Erkekler ve demokratlaşma – (Etyen Mahçupyan)

0
119

Geçenlerde evde gazetelerimizi okurken eşim bir kahkaha attı ve şöyle dedi: “Çocuk bunlar.” Memlekette komik olayların yaşanması konusunda bir sıkıntı yok.

Geçenlerde evde gazetelerimizi okurken eşim bir kahkaha attı ve şöyle dedi: “Çocuk bunlar.” Memlekette komik olayların yaşanması konusunda bir sıkıntı yok. Neredeyse her gün ülkenin bir yöresinden sizi güldürecek hikâyeler naklediliyor. Ancak eşimin kahkahasına neden olan haber şöyleydi: “İsrail`in İran`a füzelerle saldıracağı iddiasına İran Dışişleri Bakanı Ali Ekber Salihi`nin `savaşa her zaman hazırız` mesajıyla karşılık vermesinin ardından, İsrail`in ekonomik can damarı Tel Aviv`de bir füze saldırısı tatbikatı düzenlendi.”

Bu karşılıklı efelenmenin bazen kadınları da kapsadığına işaret etmek, insanların bu hale ulus-devlet ve milliyetçilik sayesinde geldiklerini söylemek mümkün. Ayrıca bir başkasının saldırganlaşmasının ister istemez sizin de silaha sarılmanıza neden olacağını da vurgulayabilirsiniz. Ne var ki eşimin tepkisinin gösterdiği üzere burada epeyce `erkek` bir dünya var ve bu dünyanın kadın gözüyle epeyce çocuksu, çiğ ve kibirli olduğunu görüyoruz. Nitekim bu erkek dünyasının esas olarak otoriter zihniyet içinde şekillenmiş olduğunun ve bütün tarihsel yontulma süreçlerine rağmen halen karşılıklı bir güç gösterisi üretmenin ötesine geçemediğinin farkındayız. Erkeklerin kadınlara oranla sahip oldukları fiziksel güç, belki de kadim zamanlardan bu yana gücün bizatihi meşruiyetini besleyen bir zemin oldu. Ama söz konusu meşruiyet ikili ilişkilerden toplumsala uzanan bir hatta tescil edildiği andan itibaren, gücün bizatihi kendisi değer sistemleri üreten bir nitelik kazandı ve otoriter zihniyeti `normal` kıldı. Diğer bir deyişle otoriter anlayış ve gücün meşruiyeti, insani özelliklerden sadece biri olmaktan öteye geçerek, varlık sisteminin temel yasası gibi algılanmaya başladı. Bu durumda böylesi bir varlık alanına daha uyumlu olan erkeğin de kadını yönetmesi, giderek aile reisi olması ve siyasetin efendiliğine soyunması şaşırtıcı olmadı. Dahası tek tanrılı dinler, bu eşitsizliği kutsiyet ima eden bir ataerkil sistem içinde değişmez kalıplara oturttular. Böylece erkeğin üstünlüğü, anlamını hiçbir zaman bilemeyeceğimiz yaradılışın ve dolayısıyla `hayatın sırrının` parçası haline geldi. Kadınlardan beklenen ise, yaradılışın bu gizemli gerçeğini kabullenmeleri ve içselleştirmeleriydi…

Batı`da dinin Kilise etrafında örgütlenmesi, otoriter ve ataerkil zihniyetlerin sentezini olanaklı olmaktan çıkardı, çünkü Kilise de aynen krallıklar gibi dünyevî bir yönetim yapısı kurmanın peşindeydi. Böylece oluşan çatışma ortamı dinde yaşanan reformları ve laikliği getirirken, kadın haklarının ve eşitliğin de önü açıldı. Doğu`da ise bu iki zihniyet arasında uyum vardı. Bizans ortodoksluğu ve onun mirasını devralan Sünni Müslümanlık, devletle dini bütünleştirdi. Bu durum kanlı çatışmaları önledi… Ama aynı zamanda da kadın-erkek ilişkisinin eşitsiz bir zemine hapsolmasıyla sonuçlandı.

Tarih genellikle geriye dönüp tercih veya yargıda bulunmayı anlamsız kılar. Her konum kendi avantaj ve dezavantajlarını ürettiği gibi, bir dönem avantaj olan bir anlayış zaman içinde tersine de dönebilir ya da dünün olumsuzlukları bugün olumluya gidişi destekleyebilir. Dolayısıyla bu mesele dinler veya uygarlıklar arasında bir mukayeseyi ima etmiyor… Kadın-erkek eşitsizliğinin bunları aşan, ortak ve kadim bir haksızlık olduğuna işaret ediyor.

Öte yandan ortada gerçekten de temel bir farklılık var: Erkek zihni `soğuk`, oysa kadın zihni `sıcak`… Erkek mantığı temel alan şekilci bir akıldan hareketle davranıyor. Kadın ise duyarlılıkları temel alan esnek bir akıldan. Bu nedenle de kadınlar erkek dilinde `tutarsız`, `belirsiz`, `güvenilmez` ilan edilebiliyorlar. Erkeklerin gerçeklikle ilişkisinde bir tarafta anlama ve açıklamayı, eksenin diğer ucunda müdahale etme ve değiştirme isteğini görüyoruz. Bunların ortak yönü erkek zihninin baktığı nesneye aldığı mesafe, neredeyse bir tür dokunma korkusuna sahip olmasıdır. Kadınların gerçeklikle ilişkisi ise, bir yanda hissetme ve dokunmanın, öteki yanda yardım etme ve paylaşmanın olduğu farklı bir eksen üzerinde yaşanıyor. Burada mesafenin yok edildiğini, hızla aşıldığını, hatta mesafeden tedirgin olunduğunu hissediyoruz.

Erkek zihninin normlarıyla oluşan ve yönetilen bir dünyanın geldiği nokta belli… Duyarsızlık ve bencilliğin sistemleşerek hoyratlığı gurur vesilesi kılan bir kibre dönüşmesini, sırf gazete haberlerinden takip etmek mümkün. Sonuç ise açlık, eziyet ve ölüm oluyor… Bunun insanlığın doğal dürtülerinden birine tekabül ettiği açık olsa da, insanlığın `normal hali` olduğunu söyleyemeyiz.

Nitekim demokrat zihniyetin ima ettiği katılım, ikna ve konsensüs gibi ilkeler erkek sisteminin ehlileşmesiyle ilgili. Bu ilkeler erkeğin `kadın gibi` olmasını ima etmiyor, ama her ikisinin de eşit olabilecekleri ve bir diğerinin yeteneklerinden yararlanabilecekleri bir zihinsel zemin oluşturuyor. İnsanlığa verdiğimiz zararın bile bile devam etmesi büyük bir yük… Erkek dünyasının kendi aczini ve çiğliğini anlama zamanı gelmiş gibi gözüküyor…

 Zaman

———————————-
Etyen Mahçupyan
 
DİĞER KÖŞE YAZILARI