Ana Sayfa Yazarlar Ömer Altaş Farz-ı Muhal; Kürt sorunu… – (Ömer Altaş)

Farz-ı Muhal; Kürt sorunu… – (Ömer Altaş)

0
Farz-ı Muhal; Kürt sorunu… – (Ömer Altaş)

Öyle sanıyorum toplum, Yeni Türkiye devletinin, Uludere ve Suriye testinden başarıyla geçmeden Tatar Ramazan gibi “oyunu” bozamadığını ve eski senaryoyu revize ederek yol aldığını düşünmeye devam edecek.

Bir yalan yeterince büyük ve yaygın olduğunda gerçek olarak algılanır. Dini ve siyasi liderlere atfedilen nice söz bu çerçevenin içine girer.

Bir tiyatro senaryosu yeterince iyi olur, roller isabetli dağıtılır ve sürgit devam ederse; bir oyun değil yaşamın kendisi olarak algılanır. Sahne ile seyirci iç içe geçer. Bazı ev kadınlarının Brezilya dizileri ile ortaya koydukları şizofreni böyle bir şey olabilir.

Devlet denilen aygıt, yalanları ve oyunlarıyla halkını ikna etmiş görünüyor. Çünkü yalanın ve oyunun gereklerini hakkıyla yerine getiriyor. Yalan ve oyunu en iyi olan organizmaya devlet diyorlar belki de.

Eskiler; bir konu ile ilgili olarak farklı düşünceleri de gündeme getirebilmek, “bir de şöyle düşünün” diyerek ufuk açmak için farzı muhal terkibini kullanırlar.

Farzı muhal, T.C. Devleti, Türk ırkı esaslı devlet telakkisini, 20.yüzyılın başlarında uluslar arası jeopolitik bir oyuna, itibarlı ve kalıcı bir rolle katılmak için aslında istemediği halde icra etmiş olsun. Gel zaman git zaman, yönetmen ve rejisörleri bile bunun bir oyun olduğunu unutup projeyi gereğinden fazla ciddiye alsınlar.

Bu nedenle idama götürülen ve istiklal mahkemelerinde yargılananlar, Aleviler, Kürtler ve İslamlar “ne oluyoruz biz hepimiz birdik, ne değişti de bizi dışlıyorsunuz” desinler. Onlar da “biz senaryoyu önceden okuduk, siz ısrarla olmayacak duaya âmin diyorsunuz” demiş olsunlar!

Nasıl ki; yeterince dramatik, aksiyonlu, realist, başrol oyuncuları güçlü ve uluslararası temalı olması nedeniyle yetmişli yılların Sol Sosyalizmi kurmaca bir devlet tretmanı ise!

Soğuk savaşın Atlantik lehine güç kazanması için Pakistan’dan Sudan’a Müslüman topraklardaki İslamcı akımların güçlendirilmesi bir paket programdır.

Bu bağlamda, finans kapitalizmin kontrolünde olan Suud sermayesinin kesenin ağzını açması ve Selefi kültürü temelinde suni bir öze dönüş icracılığı muhtemelen alt kademe çalıştay toplantılarında senaryoya eklenmiş olmalı.

Yine nasıl ki, 12 Eylül sularında binlerce genç, yeterince zamana yayılmış olması ve iyi yönetilmesi nedeniyle gerçeğe dönüşen (!) bir çatışmada hayatlarını “planlara” kurban olarak verdilerse!

Oyuncularına her hangi bir yazılı metin vermeden rollerini yerine getirmesi anlamında Cumhuriyet’in geleneksel Orta Oyunu, 12 Eylül askeri ihtilalından sonra en başarılı dönemine girdi.

Devlet; yine Kemalist, sistem yine totaliter, yönetim yine laik ama senaristler yeni, yönetmenler yeni ve oyuncular yeni olacaktı.

Farzı muhal, Kemalist laik otoriter Türk devleti, PKK diye bir örgüt yaratmayı planlasın ve bunu en iyi senaristlere versin. Bunun ne kadar isabetli bir karar olduğu çok geçmeden anlaşılacaktı.

Devlet aygıtının, Kürt ırkı gibi bir derdi hiç olmadı, olmaz da; devletin her zaman “Kürt bölgesi” diye bir derdi oldu. Tam da Kürt bölgesinde bir Ermeni devleti talebi vardı. Bu talep terör örgütü ASALA’yı yaratmış, 70’li yıllardan itibaren şiddet içeren profesyonel eylemler gerçekleştiriyordu.

Devlet hiçbir zaman akılsız olmadı, sadece planlarını kendine göre yaptı. Ermeni katliamı ve sürgünleri nedeniyle ulusal ve uluslararası platformda ciddi bir baskı olduğunu biliyordu. Bu nedenle ASALA’yı çökertmekle Ermenistan hayallerini yok edemezdi.

Ermenilerle mütareke yıllarında ontolojik bir kopuş olmuştu. Ayrıca onlar en önemlisi ‘yangında’ ilk ihanet edecek potansiyele sahip Ortodoks Hıristiyan’dılar. O nedenle bunu ancak, Ermenilerin istediği bölgeleri de kapsayan ve halkı Müslüman olan bir Kürdistan hayali ile önleyebilirlerdi.

Dikkat ederseniz, ASALA’nın yetmişlerde başlayan eylemleri 1984’te son buldu. Peki, PKK eylemleri ilk olarak ne zaman başladı? Şemdinli Eruh baskını, 15 Ağustos 1984.

Bu durumlarda halk arasında bir tabir kullanılır ve oldukça izah edicidir: “Hı hı tesadüf!”

Türk devleti bunun için; bir taraftan Ülkücü militanları ASALA’nın üzerine salarak suikastlarla yok edecek, diğer taraftan daha başında silahlı devrimi savunan sol eğilimli bir Kürt öğrenciyi sahaya sürerek meşhur edecekti.

Kabul görmüş tez kadar öne çıkan bir önermeyi siyaset bilimciler pekâlâ biliyor; PKK Kürdistan bölgesindeki bütün sol örgütleri (yoldaşlarını) devlet yardımıyla yok etmiştir!

Peki, Türk devleti neden Marksist ve silahlı bir Kürt hareketi organize eder de zaten Müslüman olması nedeniyle averaj üstünlüğü olan silahlı ve İslami bir Kürt hareketi planlamaz? 12 Eylül’ün toplum mühendisi metin yazarları bunu atlamış olabilirler mi?

Farzı muhal; Solculuk ile laiklik ve Kemalizm arasında kan bağı vardır. Mahşerde herkes daha genel gruplanmalar halinde toplanacaksa Kemalist laiklerle solcular aynı çatı altında olur.

Türk devleti ideolojik formasyonlarının tamamını batıdan kopya ederken, dini biçimsellikte Ortodoksluğu ya da Katolikliği referans alacak değildi. Batını gelişimini ateşleyen ve besleyen format ‘her şeye uyan mezhep’ olan Protestanlıktı.

Türk devleti hiçbir zaman dine karşı olmadı. Ortodoks İslamcı medreselere ve Katolik tekke, zaviye ve tarikatlara karşı oldu. Protestan İslam’ı ise her zaman ve her dönemde (diyanet ve takiyeci hareketler) yaşattı.

Ancak Kürdistan bölgesi Ortodoks Müslüman’dı. Dinini, yaşamının tek belirleyici öğesi yapmıştı. Sonraki dönemlerde doğacak İslami hareketlerin tamamının menşeinin bu bölge olmasını tesadüflerle açıklamak doğru olmaz.

O nedenle, Kürdistan’da enikonu Kemalizm’in karasularına demirleyecek Protestan bir İslam’a ulaşmak tersten bir tazyikle belki de en iyi yapılabilirdi.

Kürt sorunu gibi haklı bir neden üzerinden fırtınalar koparan Marksist Stalinist bir hareket; bu toplumdaki, dini de tutan feodal değerleri, ağalığı, etkin mollalık sistemini, güçlü aile asabiyesi ve terbiyesini çözebilirdi.

Militarist Türk devleti bir taşla iki kuş vurmayı planlamış, hem Ermenistan hayallerini sıfırlamış, hem de Kürt İslam’ını Kemalist Türk İslam’ına benzetmeyi başarmıştı.

90 yıllarda Orta Oyunu yapımcıları, Cumhuriyet tarihi boyunca gerçekleştirmiş oldukları faaliyetlerinin semeresini fazlasıyla almaya başladılar.

Üzerinde sistematik değişiklikler yapılan Kemalist senaryo harfiyen uygulanıyor, suflöre gerek kalmadan başkahramanlar adeta gerçek gibi rollerini harfiyen yerine getiriyor, gerçek bir halk kahramanı muamelesi görüyorlardı. Devlet kendi yaratısının en büyük düşman gibi algılanmasından haz duyuyordu.

Taraflardan ölenler, yani “şehitler’’ en çok da bu insanları mutlu ediyordu. Aynı kişiler cenaze törenlerine katılarak öldürdükleri gencecik insanların ailelerinin yanında siyah gözlükleri, kadife eldivenleri ya da gerilla poşusu sarılı başlarıyla gözyaşı döküyorlardı.

PKK ve devlet yöneticileri aynı senaryonun aynı amaca hizmet eden iyi ve kötü roldeki yapımcılarıydı. Bu Orta Oyunu’nu; haklı argümanları, yaygın, devamlı yapısı ve kan ile yumanması nedeniyle ciddiye alan milyonlarca Kürt ve diğer halkaların duygularını ve acılarını zerre kadar ciddiye almadan! Altın yumurtlayan tavuk misali gişesi bol oyunun tedavülünün bitmesini kim ister ki?

Farzı muhal, 2000’li yıllarda devlet öteden beri bu siyasetin kendini saracak bir yangın nedeniyle maliyetinin yüksek olacağını fark etmiş olsun.

Çünkü, böyle büyük bir kararı ancak devlet alabilir!

Değil mi ki, Kenan Evren gibi zavallı bir komutan “Kürtçeyi yasaklamak en büyük hatamızdı” diyerek oyunda sadece bir figüran olduğunu fark etmemişti.

Fark edenler; teşkilat tecrübesi, ülküsü olan dinamik kadroları öne çıkarmak istesin. Bu ekipler, Avrupa Birliği standardizasyonu gibi bahaneleri de arkalarına alarak Özal’ın bayrağını devralıp Demokratik Açılım adı altında Kürt meselesini menfaat aracı olmaktan çıkarmak istesinler.

Ya sistem bütün olarak kendi içine çökecek ya da Kürt meselesi sistem içinde bir çözüme kavuşturulacak! Süreç buraya dayandı tabi ki; yoksa devlette samimiyet aramak harmanda toplu iğne aramaya eş değer gibi gelir bana.

Tabiatta bir olgunun gerçekliğine normal koşullarda ulaşılamaz, illa onu test etmek gerekir.

Büyük siyasi başarılara imza atan Ak Parti iktidarı, kendini benim duygularımla ayıran bir sınırda duruyor. Devlet ve Ak Parti “elimden gelen her şeyi yaptım teslim olun” diyor.

Öyle sanıyorum toplum, Yeni Türkiye devletinin, Uludere ve Suriye testinden başarıyla geçmeden Tatar Ramazan gibi “oyunu” bozamadığını ve eski senaryoyu revize ederek yol aldığını düşünmeye devam edecek.

omeraltass@gmail.com

Haber10

———————————-
Ömer Altaş
 
DİĞER KÖŞE YAZILARI