Erdoğan’ın Limiti Ve Kürt Sorunu – (Ömer Altaş)

0
164

Kişiler; gen aktarımı, öğrenim, çevre, dönemsellik ve tecrübe gibi bileşenlerin toplamıdır. Müesseseler de amaç, alt birim, insan kaynağı, maddi durum, dönem-politik ve liderlik gibi parçalanabilen öğelerin bütününden oluşur.

İnsanlar ve yapıların limitleri vardır.

Bir nergis çiçeğinden zambak gibi kokmasını bekleyemezsiniz. Papağanın insani özellikler sergilemesinin bir sınırı vardır, ileri eğitim verilemez. Gökteki yıldızların daha yakına gelmesini istemek ‘öyle arzu etmekle’ ve dualarla gerçekleşmez.

Telkin ile ayları dolmayan bebek yürümez.

Kişiler; gen aktarımı, öğrenim, çevre, dönemsellik ve tecrübe gibi bileşenlerin toplamıdır. Müesseseler de amaç, alt birim, insan kaynağı, maddi durum, dönem-politik ve liderlik gibi parçalanabilen öğelerin bütününden oluşur.

Bu nedenle, bir insan kendini var eden maddi ve manevi varlıklarının toplamının dışına çıkamaz. Aynı şekilde yapılar, parçalarının toplamına uygun ‘üsluplar’ üretirler. Kemalist bir gencin güdüleri tahmin edilebileceği gibi İsmail Ağa Cemaati’nin özgürlük algısının varabileceği ufuk hakkında kolayca fikir yürütülebilir.

Ezcümle davranışlar karakteristiğe ışık tutar, varlıklar da kendine uygun olanı açığa çıkarır. Bu nedenle kadim dönem bilgeleri “Bir kapta ne varsa dışarı o sızar” demiştir.

Türkiye başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın limiti nedir?

Erdoğan’ın fikri ve eylem düzeyindeki sınırlarını tespit etmek için üç argümana ihtiyacımız var. Birincisi politik; Türkiye toplumunda, Kürt hareketi kapsamı dışında kalan geniş kesimin, ortalama limitinin ne olduğudur. İkincisi asabiyet, Erdoğan’ın etrafındaki en yakın halkanın kimlerden oluştuğudur. Üçüncüsü de kimlik, Erdoğan’ın kişisel duygu, düşünce ve fiilleri marjıdır.

Politika, asabiyet ve kimlik üçgeni, bir devlet adamının limitinin oluşum alanıdır.

Sonsuz özelliklere sahip Türkiye toplumunu, tek bakış açısıyla çözümleneceğini düşünecek ve bir olguyu bütüne genelleyecek kadar basiretsiz değilim.

Kürt meselesinde kendini gösteren ideolojik duruşların kökeninin ne olabileceği ile ilgili reel ve zorunlu bir derdimiz var. Bu duruşların Erdoğan’ı etkileme gücü de, bu irdelemeden sonra biraz daha belirginlik kazanacak.

Türkiye toplumunun yapısında ki milliyetçilik olgusunun, popüler algılar dışında kalan özelliklerinin önemli olduğunu düşünüyoruz.

Osmanlı bakiyesi Cumhuriyet, çok dinli ve çok etnisiteli bir varlık üzerine inşa edildi. Ancak, Mustafa Kemal, devrim sürecini Türklük ülküsü üzerinden yürüttü. Osmanlının son dönemindeki ve Kemalist devletteki milliyetçilik hareketleri hep ideolojik, jakoben ve elitist oldu. Toplumsal karşılığı yoktu.

Anadolu potansiyelini sisteme bağlama projesine denk düşen Türkeş-MHP milliyetçiliği, zaman içinde kendi kitlesini oluşturdu ama bütüne yayılması anlamında “toplumsallaşmadı.”

Ayrıca, Kemalist sistem kendini Türk milliyetçiliği ile refere eden yapılanmaların dışında durdu. Bir taraftan tamamen “ideolojik” Türkçü devlet varken diğer taraftan Anadolulu “duygusal” Türk milliyetçisi potansiyeller var oldu. İkisinin de terminolojisinde, Türklük başat rol oynuyordu ama birbirlerinden yapısal olarak ayrıydılar.

Devletin Türkçülüğünü bir yana bırakacak olursak, Anadolu Türk milliyetçiliğinin, İslam dinine karşı gizli-açık mesafesi ve soğuk duruşu, toplumsallaşmasının önündeki en büyük engeldi.

Ayrıca bunun önemli bir sonucu daha oldu; ikisinin birlikte dini dışlayan tutumları, tersten muhafazakâr Müslüman kitleyi milliyetçilikten uzak tuttu.

Bu milliyetçiliğin dine mesafesi, icbar ve manipülasyon sonucu oluştu. Çünkü, Anadolu milliyetçiği Sünni İslam formlarının tamamını sahiplenebilen bir karakterdeydi. Ancak, bu potansiyelin lider kadrosunu devletçi kadrolar oluşturduğundan, İslamilik bağlamında, gizli bir iç çelişki oluştu.

Bu çelişki, sonraki yıllarda gün yüzüne çıkacak İslamlı Türklüğün yolunu ayıracaktı ama geride kalanların İslamlıktan bütünüyle kopmuş oldukları söylenemeyecekti.

Bugün ise Türkiye Cumhuriyeti devleti ideolojik ırkçılıktan vazgeçti.

Ülkücülerin din algısına benzer bir doktrinin gelişmesine izin verdi. “Türk Kürt Çerkez Laz hepimiz birlikte ilayı kelimetullah ve nizamı âlem için Türküz işte” duygusallığına bağlandı.

Ak Parti hükümetinin, ikinci yönetim döneminde gündeme gelen, Demokratik Açılım politikasıyla, sistem demokratik ve daha ileri yeni bir hamle yaptı. İslami değerleri Türklüğün önüne kadar taşıdı.

Sonuç itibari ile bu hamle, iç ve dış stresler nedeniyle başarısızlığa uğradı.

Recep Tayyip Erdoğan’da, Uludere olayıyla zirvesini bulan düşünce değişikliği, aynı başarısızlığın çizdiği sınırı mekân tuttu.

Bu olaylar, bu topraklar da dahil olmak üzere Osmanlının, çölün içine akıp yok olan ırmak kolları gibi misyonunu tamamlayarak tarihin raflarında Bizans, Roma, Sasaniler’in yanındaki yerini aldığını gösterdi.

Bu ülkenin dokusu, Osmanlı tarzından ziyade Selçuklu mantığına daha uygun olduğu işaretleri veriyor.

Bu yapısıyla bu ülke, “Türklük” vurgusunun olmadığı bir geleceğe izin veremeyecek.

Bu “izin vermeme” olgusunun kökenine baktığımızda büyük bir araştırma alanının karşımıza çıktığını görüyoruz.

Bu ülkede milliyetçiliğin içerik ve biçimselliğini belirleyen temel parametrelerden biri, “Türkiye göçmenleri ” sosyal psikolojisidir.

Balkan göçmenleri, Kafkas göçmenleri, Asya’nın diğer bölgelerinden gelen göçmenler, Ortadoğu göçmenleri, hatta iç göçler bu olguyu açıkça gösterir.

Türkler başlığı altında; kümeler halinde Çerkezler, Gürcüler, Abhazlar, Azeriler, Tatarlar, Uygurlar, Özbekler, Kırgızlar, Avşarlar, Yörük, Bosnalı, Sancaklı, Arnavut, Ahıskalı, Türkmen, Adigeler, Osetler, Dağıstanlılar, Gagavuzlar vb. geniş bir yelpaze var.

Bugün bu etnik platformlar, popüler Türk-Kürt düalizminin bir tanesinin yani Türklerin tarafını tutarak kendilerini ifade ediyorlar.

Toplum, hepsi birlikte ya Türkler ya da hepsi birlikte Kürtler.

Saklı, etnik sosyal kümeler, devletin ve toplumun organizmaları içinde “sıradan ve normal” denilecek bir duruşla yer alıyorlar. Bulundukları yapıların ve ortamların “temayüllerine” uygun olarak davranıyorlar.

Ancak kapalı devre sosyal, siyasal, kültürel vb. organizasyonlar içinde; inançlı, diri, yoğun ve düzenli olarak “kendine özel” faaliyetler yürütüyorlar.

Göçmen topluluklarının iki değişmez yapısı var; bir, dinlerine varlık yokluk temelinde bağlılık; iki, din kadar kuvvetli olan devletçilik ve Türklüktür.

Göç ettikleri, geldikleri, kovuldukları ya da sürüldükleri yerlerdeki tek varlıkları olarak din (tek Din); yerleştikleri nefes aldıkları ve gelecek kurdukları yerdeki tek varlıkları olarak da Türklük (tek Millet) olmazsa olmazdır.

Türkiye toplumunun ‘en canlı organizmasına’ sahip olan göçmenlerin bu “nesnel” reflekslerine dokunulduğunda “her şeyi yakıp yıkacakları” unutulmamalı.

Yurtsuzluk (yokluk) problemi nedeniyle yeni bir travmaya asla müsaade etmeyecekler. Mustafa Kemal’in travması da bu değil miydi?

Türkiye’de göçmen topluluklar için din millet demek, millet vatan(tek devlet) demek, vatan Türklük (tek dil) demek Türklük namus (tek bayrak) demektir, namus göçebe halklar için ölüm ya da hayat demektir.

Din ile Türklük arasındaki mesafe, son cümlemizin yapısını kurarken ortaya çıktığı gibi altı kelimelik kısa mesafedir, bunu nedenle göçmenler için din mefhumunun yeni adı devlettir.

İki mefhum (din ve devlet) dimağlarda bir yekparelik sergiler.

Kürt kimliğini referans alarak düşünen akil insanlar, bu sosyal psikolojiye empati yapıp bir gerçeklik olarak düşünmezlerse eksik değerlendirme yaparlar.

PKK’nın söz konusu psikolojinin tam karşısına yerleşen “dine uzaklığı” ve “toprakları ayırma” noktasındaki talebi işin çıkmaza girmesinin en büyük semptomları.

PKK ve BDP, kimya ifadesiyle NŞA koşullarında Türkiyelilik içinde bir çözüme yanaşmadıkları sürece dağda kalmaya ve orada “çürümeye” (silahlı mücadelenin ömrü vardır) devam etmek zorunda kalacaklar.

Türkiye devletinin yapısı, limiti başkasını kaldırmaz.

Erdoğan, ya bu yapının bir parçası ya da bu limiti fark ederek ve bu nedenle yeni dönem söylemlerini dillendirmeye başladı.

Ancak, sosyolojik gerçekler çözümün de kendisi anlamına gelmez.

Tek millet/Türklük diyen akil insanlar; Kürtlerin “kendileri gibi kendileri için” bir “namus (kimlik)” mücadelesi verdiklerini içselleştirmezlerse ve PKK-Kürt olgularını birbirinden ayırmayı beceremezlerse demokratik açılımın kazançlarını bile heba edecekler.

Başbakan Erdoğan Roboski olayındaki tavırlarıyla kendini, tepesine çıktığı çukurun İdris Naim noktasına ( ölü Kemalist nokta) doğru tekrar salıverdi.

Bu perspektifiyle uzun olmayan bir süreç içinde ‘sivil çatışma’ ortamlarının oluşması işten bile değil.

Recep Tayyip Erdoğan, BDP gurubu için söylediği “Kalleşler” hitabının, neyi nasıl etki edeceğini hesap edemiyor.

Bu yaklaşımların; tabanı ve Türklük duygusunu taşıyanları militarize ettiğini, sürecin bir kıvıl
cıma hazır hale geldiğini bilmiyor.

Sağduyulu insanlar; şehirlerde yaşanacak Türk-Kürt çatışmasının ayak seslerini duydukları için feryat ediyorlar.

Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın tutum ve davranışlarında, göçmen ve azınlıkların psikolojisine yerleşmiş ve artık refleks olmuş “Türkiyelilik” marjına dikkat etmek gerekir.

Oluşmuş Türklük değerlerinin hiç birine dokunmadan ve çatısını bozmadan dış unsurları içine alma tahammülü gösterebilen bir Türkiyelilik marjı.

Türkiye devleti aslında sadece bunu tartışıyor. Aydınlar başka şeyler tartışıyor. Maalesef, devlet aydınları dinlemeyecek bu çerçeveden ibaret olan yeni bir Anayasa yapacak.

Mucize bekleyenleri uyaralım istedik. ‘Muhafazakâr Demokratik Devrimi’ tamamlama artık Recep Tayyip Erdoğan’ın gücünü aşıyor.

Toplum olarak yarım kalan düzenlemelerin yeni bir “toplumsal akım” beklediğini kestirmek yanlış olmaz. Bu nedenle; herkesin serinkanlı, akıllı ve itidalli olması gerekir.

“Türk milliyetçiliğinin” yerini “Türkiyeliliğe/Türkiye çatısı altında her şeye” bıraktığı ve bunun, toplumun şu anki dokusuna pekâlâ uyduğu gözden kaçmıyor.

Milli görüş camiası, Nur cemaatleri, tarikatlar ve Laik Cumhuriyetçiler, Kemalist solcular ve bazı dönüşen İslamcılar buna teşne davranıyorlar. Kürt hareketi kapsamı dışında kalan ve bu hareketi hiçbir zaman anlayamayacak olan toplumsal kitle de zaten bu görüşte.

Değer vermediğim popüler bir tanımı kullanacak olursak Sağcılık, Türk milliyetçiliğini küçük bir gruba terk ederek kendini “muhafazakâr Türklük” tanımına klonlamış bulunuyor.

Sahi, Kur’an, “Bir millet içindekini değiştirmediği müddetçe Allah onların durumunu değiştirmez” ayetiyle, Muhammet Aleyhisselam da “Siz nasılsanız öyle idare edilirsiniz “ hadisiyle, bu bireysel ve toplumsal limit konusuna dikkat çekmemişler miydi?

Başbakan Erdoğan’ın limiti olgusunu belirleyen diğer iki argümana değinmediğimin farkındayım.

 Haber10

———————————-
Ömer Altaş
 
DİĞER KÖŞE YAZILARI
[catlist name=”Ömer Altaş”]