Ana Sayfa Kategoriler Dosyalar Fethullah Gülen Hareketi ve Darbeler

Fethullah Gülen Hareketi ve Darbeler

0
Fethullah Gülen Hareketi ve Darbeler

Fethullah Gülen ve hareketinin 28 Şubat dönemindeki tavrı.

28 Şubat darbesinin yıl dönümü dolayısıyla bu ara en çok 28 Şubat’ın darbe olup olmadığı ve çeşitli kesimlerden kişi ve kurumların 28 Şubat dönemindeki duruşları tartışılmaktadır. Şüphesiz her darbenin, hatta her yönetimin en az üç temel sacayağı vardır, olmalıdır. Bu üç sacayağı olmadan egemenlerin kendilerini güvende hissetmesinin mümkün olmadığını tarih bize açıkça gösteriyor. Kur’an bu üç sacayağını Firavun, Karun ve Bel’am’ın şahsında sembolize eder. Firavun yönetimi/gücü/askeri, Karun sermayeyi/parayı/medyayı ve Bel’am resmi dini/resmi dinin yönlendirdiği dini yapıları ve cemaatleri ifade eder.

28 Şubat’a bu açıdan bakıldığında darbecilerin bürokrat, asker, sermaye ve medya ayağının zaten dünden hazır olduğunu görmek mümkün. Bu konuda bir tartışma da yok nitekim. Tartışmanın yoğunlaştığı konu, dini bir yapı olan Fethullah Gülen ve hareketinin 28 Şubat dönemindeki tavrı.

Öncelikle şu tespiti yapmakta yarar görüyoruz. Fethullah Gülen veya onun konumunda olan bir insan, ne yapmalıdır ki, darbenin karşısında veya yanında olduğu anlaşılsın? Bize göre Gülen ya da onun konumunda olan herhangi birileri; verdikleri demeçlerle, yazdıkları yazılarla ve takındıkları tavırlarla saflarını belli ederler. Zira Gülen savcı veya hâkim değil ki darbecileri aklayan ve darbe karşıtlarını mahkûm edip hapse tıkayan bir hüküm versin. General veya paşa değil ki Sincan’da, Taksim’de tankları yürütüp darbe karşıtlarına gözdağı versin ve darbecilere sadakatini ilan etsin. Aynı şekilde yüksek rütbeli bir bürokrat, bakan veya başbakan değil ki darbe kararlarının altına imza atıp tez elden uygulanması için birimlerine göndersin. Fethullah Gülen görüş ve tavırlarıyla bir halk kitlesini yönlendiren, sevk ve idare eden bir din adamıdır. Bu nedenle ancak Fethullah Gülen’in yazılarına, demeçlerine, fetvalarına ve tavırlarına bakarak, darbeden yana mı yoksa darbe karşıtı mı olduğu anlaşılabilir.

Tıpkı medya mensuplarında olduğu gibi. Darbe yanlısı bir medya mensubu darbecinin işini kolaylaştıracak manşetler atar, yazılar yazar ve bu uğurda yalakalıktan, yalandan ve iftiradan da geri durmaz. Bu şekilde darbe yandaşlığını ve darbecilere sadakatini ispat etmiş olur. Kısacası siyasetçiler imzaları veya istifalarıyla, gazeteciler manşetleri ve yazılarıyla, din adamları da fetvaları ve açıklamalarıyla darbenin karşısında veya yanında olduklarını gösterirler. Öyleyse biz de Fethullah Gülen ve hareketinin 28 Şubat darbesine karşı tutumunu incelemeye, irdelemeye ve tartışmaya çalışacağız. Bunu yaparken de Gülen ve hareketine ne iftira atacağız ne de onları kayırıp söylediklerini görmezden geleceğiz. Kendi açıklamalarından yola çıkarak fotoğrafı netleştirmeye çalışacağız. Düsturumuz da şu ayetler olacaktır:

“Ey müminler, kendinizin, ana-babanızın ve akrabalarınızın aleyhinde bile olsa, adalete sıkı sıkıya bağlı kalınız ve Allah için şahitlik ediniz. Haklarında şahitlik ettiğiniz kimseler ister zengin, ister fakir olsunlar, Allah kendilerine herkesten daha yakındır. O halde nefsinizin arzusuna uyarak doğruluktan sapmayınız. Eğer kaypaklık eder ya da şahitlik yapmaktan kaçınırsanız, kuşku yok ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Nisa suresi 4/135).

“Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz. Bir kavme olan kininiz sizi ona karşı adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun, çünkü o, takvaya daha yakındır. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” (Maide suresi 5/8).

Gülen ve hareketinin 28 Şubat duruşu ile ilgili birkaç görüşten söz etmek mümkün.

***

1- Fethullah Gülen hareketine mensup veya yakın kimseler Gülen’in 28 Şubat darbesi dâhil hiçbir darbeyi desteklemediğini, darbelere olumlu bakmadığını; aksine bütün darbelere karşı olduğunu, hatta 28 Şubat darbesinin en mağduru olduğunu söylemektedir.

Söz gelimi Gülen hareketine mensup biri, Gülen’in Erbakan hükümetinin karşısında durduğunu zımnen kabul edip durumu kurtarmak için hikmet arama ve tevil etme yoluna giderek zalimin zulmünü hafifletmek için Erbakan’a karşı durduğunu ifade ediyor:

“Hocaefendi’nin o günlerde verdiği bir röportajda, Erbakan’ın artık bırakması gerektiği yönündeki sözlerini kullanarak, sanki Fethullah Gülen 28 Şubatçılarla işbirliği yapmış gibi bir algı oluşturmaya çalışıyorlar… Gülen’in o günkü tavrı, zalimlere karşı mücadele için zaman ve zemin şartları oluşuncaya kadar bir taktik olarak değerlendirilebilir.” (http://www.samanyoluhaber.com/yazar/abdullah-abdulkadiroglu/Fethullah-Gulen-uzerinden-28-Subati-sulandirma-operasyonu/736933/#ixzz1nwyfytKF)

Ali Ünal ise 03.07.2006 tarihli köşesinde Fethullah Gülen’in her türlü darbeye karşı olduğu iddiasını şu sözlerle dillendiriyor:

“Demokrasi sınavından yüz akıyla çıkmışçasına soruyorlar: 28 Şubat’ta ordu yanlısı bir tavır takınan Gülen, neden şimdi Şemdinli ve birbiri peşi sıra patlak veren çeteler hadisesinde özgürlükçü bir tavır ortaya koyuyor? Oysa bu iki tavır arasında Hocaefendi açısından hiçbir çelişkinin olmadığı apaçık. Darbelere her zaman karşı olmuş bulunan Hocaefendi, 28 Şubat’ta mevcut hükümetin darbe sebebi teşkil edeceğini gördüğü için, muhtemel bir darbenin önlenmesi maksadıyla hükümetin çekilmesini istedi. O, darbelere her zaman karşı oldu ama orduya karşı olmadı ve hiçbir zaman Atabeyler, Sauna ve yargının mahkûm ettiği Şemdinli tipi oluşumlara da destek vermedi. 28 Şubat’ta mevcut hükümetin hangi maksatla çekilmesini istemişse, şimdi de aynı maksatla çetelere karşı çıkıyor.”(Ali Ünal, Zaman Gazetesi, 03.07.2006, http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=299766 )

Zaman Gazetesi yazarı Bülent Korucu savunmayı bir adım daha ileri taşıyarak 28 Şubat darbesinin asıl hedefinin Gülen ve hareketi olduğunu ifade ediyor:

“… Sürecin bence birinci hedefi Hocaefendi ve camiasıydı…” (http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1253435)

Aslında Ekrem Dumanlı da 05.03.2012 tarihli yazısında bir darbenin gerçekleşebilmesi için belli sacayaklarına ihtiyaç olduğunu vurguluyor, ancak sadece asker ve medya ayağını dile getiriyor:

“Darbelerin faturasını sadece askerlere çıkarmak haksızlıktır… Sultan Abdülaziz’in şahadetinden beri bütün darbelerde dış destek söz konusudur mesela… Askerden çok askerci birtakım adamların kışkırtmaları her darbe çalışmasının temel motivasyon unsurlarından biridir. Tabii ki bir de medya! Hepsi de medya desteğiyle gerçekleştirildi. Hiçbir darbe yoktur ki medya desteği olamadan teşebbüs edilebilsin. Darbe dönemlerindeki asker-medya ilişkisinin en keskin örnekleriyle gün yüzüne çıktığı, en pervasız hadise 28 Şubat’tır.” (http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1254672)

Tabi Ekrem Dumanlı, darbelere medya desteğinin şart olduğunu söylerken kendi medyalarının bütün darbelerden yana tavır takındığını atlıyor. Bununla da yetinmiyor. Fethullah Gülen’in 28 Şubat’ın en mağduru olduğunu iddia ediyor. Oysa kazın ayağı hiç de öyle değil. Sözümüzün havada kalmaması için detaya inmeden peş peşe birkaç örnek vereceğiz. Ardından konuyu kapsamlı bir şekilde ele alacağız.

– 12 Eylül darbesinden 15 ay önce Sızıntı dergisinin 5. sayısında “Asker” isimli makalesinde Fethullah Gülen, hem askere övgüler yağdırıyor hem darbeye davetiye çıkarıyor hem de askere selam çakarak şu sözlerle bitiriyor yazısını: “Tuğa selam, sancağa selam ve onu tutan yüce başa binlerce selam…” (Yüce başın, darbenin komutanı Kenan Evren olduğunu hatırlatmak isteriz!)

– Darbenin bir ay sonrasında ise yine Sızıntı dergisinin Ekim sayısında “Son Karakol” adlı makalesinde darbeye alkış tutuyor ve darbecileri imdada yetişmiş Hızır’a benzeterek “…Ümidimizin tükendiği yerde, Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe bir kere daha selam duruyoruz.” diyerek darbeye biatını ilan ediyor.

– Zaman Gazetesi, 28 Şubat darbe konseyinin seçti(rdi)ği darbe hükümetini “Hayırlı Olsun” manşetiyle karşılıyor ve daha birinci günden hayra(!) yoruyor:

– Hüseyin Gülerce, 29 Şubat 2000 tarihli köşesinde 28 Şubat’ın her anlamda hayırlı olduğunu utanmadan ve çekinmeden deklare ediyor:

“Şimdi biraz şaşırtıcı gelecek; ama böyle bir hengâmede 28 Şubat her iki bakımdan da yararlı oldu.

Hem içte ve dışta rahatlama sağlayacak olumlu değişimi hızlandırdı, hem de samimi, mazbut büyük İslami çoğunluk ile İslam adını lekeleyen, kullanan, yüce dinimizi vahşete alet etmek isteyen zavallıları ayırdı.

Hem ‘Siyasal İslam’ diyenlerin gözü açıldı, hem milletimizin gözü açıldı…28 Şubat’ın bir faydası daha oldu.

‘İslami kesim’in mantalitesi ve ufukları değişti… ‘İslami kesim’ artık şunu anladı. Din, siyasete alet edilmemeli… Hoşgörü olmadan bir yere varılamaz. Fürüatlara takılarak tebliğde imrendirici olunamaz. 28 Şubat sürecine bir de bu açıdan bakılmalı.” (http://arsiv.zaman.com.tr/2000/02/29/yazarlar/11.html)

Hüseyin Gülerce’nin bu sözleri üzerine biz de aşağıya 2002 Kasım seçimlerinden sadece bir hafta önce Zaman Gazetesi’nin dini ve ahlaki açıdan yayımlamakta beis görmediği, CHP’nin İslam’a hakaret dolu reklamını aşağıya alıntılıyoruz. Bu ibretlik resme bakarak; ‘İslam’ın adını lekeleyen’in kim olduğunu, dini hem siyasetlerine hem çıkarlarına hem de korkularına kimin alet ettiğini, ‘hoşgörülü’ olayım derken kimin dinle adeta alay edip ‘horgördüğü’nü, ‘furuata’ takılmamaktan kastın ‘dini ölçüleri hiçe saymak mı olduğunu?’ okuyucular kendileri takdir etsin.

“Çağdışı yönetim”den, “yüzünü geriye çevirmek”ten ve “geriye dönmek”ten kastın İslam olduğunu bilmem söylemeye gerek var mı? Adama sormazlar mı: Ey Zaman Gazetesi yetkilileri, siz bu reklamı hangi İslami, insani, vicdani ilkeye dayanarak yayımladınız. Sizin kendinize, kendi tabanınıza bile saygınız yok mu? Siz bu reklamı tersinden herhangi bir kartel medyasında yayımlatabilir misiniz? Yoksa size “Yok kardeşim, biz daha ölmedik, o kadar da olmaz, bizim ‘laiklik’ diye bir ilkemiz var; bu ilkemizi çiğneyemeyiz.” denir ve geri mi çevrilirsiniz? İşte sayın Gülerce ‘furuat’ ilkesi(zliği), adamı bu hale getirir.

2- İslamcı olmayanlar arasında birkaç elin parmağını geçmeyecek sayıda az bir kesim ise Fethullah Gülen’in 28 Şubat’a alkış tuttuğunu ifade etmektedir. Gülay Göktürk ve Ruşen Çakır gibi.

3- İslamcı kesimin geneline gelince. Aslında Fethullah Gülen ve hareketinin darbecilerle aynı safta durduğuna, sadece kendilerini ve yapılarını kurtarmanın derdinde olduklarına, bunun için de ne yapmak gerekiyorsa yaptıklarına, kime sığınmak gerekiyorsa sığındıklarına ve bu uğurda hiçbir insani ve İslami ilkeyi umursamadıklarına inanıyorlar. Fakat bunu dillendirmiyorlar. Ya çekindikleri için dillendirmiyorlar ya da tıpkı Gülen hareketinin darbe dönemlerinde güttüğü mantığı güdüyorlar. Ortak düşman var, konjonktür gereği, maslahat icabı vs.

Oysa biz; söz konusu kim olursa olsun vicdandan, dürüstlükten ve adaletten şaşmamak gerektiğini düşünüyoruz. İster en yakınlarımız aleyhinde olsun isterse düşmanlarımız lehinde olsun. Bir Müslüman olarak ölçümüz yukarıdaki ayetler olmalı.

Biz bu makalede daha çok birinci gruba yönelik olarak Fethullah Gülen’in 28 Şubat darbesine karşı tutumu ile genel olarak darbecilere ve askere bakışını ele alıp tartışacağız.

28 ŞUBAT DARBESİ VE FETHULLAH GÜLEN

28 Şubat Kararları Ne Darbedir Ne de Muhtıra, Bilakis Tavsiyenamedir

Son birkaç yılda 28 Şubat söz konusu olduğunda Gülen medyası konjonktüre uygun olarak “28 Şubat postmodern darbesi”, “28 Şubat darbesi” veya “28 Şubat askeri müdahalesi” kavramlarını kullanmakta beis görmemektedir. Oysa Fethullah Gülen, 28 Şubat sonrası kendisiyle yapılan röportajlarda 28 Şubat kararlarına değil darbe, muhtıra dahi denemeyeceğini açık ve net bir şekilde ifade ediyor. 28 Şubat’ın en fazla bir tavsiyename olduğunu söyledikten sonra bunun ‘Milli Güvenlik Kurulu Sosyal Mutabakat Metni’ şeklinde algılanması gerektiğinin ısrarla altını çizip 28 Şubat’a muhtıra demenin askeri suçlamak olacağını vurguluyor:

“…Dış yapısı itibariyle kararlara bakılınca bir muhtıra şeklinde de yorumlayabilir bazıları. Ben şahsen öyle yorumlamak istemiyorum. Öyle yorumlamamak için de bazı sebepler var. Bunun kitaplardaki yerini aramaktan ziyade 12 Mart muhtırasına muhatap olan insanlardan biri olarak yaşadım, gördüm. Muhtıra muhtıraydı. Doğrudan doğruya devletin dışında, Cumhurbaşkanı ve Başbakanın dışında, Bakanlar kurulunun dışında, devlete tavsiye şeklinde değil, doğrudan doğruya bazı şeyler gönderdiler ki, devlet tecrübesi olan Cumhurbaşkanı devleti devretti. Bu millet, avam halk bile muhtıranın ne olduğunu gördü.

Oysa burada belli ölçüde Milli Güvenlik Kuruluyla, Dâhiliye Vekili ve Hariciyeden insanlar var. Devletin başındaki insan başbakan var. Oturuyorlar bunlar aralarında konuşuyorlar, Türkiye’nin bir krize doğru kaydığını müzakere ediyorlar. Bazı aşılmaz problemler ve ileriye matuf endişe verici bazı şeylerin söz konusu olduğu kararına varılıyor ve sonrasında ortaya bir tavsiyename çıkıyor. Bir tavsiyename diyoruz. Bu tavsiyenameye orda herkes imza atıyor, bir ikisi de sonra atıyor. İmzayı geciktirmede kendi açılarından bir mülahazaları olabilir… Burada tavır koymadan daha ziyade, Jan Jaqoues Rousseou mülahazasıyla yaklaşacak olursak Güvenlik Kurulu İçtimai Mukavelesi denebilirdi. Yakışıksız bir şey oldu ama karşılıklı oturup bazı şeyleri görüşmüşler ve mukaveleye imza atılmış.

Bu mukavelede ele alınan tavsiye kararlarını bu açıdan ben şahsen muhtıra şekliyle algılanmasını telif edemiyorum. Niçin bu işin üzerinde bu yorumlarla duruluyor, askeriye muhtıra verdi diye suçlanıyor? Ben bunu yanlış buluyorum.” (Samanyolu TV / Osman Özsoy ve Mim Kemal Öke İle / 29.03.1997)

28 Şubat Kararları İçtihattır ve İçtihat Edenler de Düşüncelerinde Masumdurlar

Yine aynı dönemde MGK kararlarını dayatanların sorumluluk bilinciyle hareket ettiklerini, bu nedenle yaptıklarından dolayı masum olduklarını, hatta bu kararlara içtihat mantığıyla da yaklaşılabileceğini, isabet ettilerse iki sevap etmedilerse bir sevap alacaklarını ifade ediyor Gülen:

“ Soru: MGK kararlarının siyasetteki yeri nedir sizce?

Cevap: … Mesela şimdi onlar da şöyle düşünüyorlarsa, biz burada milli güvenlik, milletimizin güvenliğini şayet koruma mevkiinde bulunuyorsak ister gerçekten öyle olsun ister bizim içtihatlarımıza, algılamalarımıza göre şu gelişmelerde rejim için şayet bir tehlike ise bizim sorumluluğumuz altındadır bunlara müdahale etmek. Müdahale etmediğimiz zaman tarih önünde suçlu oluruz mülahazasıyla hareket ediliyorsa meseleyi böyle algılıyorsa bana göre onlar masumdurlar. Eğer işin içinde bir hata varsa bu içtihat hatasıdır. Hatta fakihlerin mülahazasıyla da yaklaşılabilir, içtihattaki hatalar bir sevap kazandırır, isabet olursa iki sevap kazandırır mülahazası.” (Kanal D / Yalçın Doğan’a Verdiği Mülâkat / 16.04.1997)

28 Şubatla Uçurumdan Geriye Dönülmüştür

“Fakat tıpkı bir kangren olmuştu… Buna neşter vurma manasında bir şey yapıldı. Birdenbire böyle kaoslu bir durumdan, nizama, intizama, ahenge geçilmesi elbette pek mümkün değil. Fakat şu anda bir uçurumdan geriye dönülmüştür. Dilerim inşallah, birileri çıkıp içinden zor sıyrıldığımız o fasit dairenin içine milleti bir daha çekmez.” (Yasemin Çongar’la Röportaj; Milliyet; 31.08.1997)

Asker Anayasanın Gereğini Yapıyor Üstelik Sivillerden de Daha Demokrattır

Fethullah Gülen, askerlerin anti demokrat olmadıklarını, anayasanın gereğini yaptıklarını, çok mantıklı davrandıklarını, hatta sivillerden daha demokrat olduklarını sözü hiç dolandırmadan apaçık ifade ediyor:

“… Askerlerimiz bir yönüyle yaptıkları bazı şeylerden ötürü bazı çevrelerce, belki antidemokratik davranıyor sayılabilirler. Ama onlar konumlarının gereğini anayasanın kendilerine verdiği şeyleri yerine getiriyorlar. Hatta dahası, ben zannediyorum, onlar, bazı sivil kesimlerden daha demokrat. Biraz evvel arz ettiğim mülahazalar açısından herhalde onların temsil ettikleri kuvvet şu partiler arasında birbirini istemeyen insanların elinde olsa bir gece hızlı bir baskınla gelirler hasımlarını bertaraf ederler onun yerine otururlar. Kuvvet ellerinde olduğu halde. Fakat çok mantıki davranıyorlar. Çok muhakemeli davranıyorlar. Epey zamandan beri. His öne çıkmıyor burada ve kuvvet, güç gösterisi şeklinde öne çıkmıyor. Bana demokraside daha dengeli geliyorlar, o açıdan…” (Kanal D / Yalçın Doğan’a Verdiği Mülâkat / 16.04.1997)

Asker MGK’da İnsaflı ve Demokratik Bir Tavır Takındı

Aşağıdaki mülakatında görüldüğü gibi Fethullah Gülen 28 Şubat kararlarından sadece bir ay sonra askerin tavrını şiddetle savunuyor. ‘Eğer kötü niyetli olsalardı oturup da meseleyi altı saat boyunca konuşmazlardı, yumruğu masaya vurup bu iş böyle olacak der, çıkarlardı.’ diyor. Bu nedenle askerin çok yumuşak ve insaflı davrandığını, anti demokratik yollara başvurmadığını ısrarla vurguluyor Fethullah Gülen.

“Askeriye gerçi gücü temsil ediyor. Gücün temsil edildiği yerde mantık, muhakeme tam kıvamına da ulaşmayabilir. İsteselerdi orada bu böyle olacak diyebilirlerdi. Oturup orada meseleyi altı saat müzakere etmezlerdi.

Demek ki, devlet başkanının huzurunda meseleye çok yumuşak ve insaflıca yaklaştılar. Orada bir kısım tavsiye kararlarını ortaya koydular. Bu süre içinde tatbikini devlete bıraktılar. Yani demokratik yollardan problemler çözülsün istediler. Antidemokratik mücadelelere başvurmayı düşünmediler. Ben bunu böyle algılıyorum.” (Samanyolu TV / Osman Özsoy ve Mim Kemal Öke İle / 29.03.1997)

MGK Anayasal Bir Kurumdur ve Anayasanın Gereğini Yapıyor

Gülen; MGK’nın gökten zembille inmediğini, anayasal bir kurum olduğunu, kanun dışı bir iş yapmadığını ve yaptıklarının anayasanın bir gereği olduğunu çok net söylüyor:

“Fakat şurası da bir gerçek ki milli güvenliğin hali hazırdaki konumu anayasal bazı esaslara dayandırılmıştır. Milli Güvenlik Kurulu her şeyi aşarak, kanunları aşarak, parlamentoyu aşarak, anayasayı aşarak kendi kendine o konuma yükselmemiş, oraya gelip oturmamış ve millete karar yağdırmıyor yani, anayasal bir müessesedir. Anayasal bir müessese, anayasanın gerektirdiği yerde kendi konumunun gerektirdiği şeyleri yerine getirmeyi düşünür.” (Kanal D / Yalçın Doğan’a Verdiği Mülâkat / 16.04.1997)

Burada daha ilginç olan bir başka nokta ise; 1998’de Fethullah Gülen’in onural başkanı olduğu Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı tarafından kendisine “hoşgörü ödülü” verilmek istenen ancak kendisinin reddettiği dönemin Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı, Fethullah Gülen’in bu demecinden sadece 22 gün önce (25 Mart 1997) MGK kararlarıyla ilgili olarak ilk kez konuştuğunda neredeyse aynı ifadeleri kullanıyordu: “MGK anayasal bir kuruluştur. Burada alınan kararlar, herkesin riayet etmesi gereken kararlardır.” Bu bir tesadüf müdür yoksa ağız birliği midir? Takdir okuyucunun!

Askeri Darbeler Kimi Zaman Gereklidir

Fethullah Gülen, Ali Ünal’ın veya diğerlerinin iddia ettiği gibi darbelere karşı olmadığını, darbeleri büsbütün reddetmemek gerektiğini, darbelerin çok da isabetsiz olmadığını yoruma mahal bırakmayacak şekilde ortaya koymaktadır. Üstelik ülke olarak mevcut iyi halimizi(!) bile 12 Eylül darbesine borçlu olduğumuzu söylemekten çekinmemektedir:

“Ama bazı durumlar olmuştur ki askeri müdahalelerin neşter vurması söz konusu olmayınca belki o kangren bertaraf edilememiş, o kanser aşılamamıştır. Türkiye’yi 12 Mart muhtırasına götüren dönemleri biliyorum. O dönemde gadre uğrayanlardan birisiyim. 12 Eylül dönemini de çok iyi biliyorum. Devlet memuruydum, vazu nasihat ediyordum. Herkes belli bir hevesin zebunu Türkiye’yi bir yerlere çekmek istiyorlardı. Ve çekilmişte olabilirdi 12 Eylül’de. Türkiye bir ejderin ağzına atılmış olabilirdi. Ve şimdi biz Asya’daki o devletler gibi perişan, derbeder, yıkık-dökük Rusya’nın vesayetinde bir hale gelebilirdik. Bu açıdan askerî müdahaleleri bütün bütün yadırgamak, bütün bütün isabetsizdir demek doğru değildir ama acaba demokrasi içinde askeri güç o dönemde anarşiyi aşamaz, kargaşanın önüne geçemez miydi? Terörü bertaraf edemez miydi? Bunları geleceğin sosyologları, felsefî tarihçileri değerlendirecek, hükümlerini verecek, yanlış iş yapanları efkar-ı ammede mahkum edecekler. Tarih de mahkûm edecek onları. O bakımdan o hususlara girmek istemiyorum.” (İnter Star TV / 6 Temmuz 1995)

‘Asker Muhtıra Verdi’ deyip Askerin Günahına Girmeyin

Fethullah Gülen 28 Şubat’ta askerin muhtıra verdiğini söylemenin askerin günahına girmek olacağını, görünürde böyle bir şey olmadığını, ihtimaller üzerinden ise konuşmamak gerektiğini söylemektedir:

“Fakat insanların müzmeratına (günahına) girerek onları bir şeye mahkûm etmek doğru değildir. Muhtemellere hüküm bina etmek suizan kapısını açar. Ve muhtemellerle mahkûm edilmedik insan kalmaz. Bu açıdan buna muhtıra denmez. Muhtıra bir gücün başka bir tarafta iş yaptırması, birine karşı açıktan açığa bu yapılsın şeklinde tavır koymasıdır.” (Samanyolu TV / Osman Özsoy ve Mim Kemal Öke İle / 29.03.1997)

Darbeler Hep Kötü Niyetli Olmamıştır Fakat Darbecilik Bir Uzmanlık Alanıdır

Fethullah Gülen darbelerin her zaman kötü niyetle yapılmadığını, darbenin kimi zaman bir gereklilik olduğunu, fakat herkesin darbe yapma becerisi olmadığını, bunun bir uzmanlık alanı olduğunu, ancak zamanının ve zemininin iyi hesaplanması gerektiğini şu sözlerle ifade ediyor:

“Darbeciler hep su-i niyetli (art niyetli) olmamışlardır. Güzel şeyler olmuştur. Fakat darbede çok önemli kayıplar da olmuştur. Bunların başında demokrasi inkıtaa uğramıştır. Bir sürü tecrübe, birikim heba olmuştur. O ölçüde tecrübe ve birikime sahip olmayan insanlar başkalarından beslenmek, sistemi çürütmek hevesine sahip olmuşlar. Oysa ki bu da bir uzmanlık sahasıdır. O açıdan darbe tam bir çözüm değildir. Darbe, çaresizlikte hekimin neşteri gibi, komplikasyonları da nazar-ı itibara alınarak yapılan bir mualecedir (tedavidir), Arap atasözü vardır. ‘Dağlama en son çaredir.’ Bütün mualeceler kullanılır, en son demir kızdırılır, basarlar. Bu bir yönü