“Ermeni-Müslüman sorunlarının Başat Sebebi Siyasi”

0
161

1915 Büyük Felaketi‘nin 100. yılı yaşanırken İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ramazan Yıldırım ile İslam’ın gayrimüslimlere bakışını ve Ermeni-Müslüman ilişkilerinin dününü, bugününü anlattı.

İslam’ın gayrimüslimlere bakışını anlayabilmek için, Müslümanların uygulamalarıyla, İslam’ın öğretilerini özdeşleştirmemek gerektiğini vurgulayan Yıldırım, tarihsel süreç içerisinde Müslümanlarla gayrimüslimler arasındaki ilişkinin siyasal birliktelik üzerinden şekillendiğini ifade ediyor. Hiçbir kimliğin insan için bir imtiyaz sebebi veya mağduriyet aracı olamayacağını söyleyen Yıldırım, tarihle yüzleşip geçmişimizden düşmanlıklar üretmeyi hakkıyla unutarak ortak bir dil inşa etmenin önemine vurgu yapıyor. İşte Adil Hafıza'da yer alan röportajdan bir bölüm…

Öncelikle İslam’ın gayrimüslimlere yaklaşımını ve bakış açısını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bugünden geçmişe baktığımızda adil bir değerlendirme yapabilmek için İslam ile Müslümanların pratiklerini birbirinden ayrı olarak değerlendirmemiz gerekiyor. Müslümanların tarihsel tecrübesini anlayabilmek için Müslümanların uygulamalarıyla, İslam’ın öğretilerini özdeşleştirmemek gerekiyor. Çünkü İslam’ın kendi öğretisinde var olan yaklaşım farklıdır. Müslümanlar bu öğretileri hayata geçirirken, bazen yanlış yorumladıkları ve yanlış pratize ettikleri bir takım yerel tecrübeleri olmuştur. Hiç kuşkusuz bu yanlış uygulamalar üzerinde etkin olan birçok faktör vardır. Bundan dolayı da tarihin bir döneminde ve belirli bir coğrafya ile sınırlı kalmış bazı uygulamaları tüm  Müslümanların tarihsel tecrübesi olarak kaydetmek doğru bir yaklaşım olmaz. Bu tür uygulamaları kendi bağlamı içerisinde tartışmak hatta reddedeceksek bile o bağlamda değerlendirmek gerekir. İslam, son ve evrensel bir din olması sebebiyle iyilik, adalet, tevhid ve insan merkezli bir özgürlük anlayışıyla hareket eder ve diğer semavî dinlerin bu temel özelliklerini de kendi içerisinde barındırarak bütün insanlığa özel bir çağrı yapar.  Bu çağrı şudur:“Gelin hepimiz tek bir Allah’a kulluk edelim. Birbirimizi Rab edinmeyelim”. Bu Rab edinmeme, sadece metafizik bir anlam taşımadığı için pratikte de uygulama bekliyor. Yani ‘birbirimizi köleleştirmeyelim, insanın, insan üzerindeki boyunduruğuna son verelim, içimizden bir grubun herhangi bir dinden veya herhangi bir ideolojiden güç alarak diğerleri üzerinde baskı kurmasına müsaade etmeyelim‘ diyor. Benim Kur’an-ı Kerim’den anladığım şey budur. Mekke döneminde İslam’ın bu çağrıyı herkese yaptığını görüyoruz.

İslamiyetin Medine döneminde Müslümanlar, sosyal hayatı idare ve idame ettirecek siyasal bir iktidar kurmak zorunda kaldılar. Buna biz Hz.Muhammed’in kurduğu «Medine Devleti» diyoruz.  Diğer dinlerle yani Müslüman olmayan diğer unsurlarla ortak tecrübelerinin ilk nüvelerini aslında tam da burada buluyoruz. Orada düzenlenip imzalanan Medine Vesikası da bunun bir belgesidir. Çünkü Müslümanlar, ilk kez Medine’de içerisinde kendileri dışında farklı dinlere mensup insanların da yaşadığı bir toprak parçasını yurt edindiler. Bir toprak parçasını yurt edinmenin bir takım kuralları var. Buradaki birinci ortak payda, dindaşlık değildir. Yani herkesin aynı dine mensup olma şartı yoktur. Yurt edinilen toprakların düzen ve güvenliğinin sağlanması, ekonominin idare edilmesi, siyasetin yürütülmesi, dışarıdan gelen baskınlara ortaklaşa bir savunma mekanizması kurulması gibi hususlar bir Müslümanın, bir Hıristiyanla ya da bir Yahudiyle olan ilişkisini belirleyen noktalardır. Burada beraber yaşama kültürü, dindaşlığın önüne geçer. Aynı dine mensup olanlar o dinin kendilerine yüklemiş olduğu bir takım kuralları kendi içlerinde uygularlar; uygulamakla da yükümlüdürler. Ama o kurallar kendi dinlerinden olmayanlar için geçerli değildir.

Şimdi bu pratiklere baktığınızda, hepsinin yerel ve konjonktürel olduğunu ve dönemin şartlarının gerektirdiği şekilde devam ettirildiğini görürüz. Mesela, tam da bu sebeple Medine Vesikası’nda Hz. Muhammed’in bütün insanlığa gönderilmiş bir peygamber olduğuna dair bir vurgu yoktur. Ama Medine’deki siyasal iktidarın, siyasal lideri olduğuna dair bir vurgu vardır. Burada siyasi kimlik öne çıkarılmıştır. Çünkü O’nun dinî liderliği Müslümanlar için bağlayıcıdır.  Temel ilke böyle açıklıkla ortaya konulduktan sonra, İslamiyet’te yeni bir dönem başlıyor. Emeviler ve Abbasiler ile başlayan bu yeni dönemde bazı lokal ve eleştirebileceğimiz uygulamalar olmakla birlikte bu ruhun korunduğunu düşünüyorum. Çünkü daha kolay bir döneme geçilmiştir. Halifelerin ya da sultanların peygamber gibi dini bir kimlikleri yoktur. Kimlikleri tamamen siyasaldır. Ve bu siyasal kimlik de hakim olduğu coğrafyadaki koşullar doğrultusunda bir görev icra etmiştir.

unnamed (34)

 

 

GAYRİMÜSLİMLERLE YAŞAMANIN FORMÜLÜNÜ GÖRÜYORUZ

Bu bağlamda Emeviler döneminde aslında bir kırılma noktası mı yaşanıyor? Bu dönemde göze çarpan Arap milliyetçiliğinin İslam’ın evrensel mesajını daraltması Müslümanları zaten etkiliyor. Peki bu süreçte izlenen bu politika gayrimüslimleri de etkilemiş midir?

Aslında Emeviler’deki o siyasetin kırılması farklıdır; yani o kadar şeytanlaştırılacak bir kırılma değildir. İslam siyaset düşüncesinin kendi iç problemidir. Ama bu uygulamanın mağdurları gayrimüslimler değildir. Uygulama eğer bir mağduriyet oluşturmuşsa da, bu uygulamanın mağdurları gayrimüslimler değil Müslümanlardır. Çünkü o dönemden sonra vatandaşlık esasına dayalı bir sürece geçildiğini görüyoruz. Örneğin, Hz. Ömer ile başlayan bazı uygulamalar önemlidir. O dönemi çok iyi analiz ettiğimizde birçok parametreyi yakalayabiliyoruz. Çünkü ilk kez Hz. Ömer döneminde diğer dinlere mensup olan toplulukların yaşadığı büyük coğrafyalarda bazı kırılmalar yaşandı. Bizans ile Sasaniler arasında yüzyıllardır devam eden bir gerilim hattı vardı. Hz. Ömer döneminde Mısır fethedildi, İran fethedildi. Yani Müslümanlar birbirine rakip olan bu iki siyasal iktidarın havzasına dahil oldular. O havzaya girildiği zaman yapılan uygulamalara baktığımızda İslam’ın Müslüman olmayanlarla beraber nasıl yaşanılacağının formülünü daha net görüyoruz.

 ORTAK PAYDA SİYASAL BİRLİKTELİK

Konu Hazreti Ömer dönemine gelmişken şu noktanın da altını çizmek gerekiyor. Bu dönemde Kudüs’ün fethiyle Hicri 15. yılda aralarında Ermenilerin de olduğu gayrimüslimlere verilen bir Emanname vardır. Bu Emanname ile gayrimüslimlerin can, mal, ırz, toprak, din ve düşünce özgürlükleri güvence altına alınıyor. Aslında bu Emanname, sonraki dönemlerde Selçuklular’ın ve Osmanlı’nın da teorik olarak model aldığı bir anlayıştır. Hazreti Ömer’in verdiği bu Emanname hakkında ne düşünüyorsunuz? İslam’ın gayrimüslimlere yönelik yaklaşımını burada daha net görebilir miyiz?

Peygamberin vefatından sonra fethedilen coğrafyalarda Müslümanlar, peygamber döneminde yaşamadıkları «farklı dinlere mensup olan büyük kitlelerle karşılaşma» tecrübesini yaşadılar. Bu kitleler Medine’ye gelip Müslümanlarla karşılaşmadılar. Müslümanlar o coğrafyalara gidip yeni bir tecrübeyle karşılaştılar. Şimdi burada ilgi çekici bir şey var. Nedir o? «Ortak payda siyasal birliktelik». Müslüman olmayanların, Müslümanlarla beraber kendi yurtlarında ve kısa sürede ortak bir siyaset oluşturabilmelerinin temelinde de bu bakış açısının etkili olduğunu düşünüyorum. Mesela Mısır’da, Roma ile teolojik, siyasî ve politik meselelerde gerilim yaşayan bir Kıpti Kilisesi var.  Kıpti Kilisesi, kendi dindaşı olduğu halde Roma Kilisesi ile yaşadığı derin sorunları bir kenara bırakarak Müslümanlarla birlikte kendi coğrafyasında hakim bir unsur olmaya çalışıyor. Aynı şekilde Müslümanların Anadolu’ya girişiyle birlikte yeni bir tecrübe daha yaşanıyor. Burada Ermeniler, Rumlar, Süryaniler var. Bunu sadece ehl-i kitap bağlamında söylüyorum. Çünkü hiçbir dine mensup olmayanlarla, bir dine mensup olanlar arasında da ince birtakım farklılıklar vardır.  Yine bu dönemde Ermenilerin Bizans’la yaşadığı sorunlar var. Bu sorunlar özünde siyasal sorunlar olsa da ifade ediliş biçimleri teolojiktir. Çünkü Bizans, Hıristiyanlığı bu coğrafyadan alıp Batı coğrafyasına taşımış ama oraya taşırken tamamen kendi politikasına göre şekillendirmiş, özünden de koparmıştır. Bu sebepten o dönemde Ermenilerin, Süryanilerin ve Kıptilerin Batı Hıristiyanlığı ile yaşadıkları büyük sorunlar vardı. Ama aynı sorunları Müslümanlarla yaşamadılar. Çünkü Müslümanlar, onların dinî alanlarına, kendi dinleri, kendi mezhepleri içerisinde yaşamış oldukları tartışmalara ve gerilimlere müdahil olmadılar.

unnamed (35)

 

SEN MÜSLÜMAN OLDUN DİYE BENDEN GÜÇ DEVŞİREMEZSİN!

Bu bağlamda Emanname konusuna bakacak olursak Emanname bugünkü anlamıyla anayasal güvence demektir. O dönemde yönetici unsur olan Müslüman irade, gayrimüslimlere şunu söylüyor: ‘Bu coğrafyada malınızın, canınızın, ırzınızın, namusunuzun, neslinizin ve dininizin teminatı biziz!’

Mesela diyelim Müslüman olmuş bir kabilenin, Müslüman olmayan bir Ermeni ile toprak sorunu var. Hz. Ömer’in bu Emannamesi buraya da bir ışık tutuyor;  «Sen Müslüman oldun diye, halife Hz. Ömer’dir diye bu dinden ve benden bir güç devşirerek kendi kişisel sorunun için beni ve dini alet edemezsin.» Aslında bu Emanname’nin özeti ve anlamı budur. Evet, daha da ileri gidilerek örneğin kilisedeki haça, kilisenin kendisine, binasına, müştemilatına ve arazisine dahi dokunamazsınız diyor.

 SAVAŞIN BİLE BİR AHLÂKI VARDIR

 İslamiyet, savaş durumlarında bile diğer dinlerin mabedlerini dokunulmaz olarak kabul eder. Bu durum Kur’an-ı Kerim’de de zikredilmiştir. Savaşlar arızi durumlardır, olağanüstü hallerdir. Buna rağmen İslamiyet der ki; bu işin de yani savaşın da bir ahlâkı vardır. Savaş kötü bir şeydir, istenen bir şey değildir ama velev ki oldu; bunun da bir kuralı vardır. Bu kurallara göre mabetlere, seninle savaşmayanlara, kadınlara ve yaşlılara dokunamazsın. O günün savaşlarını düşünün, savaşçılar şehirlerin dışına çıkar,  savaş meydanında savaşırlardı. O şehre girildiyse galipler oradakileri artık mağlup kabul ederler ama o savaş orada bitmiş ve yeni bir hayat başlamıştır. Bu anlamda bu açık mesajlar temel ilkelerdir.

 KUDÜS’TE HZ.İBRAHİM ORTAK TEMELDİR

Kudüs’le ilgili ilginç bir örnek vereyim. Kudüs her üç din açısından önemlidir. Halilurrahman girizgah kapısının üzerinde bir kitabe vardır ve o kitabede her üç dinin kendisi için ata kabul ettiği İbrahim’e bir vurgu göze çarpar. “La İlahe İllallah İbrahim Halilullah” ifadesi vardır. Yani ‘Allah’tan başka ilah yoktur, İbrahim Allah’ın dostudur.“  Hz. Muhammed Allah’ın resulüdür veya Hz. Musa Allah’ın peygamberidir ya da Hz. İsa Allah’ın elçisidir’ gibi ifadeler muhtemelen diğer din mensuplarını dışlayan bir ifade olarak görüldüğü için her üç din mensupları tarafından kabul edilen bu ortak ilkeye vurgu yapılmıştır. Yani Hz. İbrahim ortak temeldir. Çok önemli bir şey bu. Kudüs, Selahaddin Eyyubi tarafından Haçlılardan geri alındıktan sonra oradaki uygulama bu şekildedir.

 HAÇLILARA KARŞI BİRLİK OLDULAR

Tarihsel süreç içerisinde özellikle Hıristiyanlar arasında ortak payda dindaşlık üzerinden şekillenmemiştir. Örneğin; Kilikya Ermeni Krallığı’nda Ermeniler, dindaş olmalarına rağmen Haçlılara karşıdır. Kilikya Ermenileri Hıristiyan Haçlılara karşı Müslümanlara destek vermişlerdir. Bu durum siyasal ittifakı dindaşlığın ötesine taşıyan bir durum mu?

Bu tutum sadece Haçlılara yönelik değil, Anadolu’nun Müslümanlar tarafından fethedildiği dönemler için de geçerlidir. Eğer bu süreçte Ermeniler ve yerel diğer unsurlar destek sağlamasaydı o fetihler muhtemelen çok zor gerçekleşirdi. Kanaatimce Batı dünyasının o günden beri kabul edemediği ve bundan dolayı da hiç unutamadığı husus bu olmalı. O gün bugündür Ermenilerin de içinde bulunduğu Doğu Hristiyanlığı‘na karşı mesafelidir. Siyaseten onların hamisi olduğunu dile getirse de gerçekte durum farklıdır.

 Peki o dönemde ittifak kurmak için mevcut olan değerler nelerdi? Sonraki dönemlerde ne oldu da o ittifaklar bozuldu?

 O dönem imparatorluklar çağıdır. Tabi ki aynı zamanda rakip imparatorlukların birbirleriyle mücadeleleri vardı. Mesela Müslümanların bu coğrafyada kurmuş olduğu Selçuklu ve Osmanlı’yı hatta Abbasilerin zayıfladığı dönemde ortaya çıkan yerel beylikleri göz önüne alalım. Bunların ortak vatanda gayrimüslimlerle olan ilişkilerine dair epey çalışma yapıldı. Burada biz şunu görüyoruz. Gayrimüslimler burayı Müslümanlarla beraber kendileri için ortak bir yurt olarak görüyorlar. Ortak bir yurt olarak gördüğünden dolayı Müslümanlar da siyasal duruş ve tavır itibariyle hakim unsur oldukları için beraber hareket ediyor, yanlarında yer alıyorlar. Ancak farklı müslüman iktidarlar, zaman zaman birbirleriyle siyasi sürtüşmeler ve kavgala