Evvelbahar – (Mustafa Kutlu)

0
99

Âlemin pes perdede seyreden âhengi ağır ağır hızlanır; sonra iyice hızlanarak devrana başlar.

Sarı saçlarını yastığa yaymış küçük kız bir masumiyet timsali olarak uyuyor. Kuşkonmazın minik yapraklarından süzülen gün ışığı kızın yüzünde, alnında, saçlarında bir anne şefkati ile dolaşıyor.

Çil horoz ötüyor, anaç tavuk civcivlerini gezdiriyor.

Ortancaların, at kestanesinin, zambakların tomurcukları şişmiş, nerdeyse patlayacak.

Kırlangıç yuva yapıyor ve evvelbahar rüzgârı dağlardan aldığı çiğdem kokusunu ovalara yayıyor.

Küçük kız az sonra kirpiklerini kırpıştırarak iri mavi gözlerini açacak.

Havada bir rayiha.

Aa! Saksıdaki karanfil açmış. Mor karanfil o gece yana yana açılmış, odayı kokusu ile doldurmuş.

Küçük kız biraz doğrulup karanfil saksısına bakıyor. Bakıyor ve gülümsüyor. Gülünce yüzünde gamzeler.

Annesi sabah kahvaltısı için patates kızartıyor. Yağa düşen patateslerin cızırtısı.

Dışarıda arı, sinek, kuş sesi.

Kız yavaşça iniyor yatağından ve pencereye gidiyor. Aşağıda çardak altında ablası. Saçlarını yıkamış hem güneşte kurutuyor hem tarıyor. Uzun, gür, kestane saçlar. Gün vurdukça par par yanıyor.

Bir ergen kızın saçını taraması. Tararken dalgınlaşması. O dalgın yüzün derin mânası. Avlunun ardındaki meyve bahçesi tepeye doğru tırmanıyor.

Ağaçların hepsi domur domur. Bademler sabredememiş galiba; pembe pembe açmışlar.

Bahçenin zemini silme papatya, gelincik.

Az sonra bu bahçeye iki kara gözlü kuzu atlar. Oynaya sıçraya koşuşurlar. O beş altı yaşlarındaki kopul oğlan durur mu? Haydi kuzuların peşine. Düşerek, kalkarak, yuvarlanarak, yanakları kızararak çiçek tozuna ve çimen kokusuna bulanarak.

Şimdi karı kalkmamış bir dağ köyünün mescidinin dibindeyiz. Cemaatın ihtiyarları güneş alan duvarın dibine dizilmiş kemiklerini ısıtıyor.

– Alttan ne geyinirsen?

– Yün fanila.

– Dişlerin kesir mi?

– Eh.

– Gelinin sana bahir mi?

– Eh!

– Hurma versem yer misen?

– Bennem! Diş kalmadı ki.

– Oyannı, buyannı çevir, ıslansın yut getsin.

Hurmayı alan ihtiyar bir süre elinde tutar. Karşı yatan karlı dağlara bakar. İçinden “Bu kışı da atlattık, şükür” diye geçirir.

Ovada, pulluğun devirdiği toprak buğulanmakta. Güneşe karşı gerinip kabarmakta. Leylek, saksağan, tarla kuşu vesaire pulluğu takip ediyor; ansızın kendini dışarıda bulan böcekleri, solucanları topluyor.

Deniz kenarında bir delikanlı. Önünde çay, elinde simit.

O çiriş kokulu kundura atelyelerinden firar edip uzak diyarlara gitmeyi hayal ediyor.

Dersten çıkıp bahçeye inen bayan öğretmen gözlüklerini siliyor. Her yanda ilk mektep öğrencilerinin cıvıltıları.

Mavi gökte bir beyaz buluta dalıyor. Bulut sanki bahriye subayı olmuş; öyle yürüyor, öyle salınıyor. Gözlüklü bayan öğretmen bir elini kalbine bastırıyor.

Belediye işçileri akasyaları buduyor. Bir yükselip bir inen elektirikli testere sesi.

Pastacının kızı Nilgün, saçlarını at kuyruğu bağlamış, dükkânın önündeki masalara kar gibi örtüler seriyor. Daha sonra örtüler üzerine birer porselen vazo, vazolara sarı papatyalar.

Evvelbahar işte!

Kayalar çatlar, sular coşar, üstündeki beyaz kefeni yırtan kardelen açar.

Kalpler kanatlanır.

Söğütlere su yürür.

Âlemin pes perdede seyreden âhengi ağır ağır hızlanır; sonra iyice hızlanarak devrana başlar.

Hû!

Yeni Şafak

———————————-

Mustafa Kutlu

 

DİĞER KÖŞE YAZILARI