Full Animasyon

0
186

Bizler efsanelerle dolu bu coğrafyanın bitik çocuklarıyız. Bir önceki nesilden bize hikayeler yok. Hikayeleri anlatacak büyüklerimiz ya terk ediliyor ya da huzurevlerine bırakılıyor. Tıpkı bizi anaokullarına bıraktıkları gibi.

Bölüm1

Lütfen fonda where is my mind şarkısının çalmasına müsaade edin…

müzik için tıkla

Adım Berke. Bu hikâyenin esas erkeği olmaktan dolayı gurur duyuyorum. Henüz 5 yaşındayım. Evin tek çocuğuyum. Ailem bana bir kardeş verecek vakte sahip değil. Babam bir banka da yönetici, annemse özel bir şirketin planlama müdürü. Gündüzleri beni bırakacakları bir anne babaları yok. Sabah erkenden evden çıkıp akşam aynı saatte evde olmaya çalışıyorlar. Ortalama olarak ben dünyaya gözümü açtığımdan beri böyle. Bazen de iş yemeğine çıktıkları için mütevazı kadromuzda eksiklikler olmuyor değil. Gündüzleri bakıcılığımı Elfin yapıyor. Yemeğimizi de o hazırlıyor. Anne babamdan çok Elfin’ le vakit geçiriyorum. Yazları bazen hep beraber tatile gidiyoruz. Onun dışında pazarları belki dışarı çıkabiliyorum. İyi para kazanıyorlar. İlerde kazandıklarının hepsinin benim olacağını söylüyorlar. Muhtemelen adıma açılmış bir banka hesabı bile vardır. Ailemi sevecek kadar tanımıyorum. Eminim onlarda beni tanımıyorlar, zira ben kırmızı rengi sevmiyor olmama rağmen ailem sürekli bana kırmızı renkli elbiseler alıyor. Bana alınan elbiseleri eskitme imkânım bile yok.

Elfin evde sürekli televizyon izlediği için dışarı çıkmaya fazla vaktimiz olmuyor. Bir mahkûmla tek farkım benim masum oluşumdur. Bari bir kardeş yapın da onla vakit geçireyim dememe rağmen ciddiye alınmıyorum. Diş macunu reklâmın da ki çocuk benim gençler; mutlu ve uzun ipek saçlı olan. Anlayacağınız çok yalnızım beyler. Ama bu seneyi farklı kılan anaokuluna başlayacak olmam. En azından kendi türümden daha fazla kişiyle irtibata geçebilirim.

Anaokulundaki ilk günüm fena değildi. Yeni arkadaşlar edindim demek için çok erken. Birçok kişi vaktini ağlayarak geçirmeyi tercih etti. Hatunlarda gözüm yok, nefes alan bir arkadaşa ihtiyacım var. Ben ağlamadım zira özleyebileceğim bir ailem yok.

İlk hafta öğretmenlerimizle haşır neşir olmaya başladık. Birbirimizle tanıştırıldık. Oyunlar oynandı. Hep birlikte yemek yedik. Süper mutluydum. Yaşıtlarımla vakit geçirebiliyordum. Zamanla herkesi tanımaya başladım. Koca anaokulu sezonu oyundu, resimdi, legoydu, tiyatroydu, danstı derken enteresan etkinliklerle geçti. Ara sıra hayvanat bahçesine, sinemaya yahut tiyatroya gidiyorduk. Tüm bunlar bir dönem beni mutlu etti. Yeni arkadaşlar edinmiştim. Sıkı dostlarım vardı. Hüseyin, Oktay, Atalay ve sonradan tanıştığım kimseyle nerdeyse hiç konuşmayan Tayyar.

Annemin, sokak çocuğu tabirine cuk diye oturan, her pantolonunda yama, gömleğinde eksik düğmesi, kazağından kaçan ipler, asla ayakkabı boyamayan, sürekli ağzında sakız ve dağınık saçlarıyla kuruma tezat bir öğrenci. Aslında kurum böyle öğrencileri barındırmaz ya da milyonda bir kere giydirdiği olmuştur. Anladığım kadarıyla kurum onu görmezden geliyordu. Zira gereksiz konuşan ya da huzursuzluk çıkaracak bir tip değildi. Tayyar’la arkadaşlığım Hüseyin’ in evinde izlediğimiz Dövüş Kulübü filmiyle başlamıştı. Hafta sonu ailelerimizi ikna etmiş ve Hüseyinlerde film izlemek üzere buluşmuştuk. Oktay’ a göre süper bir dövüş filmiydi. Hüseyin’in aklı fikri Marla’ daydı. Ben ise müthiş bir karın ağrısı çekiyordum. O günden sonra Tayyar okula kaydolmuştu. Sık sık enteresan ve anlaşılmaz şeyler söylerdi. Öğretmenlerimiz okul hayatımızın yeni başladığını ve ortalama olarak en azından 12 sene daha okula gidip geleceğimizi söylediğinde Tayyar yanıma gelerek: lanet ailelerimiz bizden nefret ediyor, bizi okullara hapsediyorlar, ne için peki? Onlar gibi umarsız olmamız için. Duyu organları işlevsiz, vicdanları düzülmüş bir nesil için. Bak Berke, eğer 12 sene hapis yiyeceksin deseler ne yaparsın? Ben hemen firar ederim. Gidelim buradan dostum. Sokağa çıkalım. Bu okul, ailelerimizin paralarını söğüşlemek için kurulmuş bir tuzak. Eğer nasıl kaşık tutacağımı ailem öğretemiyorsa bunun cezasını ben çekmemeliyim. Annem maaşının neredeyse yarısından fazlasını buraya veriyor. Peki neden? Kocaman bir hiç. Ailelerimiz bizi istemiyor dostum. Eğer bizi isteseler yanlarından ayırmazlar. Hayatımızın Türk filmlerinde ki piç çocuk karakteri kadar değeri yok. Herkul bile çocuklarına sahip çıkıyor. Böyle olmayacak dostum, en baştan 12 sene deseydiler asla kabul etmezdim. Beynimize işiyorlar. Hepimizi köle yapacaklar, bağımlı olacağız. Hepimize öğrettikleri şey aynı; neyi neden yapıyoruz. Şuraya bak, pantolonlarımızda çamur ve yırtık olmadan yaşıyoruz. Kocaman binaların arasında sahte yeşilliklerle masturbe oluyoruz.

-neden böylesin sen Tayyar. Konuşmaya başladın mı aklımı karıştırıyorsun.

Tayyar tüm söylediklerinde haklıydı. Hayatımızda çocukça hiçbir eylem yoktu. Kocaman adamların minyatürleri gibi yaşıyorduk. Ben artık o umarsız ailem olmuştum. Ama ne yapabilirdim ki, 5 yaşını yeni bitiriyorum. Süre gelen duruma dur diyecek kadar reşit değilim. Gece boyu uykusuzluk çektim. O saatte yayın yapan çizgi film kanallarında vakit geçirerek salonda yattım. Uykusuzluğumu da sırtlanarak anaokuluna gittim. Tayyar la konuşacak ve beni rahat bırakmasını isteyecektim. Öğlen yemeğinde konuşma fırsatı kolladım. Tayyar ben yokum abicim der demez konuşmaya başladı:

Sen zaten yoksun Berke. Seni isteyerek mi yaptılar sanıyorsun. Sen doğmadan önce eve bir süs köpeği alacaklardı. Sen bir süs köpeğinin boşluğunu doldurdun. Ve sana zaten süs köpeği gibi davranıyorlar. Pazarları parklarda gezdiriyorlar. Alışveriş merkezlerinde kucaklarında taşıyorlar seni, tıpkı bir süs köpeği gibi. Eğer bana inanmıyorsan akşam ailene sor bakalım. Neden bir kardeşin yok biliyor musun? Çünkü iki tane köpek için zamanları yok. Onların Pazar günü gezdirecekleri iki pazarları yok dostum. Hepimizi boynumuzdan zincirlediler ve günahlarına ortak olmamız için tutsak ettiler.

O lanet konuşmayı yaptığı günden sonra ailemi sorgulamaya başladım. Gerçekten ailem benim varlığımdan haberdar değildi. Kayyu’ nun ailesi bile sürekli hep birlikte. Muhtemelen Kayyu’ nun ailesi garibandı, sürekli aynı elbiseleri giyiyorlar. Bir çizgi film karakteri kadar olamamışlardı. Ben onlar gibi olmayacak ve saplantılı bir hayatı reddecektim. Gündüzleri sürekli Tayyar’la vakit geçiriyordum hatta bazı akşamlar onu gizlice odaya alıyor ve gecenin bir yarısı sokağa kaçıyorduk. Değişimim çevremde hissedilmiş ama ailem henüz farkında değildi. Gündüzleri okuldan kaçıyor, otobüslere kaçak binerek şehri turluyorduk. Karnımız acıktığında en lüks lokantalardan anaokuluna sipariş vererek açlığımızı gideriyorduk. Paramız bittiğinde simit satıyor, satamadığımızı da sokak çocuklarıyla paylaşıyorduk. Birkaç günlük kaçışlarım öğleden sonra olduğu için pek hissedilmemişti. Gene çoşkulu bir sokak dönüşünde ailem beni kurumun kapısında karşılamıştı. Tayyar da benle birlikte eve gelmişti. Tayyar’la birlikte olduğumuz için ailem hiç kızmadı. Ertesi günden sonra artık servisle değil Babamla gidiyordum. Değişimimden rahatsız olan kurum sürekli beni gözlüyordu. Artık kaçamıyordum. Tayyar’ın kaçması onlar için bulunmaz nimetti zaten. Madem ben dışarı çıkamıyordum o halde dışarısı bana gelmeliydi. Atalay, Oktay ve Hüseyin’i işlemeye karar vermiştik. Ertesi gün gittiğimiz hayvanat bahçesinde ki hayvanların annelerimiz ve öğretmenlerimizin daha iyi görünmek için kullandıkları makyaj malzemelerini elde etmek için hunharca öldürüldüğünü anlatmaya başladım. Akşamdan hazırladığımız kendi anne babalarımızın resimlerini koyduğumuz hayvan katliamı resimleriyle anlattıklarımızı daha iyi pekiştirmiştik. O kadar hoş bir kaos ortamı oluşmuştu ki kız arkadaşlarımız hayvan katliamını yapan kişinin kendi anne babası olmasından o kadar ürkmüştü ki akşam eve gitmek dahi istememişlerdi. Ne yani şimdi flipır güzel yüzüyor olabilirdi ama önemli olan benim güzelliğim mi? Bu müthiş atraksiyonun ardından okulda sözü geçerli olandım. Oktay, Hüseyin, Atalay ve diğerleri… halka büyümüştü. Sistemi alt üst etmeye hazırdık.

Sınıflarda bize mevsim meyve-sebzesini anlatan hocalara inat kışın öğle yemeğinde çıkan domatesi protesto ediyorduk. Resimlerde mutlu aile profilleri yerine gerçeği yansıtıyor ve siyaha boyanmış kocaman bir resim kâğıdın da beyaz boya kalemiyle tek belirgin cin ali biz oluyorduk.

Pempe yanaklı çocuklar mı? Büyük bir yalan. Bizler paketlere sıkıştırılmış yüzyılın evlatlarıyız. Doğduğumuz günden beri sıkıyönetim altındayız. Bizi istemedikleri gibi kendi eksikliklerini gidermek için okullara gönderiyorlar. Ailelerimiz kiralık katillere dönüştüğünün farkında değil. Evet hepsi kiralık, Kiralık anne babalar. Aynı kiralık katil gibi; kendi işleyemedikleri suçu başkasının işlemesini istiyorlar. Bizi bu okullara gönderiyorlar çünkü kendileri gibi işe yaramaz odunlar olmamızı istiyorlar. Doğduk bizi kundakladılar; hareket kabiliyetimizi kısıtladılar. Süt vermediler sahte mamalarla şişirdiler, neden mi? Çünkü güzellikleri bozulmasın diye bizi hormonlarla şişirdiler. Emzik tıkadılar ağzımıza, tam konuşacakken cipslerle kolalarla şişirdiler bizi. . Ağladık çünkü bizi dinlemiyorlardı. Ne yaptılar peki? Gittiler oyuncak aldılar. Halbuki biz sadece onlarla birlikte olmak istedik. Tam itiraz edecektik ki okullara tıktılar. Sonra ne mi olacak? 12 sene boyunca devlet dedikleri adam bizi düze-lte-cek. Askere gideceğiz. Neden peki? Başkalarının savaşı yüzünden. Konuşarak halledemediklerini birbirimizi öldürerek halledeceklerini sanıyorlar.

Bizler efsanelerle dolu bu coğrafyanın bitik çocuklarıyız. Bir önceki nesilden bize hikayeler yok. Hikayeleri anlatacak büyüklerimiz ya terk ediliyor ya da huzurevlerine bırakılıyor. Tıpkı bizi anaokullarına bıraktıkları gibi.

Anaokulunda müthiş bir huzursuzluk hakimdi. Yöneticiler bu huzursuzluğun verdiği başarısızlığı ailelere hissettirmemek için ellerinden geleni yapıyordu. Zira biz okulu terk edersek onlar ailelerimizi nasıl söğüşleyebilirdi. Bu durumu kullanarak dersleri sabote edebiliyorduk.

Ceplerinden tüketerek kahramanımız olmaya çalışan ailelerimizi de unutmamıştık. Evde ki fazla elbiseleri sokak çocuklarına ulaştırıyorduk. Oyun konsollarımızı satıyor onların yerine tahtadan oyuncaklar yapıyorduk. Bilyeli araba dahi yapmıştık. Pazar günlerimizi asla onlara ayırmıyorduk. Bakıcılarımıza Brezilyalı hizmetçi Mercedes muamelesi yapan ailelerimize inat onlara anne demeyi tercih ediyorduk. Ailelerimiz yamalı elbiselerimizden utanıyor ve her gün usanmadan bilinçsizce aldıkları elbiselerin nereye gittiğini merak ediyordu. En son parkta bir sokak çocuğunun üzerinde görülen montum, annemi yatağa düşürmüştü.

O kadar değişmişti ki hayatlarımız; artık hazır gıdalar tüketmiyor, mevsiminden önce sofraya konan sebzeden uzak duruyor, televizyon ve digital oyunlardan uzak, ihtiyacı kadar tüketen, koca gar dolap dolusu elbise olmadan, sık sık bahçeye çiçek eken bir çocuk olmuştum. Hatta bazı zamanlar camiye bile kaçabiliyordum. En önemlisi de bana hikâyeler anlatacak birkaç dede bile bulmuştum kendime. Kapıya gelen dilencileri eve misafir ediyor ve onlarla karşılıklı yemek yiyorduk. Okula gitmediğim günler de olmuyor değildi. Ailemle artık hiç konuşmuyor, sorularına cevap bile vermiyordum. Bu durum ailemin canını sıkmış ve gene aynı şeyi yaparak beni başkasına havale ettiler; psikolog.

Halit Uysal / sellektor.blogspot.com/