fethullah Gülen, 28 Şubat sürecinde, 16.04.1997 tarihinde Kanal D ‘de yayımlanan röportajında, Yalçın Doğan’ın 28 Şubat kararlarıyla ilgili olarak “MGK kararlarının siyasetteki yeri nedir sizce?” sorusuna karşılık: “(…)Müdahale etmediğimiz zaman tarih önünde suçlu oluruz mülahazasıyla hareket ediliyorsa meseleyi böyle algılıyorsa bana göre onlar masumdurlar. Eğer işin içinde bir hata varsa bu içtihat hatasıdır. Hatta fakihlerin mülahazasıyla da yaklaşılabilir, içtihattaki hatalar bir sevap kazandırır, isabet olursa iki sevap kazandırır mülahazası.” diye cevap vererek, seçilmiş iktidarı deviren darbeci generallere bol keseden sevaplar dağıtıyordu.

Mevcut hükümetten vesayet kurumlarının karanlık nüfuzunun kırılmasını talep eden, aksi takdirde desteğini çekmekle tehdit eden cemaatin lideri aynı röportajda Yalçın Doğan’a şunları da söylüyordu: “(…) Askerlerimiz bir yönüyle yaptıkları bazı şeylerden ötürü bazı çevrelerce, belki antidemokratik davranıyor sayılabilirler. Ama onlar konumlarının gereğini anayasanın kendilerine verdiği şeyleri yerine getiriyorlar. Hatta dahası, ben zannediyorum, onlar, bazı sivil kesimlerden daha demokrat. Biraz evvel arz ettiğim mülahazalar açısından herhalde onların temsil ettikleri kuvvet şu partiler arasında birbirini istemeyen insanların elinde olsa bir gece hızlı bir baskınla gelirler hasımlarını bertaraf ederler onun yerine otururlar. Kuvvet ellerinde olduğu halde. Fakat çok mantıki davranıyorlar. Çok muhakemeli davranıyorlar. Epey zamandan beri. His öne çıkmıyor burada ve kuvvet, güç gösterisi şeklinde öne çıkmıyor. Bana demokraside daha dengeli geliyorlar, o açıdan…”

Hizmetin “sigortası” atarsa ne olur?

Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’ndan yapılan açıklamada, cemaat demokratik sistemin “sigortası” olarak takdim edilmiştir. Söz konusu açıklamada, “Hizmet’in siyasi partilerle kurduğu ilişkideki denge, esasen bütün toplum için bir sigorta hükmündedir” ifadesiyle, cemaatin bütün bir toplum adına, siyaseti denetleme ve yönlendirmeye talip olduğu vurgulanmıştır. Cemaatin kendi kendine yüklendiği bu misyon, askeri vesayet rejiminin siyasi partilere karşı cumhuriyeti koruma ve kollama görevine bir hayli benzemektedir. Cemaat de, siyasi partilerin şerrine karşı bütün bir toplumu koruma ve kollama misyonunu üstlenmek istemektedir. Asker bu müdahale hakkını İç Hizmet Kanunu’ndan aldığı halde, bütün bir toplumun, cemaati siyasi partiler arasında denge kurma rolüyle görevlendirdiğine dair hiçbir karine bulunmamaktadır.

Bilindiği üzere, demokratik sistemlerin gerçek sigortası seçimlerdir. Seçimler marifetiyle sandığa yansıyan halkın iradesidir. Siyasetin cezalandırılacağı ya da mükâfatlandırılacağı yegâne yer, seçim sandıklarıdır. Demokratik sistemlerde, siyasi partiler arasında ya da toplum ile siyasi partiler arasında denge misyonu gören ara mekanizmalar mevcut değildir. Sistemin esası hesap vermeye dayalı olduğundan, toplum tarafından yetkilendirilmeyen, faaliyetlerinden dolayı kamuoyuna da hesap vermeyen yapıların bu sistemde yeri olamaz. Sivil toplum kuruluşları tarafından siyasetin etkilenmeye çalışılması bunun istisnasını teşkil eder.

Cemaatin kendisini demokratik sistemin “sigortası” pozisyonunda görmesi, aslında siyaset üzerinde bir vasilik iddiasında bulunması anlamına gelmektedir. Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’ndan yapılan açıklamada, geniş kitleleri etkileyebilen Hizmet gibi hareketlerin partilere siyasetleri bazında destek vermesi ve gerekirse bunu geri çekmesi toplumsal sigorta mekanizmaları gibi düşünülmelidir, denilerek işletilecek mekanizmaya işaret edilmiştir. Cemaatin geniş kitleleri etkilediği iddiası henüz ölçülmemiş olsa da, cemaatin bütün bir toplum adına siyaseti denetleme ve yönlendirmeye talip olması, kendisinde bu misyonu görmesi, totalci, tehlikeli, yeni bir vesayet talebi olarak okunmalıdır. Öte yandan böyle bir iddia, zorunlu olarak, cemaatin daima doğruyu temsil ettiği ve yanılmayacağı inancına dayandığını da göstermektedir.

Burada en önemli soru, “Hizmetin sigortası atarsa ne olur?” sorusudur.

Cemaat devlete talip değiliz derken, Graham Fuller cemaate devlette yer açın diyor.

Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’ndan yapılan açıklamada değinilen bir husus ta, cemaatin devlet içerisinde kadrolaştığı iddialarının reddedilmesiydi. MİT-yargı çekişmesinde, cemaat mensuplarının MİT aleyhine Emniyet lehine tavır almaları, anlaşılan cemaat üst yöneticilerini de rahatsız etmiş olmalıydı. Özel sohbetlerde, ağzını açan her cemaat mensubu, sanki bir MİT uzmanıymışçasına onların ihanetlerinden bahsederek ateşler püskürüyor, MİT’e karşı Emniyetçilik yapıyor, MİT’çileri koruyan hükümete veryansın ediyordu. Zihinlerde, Emniyet cemaatin arka bahçesi mi? soruları üşüşmeye başlamıştı. İpin ucunun kaçtığı anlaşılmış olsa gerek ki, yapılan açıklamada Hizmet’in bu krizin bir tarafında olmadığı, aynı şekilde kendisine gönül verenlerin bu tartışmanın bir yerinde olmasının da tasvip edilecek bir durum olmadığı belirtilmiş, hatta F. Gülen’in sözleriyle cemaat sakinleştirilmeye çalışılmıştır.

Tepe noktalarını cemaat mensuplarının yönettiği kurumlarda, tepeden aşağı kadrolaşmaya gidildiği, cemaat mensubu olmayanlara yükselme şansı verilmediği, buralarda hakkaniyete uygun davranılmadığı için, yurtdışı faaliyetleri dolayısıyla cemaate sempati duyan insanların bu duygularının artık öfkeye dönüşmekte olduğu bir görülmektedir. Dolayısıyla, cemaatin devlet içerisinde kadrolaşmadıkları iddiası havada kalmaktadır.

Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’ndan yapılan açıklamanın hemen ertesi günü (06.04.2012), Gülen Cemaati ve AK Parti çekişmesi konusunun da ele alındığı, Tolga Tanış’ın Graham Fuller’le Washıngton’da yaptığı röportaj Radikal Gazetesi’nde yayımlandı. Bir dönem CIA Başkan Yardımcılığı’nı yürüten, 1980 sonrası Türkiye’de CIA İstasyon Şefi olarak görev yapan Fuller, bütün hayatını Müslüman dünyasında Müslüman hareketleri çalışmaya harcadığından bahsettikten sonra, Gülen Cemaati ve AK Parti arasında bazı farklılıklar doğmasına değiniyor, bu farklılaşmayı şaşırtıcı bulmadığını röportajında belirtiyor. Hatta, AK Parti ve cemaatin üyeleri arasında başka alanlarda da anlaşmazlıklar göreceğimizi tahmin ediyor. Ancak Gülen hareketi bir politik partiye dönüşmediği sürece bu görüş farklılıklarının Cemaatin kendisinden değil, bireylerden, hükümet içindeki cemaat üyelerinden geleceğini söylüyor.

Fuller röportajında, “AK Parti, bazı politik konularda Washington ile anlaşmazlıkları ifade etmede daha cesur ve açık sözlü oldu. Türkiye bu açıdan bağımsız bir çizgide hareket etme eğiliminde. Ama Gülen hareketi bu konuda çok daha dikkatli. Washington’u harekete karşı düşman etmek istemiyorlar. Batı karşıtı görünmek istemiyorlar. Zaten Batı karşıtı da değiller ama öyle görünmek dahi istemiyorlar. Ayrıca İsrail karşıtı görünmekten de kaçınıyorlar. Fethullah Gülen de Mavi Marmara Olayı’nı eleştirmişti. Ben bu konuda onunla aynı fikirde değilim ama” diyordu.

Röportajda asıl dikkat çeken husus, Fuller’in devlet içerisinde cemaate pay istemesi ile ilgili sözleriydi. Fuller bu isteğini şöyle ifade ediyordu: “İster AK Parti olsun, ister CHP, ister Gülen hareketi, devletin tek bir grup tarafından kontrol edilmesi arzulanan bir durum olmaz elbette. Birçok farklı sesi temsil eden bir denge olmalı. Cemaat üyeleri de niye hükümetin parçası olmasın ki! Niye ordu, istihbarat, polis, ekonomi, neyse buralarda hükümetin kollarının bir parçası olmasın? Ben bunda bir problem görmüyorum. Onların da fikri var. AK Parti’nin de fikri var. CHP’nin de fikri var. MHP’nin de fikri var. Bunların hepsi hükümet içinde bir etki arayışında olacaktır.”

Sonuç olarak; F.Gülen cemaatinin gerek AKP iktidarı ile gerekse devlet kurumları ile olan ilişkisini belirleyecek olan Türkiye’nin dış politikada alacağı pozisyondur. Eğer Türkiye, Amerikan politikasını rahatsız edecek, ona rağmen bölgesel ya da küresel politikalar geliştirecek olursa, cemaat demokrasi ve insan haklarını savunma adına bu politikanın karşısına çıkacaktır.

Esat Sinanoğlu / Haber10