Ana Sayfa Kuruluşlar Fıtrat Eğitim Kültür ve Dayanışma Derneği FıtratDer Aylık Üye Toplantısı Gerçekleştirildi

FıtratDer Aylık Üye Toplantısı Gerçekleştirildi

0
FıtratDer Aylık Üye Toplantısı Gerçekleştirildi

“Tasavvuf ve Onun Güncel Yansıması Gülen Hareketi “

 

Fıtrat Eğitim Kültür ve Dayanışma Derneği’nin her ay düzenli olarak gerçekleştirdiği üye toplantısına bu ay misafir olarak katılan araştırmacı yazar Orhan TUTAR, katılımcıların yoğun ilgisi ile devam eden toplantıda bazı önemli konulara değindi.

 

 

 

Tasavvuf ve Onun Güncel Yansıması Gülen Hareketi  

Hz Muhammed Aleyhisselam’a gelinceye kadar insanlığın gündeminde hep bir soru oluyordu.

İnsanlığın gündeminde hep HANGİ DİN? Sorusu vardı. Hangi din sorusunun karşısında iki şık vardı.

1) Hayatın tüm alanlarını düzenleyen Tevhid dini İSLAM’MI?

2) Yoksa Allah’ı tanımakla beraber, Onu hayata karıştırmama anlayışını taşıyan ŞİRK’Mİ?

İnsanların kısa sürede sapmalarının sonucu ilahi kitaplarını tahrif etme süreci Kuran’ın gelmesiyle sona erdi. Kur’an’ın Allah tarafından korumaya alınmasından dolayı (HİCR. 9) artık din temel kaynağından değiştirilemedi. Yani açık şirk gündeme gelmedi. Diğer bir deyimle, açık şirk İslam’ı alt edemedi. Artık bundan böyle şirk İslam’ın alternatifi olamadı. Bu sefer şirk İslam maskesi altında varlığını sürdürdü. Yani bu sefer soru ya da mesele; hangi din? Meselesi değildi. Hangi din? sorusu ana gündemini hep korudu ise de, eğer cevap İslam ise bu sefer soru ya da mesele HANGİ İSLAM meselesi gündeme gelmeye başladı.

Dinin temel kaynağı deriştirilemeyince, dinin temel kaynağını –yani Kur’an’ın ayetleri maksada uygun yorumlanarak ve Peygamber ağzından dökülmüş süsü verilen hadisler de uydurularak “yoruma dayanan” bir İslam(!) Yani “kitaba değil-kitabına uydurulmuş bir İslam” gündeme geldi. Bugün bizi meşgul eden soru ve mesele budur. Aslında bu mesele bu günü meselesi değil, Hz Muhammed Aleyhisselam’ın yetiştirdiği örnek nesilden (Ashap) kısa süre sonra gündeme gelen bir meseledir.

“Hangi İslam” gündemini oluşturan süreç önce yönetimin değişmesiyle başladı. Şu hadisi şerif bu surece işaret ediyordu:

“Bu din (İslam) şirazesinin dikişleri halka halka çözülecek, ilk çözülecek devlet düzeni-idare, sön çözülecek halkası da namaz olacak.” (Said Havva. İslam’ın Rükünleri. Sy 21. Tirmizi. Ahmed b. Hanbel…)

Peygamberin dilinden takva; “toplumsal-sosyal zulmü ortadan kaldırma yolunda verilecek mücadele oranıyla ölçülürken, tasavvuf “dilinde ve dininde” ise toplumsal-sosyal zulme göz yumma ve alabildiğine toplumdan kaçma” şeklinde özetlenmiştir. Bu haliyle tasavvuf “sosyal ve siyasal” imansızlığı yaygınlaştırdı. Daha doğrusu yaygınlaşmasına çanak tuttu ve bu gibi durumlarda hep güçlüden yana oldu. Güçlünün kimliğine ve uygulamalarına bakmaksızın güçlü olana teslim oldu ve güçlüğe tapınmayı kader / yazgı haline getirdi. Birkaç istisnası dışında tasavvuf tarih boyu hep güçlünün yanında oldu. Bunun en tipik örneği de Mevlana, oğulları ve torunlarının Moğolların yanında olmalarıdır. Bu açıdan tasavvuf dini vicdanlara hapsederek İslam’ı “ölüler dini”ne dönüştürdü. Bununla kalsaydı gene bir şey denmezdi. Bu kendilerinin meselesi denirdi ve hesapları Allah’a havale edilirdi. Ancak tasavvuf (tasavvufçular) “Haham ve Rahiplerin” yaptığı gibi kendilerini kul ile Allah arasına koydular. Kulun kurtuluş ya da hüsranda olma meselesini kendileri belirlemeye kalktılar. Yani Allah (c.c)’ın önünde Rabler oluverdiler. Bu rabliklerini uydurdukları “kavram ve hallerle” adeta Allah’a onaylatmaya kalktılar. Pek çok noktada Peygamberin üstüne dahi çıkarak kişiler hakkında tasarruf yetkisinin olduğunu ileri sürdüler ve kişilerin aile hayatlarına dahi müdahale ettiler, yuvalar yıktılar. Riyakârlık ve enaniyetlerini tabulaştırarak pek çok yerde Peygamberlere dahi tepeden baktılar. Hiçbir kaynak belirtmeden uydurdukları efsanelerle Peygamberleri dahi küçük düşürdüler. Peygamber ağzındın çıkma yalanlar üreterek kendilerine konum ve statü belirlediler. İslam’ın en iğrenç bulduğu şey “riya / enaniyettir ki, tasavvuf bunu dili ile yer yer yermesine rağmen ağızlarından çıkanı kulakları duymadı. “Hızır” adıyla uydurulan ve hiç ölmeyen bir yaratığı, Cebrail’in Peygambere vahiy getirmesi gibi.., kendilerine vahiy getiren bir elçi şeklinde kullandılar. Kur’an’ın “Salih kul” diye tanıttığı ve Hz Musa ile karşılaşan Allah’ın bir kulunu (ki Allah’ın her ölümlü kulu gibi oda ölüp Rabbine çoktan kavuşmuş olduğunu Kur’an’ın; “her canlı ölümü tadıcıdır” ayetinden anlıyoruz. Ali İmran.186) asırlar boyu yaşatarak adeta “vahiy meleği” yaptılar. Ve sıkıştıkları zaman topu bu “vahiy meleğine” attılar. Böylelikle ipe sapa gelmez hezeyanlarını üreterek kendilerini hem masumlaştırdılar ve hem de kutsallaştırdılar. Tüm bu hezeyanları, kendilerini kutsallaştırma ve enaniyetlerini yukarıdaki örneklerde (özet olarak) gördük. İşte bu haliyle bu din (Tasavvufun tornasından çıkmış bu İslam) Allah Resulü Hz Muhammed (s.a.v)’in getirdiği din
olabilir mi?